Ortak Bilincin Yok Edilmesi


Batı sömürgeciliğinin, Afrika ve Amerika kıtalarını köleleştirmesi tamamlandıktan sonraki hedefi, son iki yüzyıldır Türk Dünyası ve Müslüman coğrafyası olmuştur. Birinci paylaşım savaşı olan 1.Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu paramparça edilmiş içinden yazgılarının cetvelle çizildiği ülkeler yaratılmıştır. Aynı dili konuşan Arap topluluklarının da ayrı siyasi yapılar çerçevesinde ülkelere bölünmüş olması da emperyalizmin kendi adına bir büyük başarısıdır. İlk iki Dünya savaşından sonra büyük devletler küçülmüştür ve daha da küçülmesi istenmektedir. Mevcut durumda Dünya’da yaklaşık 200 ülke bulunmaktadır. Soğuk Savaş sonrası bölünmeler devam etmiş, 1990’lı yılların başında Yugoslavya iç savaş ile parçalatılıp sekiz küçük devlete ayrıştırılmıştır. 3-14 Haziran 1996 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat-II Toplantısının açılışına başkanlık eden BM Genel Sekreteri Butros Gali, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i kürsüye çağırırken, “Türkiye Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” diye takdim etmiş, Gali kendi konuşmasında da “Federe Devlet” deyimini kullanmıştır. Irak, Libya ve Suriye’de yaşananlara bugün hepbirlikte şahit olmaktayız.Yani hedefe hızla yürünmektedir.

Rockerfeller gibi küresel güçlerin beyin takımı devletlerin küçük devletçiklerine ayırmayı öngörmektedir. CFR Örgütü’nün onursal başkanı olan David Rockefeller hedefi şöyle açıklamıştır: “Dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte 1000’e çıkacaktır. Dünya’da ulus devletlerin modası geçmiştir.. Gelecekte devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde Dünya’ya barış ve huzur gelecektir.” David Rockefeller şöyle devam etmiştir : “Dünya devletini kurduğumuzda, Dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır Dünya bankerleri ve küresel elit, Dünya halklarını özgürlüğe kavuşturacaklar. “

1932 yılında ölen Amerika Merkez Bankası, FED’in avukatı banker Paul Warburg şöyle demiştir: “Kim ne derse desin, yakın gelecekte tek Dünya devleti kurulacaktır. Tek sorun, bunun uzlaşmayla mı yoksa işgalle mi olacağıdır.” Anlaşılan odur ki bu tasarı, kökleri çok eskiye dayanan bir tasarıdır. Dünya devletlerinin etnik ve mezhepsel olarak ayrıştırılması ulus devletlerin parçalanması devam edecektir. Benzer bir durum Türk Dünyası için de yaşanmıştır. SSCB döneminde, Azerbaycan ve Orta Asya Türkleri boylar temelinde siyasal olarak bölünmüştür. Uluğ Türkistan olarak anılan Türkistan coğrafyası, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan gibi ülkeler adı altında ayrıştırılmıştır. Ortak bir bilinç taşıyan bu insanlara boylar üzerinden yeni kimlikler verilmiştir. Yeni kimlikler, kendilerine özgü yeni abece(alfabe) ile pekiştirilmiş, yeni bayraklar ve kendilerine has yeni tarihler icat edilmiştir. Boyların uluslaştırılmasındaki amaç Orta Asya Türklüğü’nün aynı duygu ve aidiyet üzerinden birleşmesini engellemek idi. Örneğin bir Kırgız ile Kazak, bir Başkurt ile Kazan Tatarı arasındaki fark Akdeniz bölgesi ve Ege bölgesi Türkleri arasındaki fark kadar iken bu farklar derinleştirilmiş; ayrı bayrak, ayrı devlet ve aynı millet olma bilinci oluşturulmuştur.

Batı Türkleri için de benzer bir durum gerçekleştirilmiştir. 1937’ye kadar kimliklerinde Türk yazan Azerbaycan Türkleri’nin kimliklerinden Türk adı silinmiştir. Uydurulmuş bir söz olan Azeri tanımlaması ile değiştirilmiştir. Aynı dönemde de İran Türkleri’ne, Azeri denilmeye başlanmış ve onların da Farslaşmış Türk olduğu safsatası anlatılmıştır. Marksist düzenin uygulayıcısı olduğu iddiası ile ortaya çıkan SSCB’de insanlar sınıfsal olgularla birleştirilmemiş, etnik ve dinsel yönden ayrıştırılmıştır. Bu da temsil ettiği görüşle çelişen bir durumdur. Türkiye’nin Kırım ve Kafkasya’daki nüfus alanını ortadan kaldırmak için, o bölgedeki müslüman topluluklara büyük bir baskı kurulmuştur. Bu dönemde, Stalin Kırım Tatar Türkleri’ni ve Ahıska Türkleri’ni sürgün etmiştir o topraklar Türklerden arındırılmıştır. Günümüzde, Batı sömürgeciliğinin Türk ve İslam coğrafyası üzerindeki emelleri artarak devam etmektedir. Müslüman ülkelerde, dış destekli terör örgütleri yaratılmış ve bu ülkelerde kanlı iç çatışmalar tezgahlanmıştır. Mezhep ya da etnik köken üzerinden kutuplaştırılan bu toplumların, dış tehditlere karşı dirençleri kırılmış ve köleleştirilmeleri kolaylaşmıştır.

Bu cepheden gelen saldırıyı durdurup kırmanın en önemli yolu iç cepheyi birleştirmek ve toplum içi dayanışmayı güçlendirmektir.Bunun sağlanması için öncelikle var olan şemsiye kavramlar hatırlanmalıdır. Bu bağlamda kapsayıcı kavramlar; Türk Dünyası için Türklük, Müslüman coğrafyası için ise İslam’dır. Farklılıklar elbette vardır. İki komşu köy arasında bile farklılar olur. Önemli olan bu farklılıklar üzerinden ayrışmak değil, birlik sağlanmasıdır. Bunun için ortak bir bilinç oluşturmak ya da varolan ortak bilinçleri hatırlatmak gereklidir.Bu bilince karşı olmak, aslen düşmana hizmet etmek olur.

Ortak bilincin sağlanması için şu ifadeler kullanılmalıdır. Türkler için Azerbaycan Türkü, Kazak Türkü, Uygur Türkü. Yani adımız başka olsa da soyadımızın Türk olduğu bilinçlere kazınmalıdır. Müslüman topluluklar için ise bu anlayış mezheplerin önünde bir İslam vurgusu eklenerek kırılabilir.Yani İslam dininden Caferi mezhebinden ya da İslam dininden Hanifi mezhebinden gibi. Aksi taktirde fitne tohumları ekenlere fırsat tanımış oluruz.

Kendilerine Atatürkçü diyen bazı çakma Atatürkçüler’den de bizim tarihimiz 1923 ile başlar diyenler çıkmaktadır. Eğer Türklük bilincini yıkmak adına bu işleri maksatlı olarak yapmıyorlar ise onlara Büyük Atatürk’ün icraatlarını hatırlatmak isterim. Büyük Atatürk, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kurduğunu ve bu kurumların devamlılığını sağlamak için İş Bankası hisselerinden pay verdiğini hatırlatmakta fayda görüyorum. Bu Atatürk adına tarihimiz 1923’te başlar diyen, Türk Milleti’ni köklerinden koparmak isteyen Türklük düşmanlarına verilen en somut cevap olacaktır.

Türklük ortak bilincini yıkmak isteyenlere ve sonuçta emperyalizme hizmet edenlere karşı Büyük Atatürk şu sözleri ile tarihe not düşmüştür:

’’Oğuz, Kırgız, Tatar, Özbek, Kazak ve Yakut yoktur, yalnız Türk vardır.’’