MALİYE ESKİ BAKANI, DEVLET ESKİ BAKANI VE EKONOMİDEN SORUMLU...
  • Reklam
  • Reklam
  • Reklam

MALİYE ESKİ BAKANI, DEVLET ESKİ BAKANI VE EKONOMİDEN SORUMLU BAŞBAKAN ESKİ YARDIMCISI SAYIN ABDÜLLATİF ŞENER GÜNDEME İLİŞKİN AÇIKLAMALARDA BULUNDU

22 Kasım 2017 - 15:01

TÜRK DEVRİMİ: AKP’nin kurucuları içinde yer aldınız. 22.dönemde AKP milletvekili olarak meclise girdiniz. 54.hükümette Maliye Bakanlığı, 58. ve 59.hükümette Devlet Bakanlığı yaptınız. Üst düzey görevlerde bulunmanıza rağmen 2007 seçimlerinde aday olmamanızın, 2008’de de AKP’den istifa etmenizin sebepleri nelerdir? Bu yol ayrılığına hangi olaylar sebep oldu?

ABDÜLLATİF ŞENER:  Bir kere Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşuna çok büyük emek sarf ettim. Yani hayatımın en verimli döneminde, gecelerimizi gündüzlerimizi vakfetmek suretiyle yeni bir partinin kuruluşu için kolları sıvadık. Yoğun çalışmalar yaptık.

Partinin programı 4–5 heyetten geçti. Her heyette komisyon başkanı bendim. Sürekli partinin programını ayarlayan biri olarak görev aldım. Kurulduktan sonra teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcısı olarak bütün il teşkilatlarının kurulması için büyük çaba harcadık. Partinin kamuoyunda karşılık görmesi için, aynı zamanda da meşruiyet tartışmaları vardı o dönem meşruiyet tartışmalarında bir takım engelleri aşmak için büyük çaba harcadık. Ve kurduk partiyi.

Ancak hükümet olduktan sonra siyasi patiler kanununa göre genel başkan her şeye hâkimdir. Partiyi istediği gibi düzenler, parti politikalarını istediği gibi şekillendirir. İsterse partinin programını bir tarafa bırakabilir. Maalesef Türkiye’deki siyasi partiler yasasının genel başkanlara verdiği yetkiler bunu sağlamasına imkân verir.

Mesela partiyi kurarken hem genel başkan hem biz ‘’Bu bir kadro partisidir bu bir şahıs partisi değildir’’ dedik. Elbette siyasi partiler kanununa göre bir genel başkan olacak ama genel başkan eşitler arasında birincidir. Yani genel başkanla eşit statüde bu partide insanlar var, kurucular var anlamına gelen beyanları, demeçleri bende televizyonlarda söyledim. Hatta genel başkanın kendisi de telaffuz etmişti

Ama zaman geçtikçe işlerin amaçladığımız gibi hedeflediğimiz gibi gitmediğini gördüm. Çağdaş demokratik değerlere göre siyaset yapacağımızı vurgulamışız, yolsuzlukla mücadele edeceğimizi, yoksullukla mücadele edeceğimizi söylemişiz. Ama programda ne varsa tersine gitmeye başladı işler.

Program bir sözleşmedir. Yani kurucular arasında bu partide siyasetin nasıl yapılacağıyla ilgili, bu kurulan partinin geleceğinin nasıl şekillendirileceğiyle ilgili, gelecek hedeflerinin ne olduğuyla ilgili kurucalar arasında yapılan bir sözleşmedir bana göre program.

Ancak işler tam tersine yürüdü. Yolsuzluk hevesleri arttı. Yani çok yaygın bir şekilde genişlemeye başladı. Balık baştan kokar. Baştaki bir takım alışkanlıklara sahipse, onu gören tabandakilerde aynı şekilde en uç noktalara koşarlar. Çok yoğun bir şekilde yolsuzluk arayışı ortaya çıktı. Bunun da dışında kolektif yönetim diye bir şey kalmadı. Çağdaş demokratik değerlere göre siyaset yapma diye bir arayış kalmadı. Her şey tersine döndü.

Hâlbuki benim ideallerim vardı, benim davam vardı. Ben şöyle umut ediyordum o dönemlerde: İnsanlar bize baktıkça, ‘’ya bunlar ne güzel insanlar’’ desinler, ‘’ya ülkeyi ne güzel yönetiyorlar‘’ desinler. Size oy vermeyenler, hatta size kızanlar, yıllardır size düşmanlık yapanlar bile ‘’Biz yanılmışız. Bunlar, bu ülkenin ihtiyacıymış’’ desinler. Bunu arzu ediyorduk ama bütün kutsalları da değerleri de yıkan, tahrip eden ve muhalif kesimler açısından her türlü çirkinliğe sahip bir siyasi yelpaze oluştu. Bu benim aradığım siyaset değildi. Ömrümü vakfetmeyi düşündüğüm siyasi hareket de bu değildi. Ve sözleşmeyi bozan da ben değildim. Yani, aramızda oluşmuş toplumsal sözleşmeyi, mutabakatı bozan da ben değildim.

Hatta bir ara bazı milletvekillerine ‘’Genel başkanı parti disiplin kuruluna vereceğim. Parti programına aykırı siyaset yapıyor’’ derdim. Ama fiilen o mümkün bir şey değildi. Çünkü partinin bütün kurulları genel başkandan sonra geldiği için hiçbir partinin disiplin kurulu, Türkiye’de, hiçbir dönemde parti genel başkanını sorgulayabilmiş, yargılayabilmiş değildir. Disiplin açısından ele alabilmiş değildir. Olabilecek bir şey değildi. Çünkü yasa buna müsait değildi. Ama ben ana çizgiyi göstermesi açısından bunu söylerdim. Ve onca emeğe rağmen, yanlış bir siyaset yapmayı da hiç arzu etmediğim için önce milletvekili adayı olmadım,  bir sene sonra da partiden ayrıldım.

TÜRK DEVRİMİ: AKP kurucularının Merhum Necmettin Erbakan’ın yanından kopuş nedenin ve AKP’nin kuruluş sürecini nasıl anlatırsınız?

ABDÜLLATİF ŞENER: Ben 1991 yılında ilk kez milletvekili oldum. 80’den 91’e kadar siyasetle ilgilenmedim. Ben üniversitede asistandım. Doktorayla meşguldüm. Daha sonra doktora bitti. Doçentlik, profesörlük çalışmaları vardı. Doçent oldum. Doçentlikten 1 sene sonra da 91’de milletvekili oldum.

91 yılındaki milletvekilliğime gelene kadar 80 sonrası ben oy da kullanmadım. Oy vermedim bu partilerin hiç birinden hayır gelmez diye. Yani o meşhur Özal’lı yılları hiç izlemedim. Hatta kendi seçim bölgem olan Sivas’ta, Özal’lı yıllarda kimler milletvekili oldu bilmem.

Ve milletvekili oluncaya kadar da, Ankara’da oturduğum halde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden içeriye girmedim. Hiç demeyim bir istisnası var. O istisnada şuydu: Siyasal’da öğrenciyken, bütçe dersinde hoca: ‘’Meclisteki bütçe tartışmalarını dinleyin’’ demişti. O nedenle bir oturumunu izlemeye öğrenci olarak, dersin bir parçası olarak gittiğimi hatırlıyorum. Onun dışında meclise bile uğramamıştım. İlgi duymuyordum. 80’li yıllarda hele hiç siyasetle ilgilenmedim 91’e kadar. Ama, 91’de bir takım gelişmeler falan filan oldu, aday olduk. Yani o adaylıkla birlikte meclise girdik.

Refah Partisi bir ideal partisiydi. Yani kendi açısından tutarlıydı. Refah Partisi’nin milletvekillerinde bir dava bilinci vardı. Fazilet Partisi’nin milletvekilleri de öyleydi. Ama şunu söyleyim, Refah ve Fazilet’e siyaset yapma imkanı verilmiyordu. Refah Partisi kapatıldı biliyorsunuz. 54. REFAHYOL hükümeti kurulmuştu. Erbakan başbakan oldu 1996-97 yıllarında. O kabinede ben de Maliye Bakanıydım. Namık Kemal Zeybek’te Devlet Bakanıydı. Aynı kabinede bakanlık yaptık.

Ama her şey güzel giderken 28 Şubat patladı. Yani 90’lı yıllarda yaşayanlara, o dönemi bilenlere sorun… Emekliye sorun, çiftçiye sorun, esnafa sorun size ekonominin ne kadar güzel olduğunu anlatır. Yani ekonomi gayet de güzeldi. 90’lı yılların en iyi performansının olduğu hükümetti o hükümet. Ama, işte birden 28 Şubat patladı ve iktidarı devirmek için Türkiye’deki zinde güçler uğraşmaya başladılar. Hatta sivil toplum kuruluşları da peşine düştü. Yani asker kapıyı açtı, basın ve sivil toplum saldırmaya başladı. Zaten sivil toplum, Türkiye’de kim gücü ele geçermişse onun yanında, safında yer almıştır. Özellikle odalar. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Ticaret ve Sanayi Odaları, Ziraat Odaları, Esnaf Odaları, bazı sendikalar… Biz o zaman mahşerin dört atlısı koymuştuk adlarını, dört büyük kuruluşun başkanları da sivil kesimi temsilen hükümetin aleyhine işbirliği yapıyorlardı.

Sonra Refah kapatıldı. Refah kapandıktan sonra Fazilet Partisi’ni kurduk. Fazilet Partisi’nde de hiç tereddüt etmeden milletvekilleri olarak birlikte hareket ettik. O 28 Şubat sürecinde koalisyon ortağımızdan 50 civarında milletvekili istifa ettiği halde bizden fire veren olmadı. 1–2 fireler vardı ama onlar da asıl Refah kadrolarından milletvekili olanlar değildi. Bazı gruplarla seçim öncesi küçük ittifaklar yapılmıştı. Onların kontenjanlarından milletvekilleri konmuştu, onlarda fire oldu. Birlikte Fazilet Partisi’yle yola devam ederken, bu sefer gene kapatma davası açıldı

O zaman partini genç jenerasyonu olarak kamuoyunu iyi görüyorduk ve bir araya gelerek bir parti kurduğumuz takdirde iktidara geleceğimiz kesin anlaşılıyordu. Ben mesela Fazilet Partisi’ndeki yenilikçi hareket olarak çıkış yapıp da ayrı bir siyasi rota tutturduğumuz dönemde Kars’tan geliyordum. Erzurum’un orada bir ilçede arabaya benzin alıyorduk. Biri gördü beni, dedi ki ‘’Ya ilçemiz birkaç yüz metre ileride, ilçe merkezi. Gelsen de kahvehanede biraz konuşma yapsan’’ falan demişti. Ben o benzinlikten ilçe merkezine 15 dakika yürüdüm.  Benzinlikten yürüyene kadar ilçe meydanı miting alanına dönmüştü. O kadar ilgiliydi insanlar.

Pek çoğu dışarıdan ‘’Ak Parti barajı aşar mı aşmaz mı?’’ diye konuşuyordu ama biz görüyorduk. Yani kesin iktidara geldiğini görüyorduk. Ve şöyle düşüyordum ben: Yani, tek başımıza iktidar olacak güce ulaşamadığımız için, hatta meclisin en büyük üyesi olma sıfatını da 95 seçimlerinde almıştık. Onun dışında hep mecliste ikinci, üçüncü, dördüncü parti oluyorduk. Bu meclisteki zayıf yapıyla, bizimle uğraşıyorlar.  ‘’Bi tek başımıza iktidar olalım da bi uğraşsınlar da görelim. İki de bir vur başımıza kapat partiyi! Yürümez bu böyle’’ dedik. Güçlü olmak gerektiğine inandık daha doğrusu. En azından ben buna inanmıştım.

Ben Ak Parti’nin içinde güç arayışından dolayı bulundum. Ve hesaplarımızda yanılmadık, kurulduktan bir yıl sonra ilk seçimlerinde meclisin 2/3’sini elde ederek tek başımıza iktidar olduk. Fakat kurulduktan sonra yoluna devam ederken sapmalar çok yaşandı çok. Yani, idealler, prensipler, ilkeler hepsi geride bırakılıyor ve pragmatik amaçlar için yürünüyordu.

Bunu gördükten sonra da önemli olan güç değilmiş. Güç ve iktidar insanlık tarihi boyunca her yerde oluşuyor zaten. ‘’Önemli olan güç değil yürüyüşmüş, prensiplermiş, ilkelermiş’’ dedim. Önce gücü aradığım için AK Parti’nin kuruluşunda vardım, daha sonra yanlış gücün daha tehlikeli olduğunu gördüğüm için ‘’önemli olan dava ve ilkeler’’ dedim bıraktım.

TÜRK DEVRİMİ: 2003 yılında ABD güçleri askerlerimizin başına çuval geçirdiğinde ABD’ye nota vermeyen dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Reza Zarrab için ABD’ye nota vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Reza Zarrab dosyası hakkında genel düşünceleriniz nelerdir?

ABDÜLLATİF ŞENER: Dün ve bugünle ilgili gösterdiğiniz net fotoğraf aslında dün ve bugünle ilgili değil. Yani dün kuruluş safhasında öyleydi bugün böyle oldu anlamına gelmiyor. Her dönemde, ister kurulduğu yıllarda, 2000’lerin başında, istersen 2020’lere giderken bugünlerde Sayın Erdoğan siyasette, siyasetin merkezine kendisini koymuş birisidir.  Kendi hesaplarına, bireysel hesaplarına, çıkarlarına biri dokunduğu zaman sonuna kadar uğraşır. Bireysel hesaplarına zarar vermeyen gelişmeleri de tölere etmesini bilir.

Bakın, AK Parti’yi kurarken siyasi yasağı vardı. Aslında parti kurucusu olması bile yasalara aykırıydı ama İçişleri Bakanlığı parti kurucusu olarak müracaatta ismini çıkarmadı. Hatta genel başkanlığını da onayladılar. Hemen Yargıtay’ın devreye girip iptal ettirmesi gerekiyordu. Yargıtay da 8-10 ay bekledi. Ondan sonra hem kuruculuğuna hem genel başkanlığına dava açtı. Fakat bu sefer de 2002 seçimlerine girdik. Meclisin 2/3’sini ele geçirince o davaların hiçbir anlamı kalmadı. Yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle siyaset yapabilir hale geldi.

O dönemde içerde bir meşruiyet arayışı vardı. Dikkat edin o dönem de Tayyip Erdoğan sürekli olarak Avrupa Birliği ülkelerini geziyordu. İçerde meşruiyet kazanmak için dış temasları, ABD ve AB temaslarını çok önemsiyordu. Ama o safha geride kaldığı için şimdi canı sıkıldığı zaman ABD’ye bağırıyor, canı sıkıldığı zaman Avrupa Birliği’ne bağırıyor. Konjonktür, gelişmeler ve kendi durumu son derece önemli davranışlarında.

O gün için, yani partinin kuruluşundan önce ABD’ye gittiğini biliyoruz. Temaslarını biliyoruz. O temaslarda nerede ne konuştu o ayrı bir konu. Ama şu var, ABD’yle Irak’ın işgalinde, Türkiye’nin, tam mutabakat sağlayarak, harekata iştirak edeceğiyle ilgili bir rota tutturduğunu biliyoruz. Neden? 1 Mart tezkeresi öncesinde partide, tezkerenin kabulü için en büyük çabayı harcayan Sayın Erdoğan’dı. Milletvekillerinin üzerinde baskı uygulanmıştır. Oylama öncesi yapılan grup toplantısında ısrarla ‘’evet’’ oyu verilmesi Tayyip Erdoğan tarafından söylenmiştir. 1 Mart tezkeresi reddedildikten sonra Irak harekatıyla ilgili 2-3 kez daha başka oylama oldu. Mesela İncirlik’in kullanılması. Türkiye’nin oraya girmesiyle ilgili bir oylama daha oldu. Bu sefer Amerika kabul etmedi tabi. Yani Amerika’yla arayı iyi tutma ihtiyacı olduğu bir dönemdi o dönem.

O ilk dönemlerde kendi siyasetindeki dengelerde kollaması, gözetmesi gereken yerler vardı. Bunlardan bir Amerika’ydı. Ve kendi pozisyonu gereği askerimizin başına çuval geçirilmesi hadisesinden sonra Amerika’yla ilişkilerini kırılgan hale getirmemesi için -muhtemelen kırılgan hale getiriyordu-  o dönemi ılımlı atlatmıştır.

Daha sonraki süreçlerde yapmış olduğu demeçlerine de fazla aldırış etmemek lazım. Birileriyle çok sert kavga ediyor zannettiğiniz bir dönemde, o görünmeyen kısımda tam tersini yapıyordur. Fiilen ne yapıyorsa tersini söylüyor olabilir. Bunu biz daha önce gördük. Mesela Oslo görüşmeleri devam ederken Türkiye’de idam getirip, Öcalan’ı idam edeceğini ima eden sert konuşmalar yapıyordu. Halbuki aynı sürede Oslo görüşmeleri yapılıyordu. Onu göstermemek için tam tersinden hareketle konuşuyordu. Hatta bir ara şöyle demiştim:’’Ne yaptığını anlamak için ne konuştuğuna bakmak lazım. Konuştukları çoğu kez yaptıklarının tam tersi olabilir.’’ Siyasette bunu kullanır, bu tarzı benimser. Bu tarzı değişik olaylarda kullanmıştır. Daha sonraları basına gerçek boyutu intikal ettiği zaman da bu görülmüştür.

Dolayısıyla tekrar başa geliyorum, sorunuza geliyorum: ‘’Başlangıçta askerin başına çuval geçirildi ses çıkarmadı, şimdi Zarrab nedeniyle kızıyor’’ sorunu aradan geçen zamanda görüşlerinin ve tavrının değiştiğini anlatan bir şey değildir.  O zamanda tavır aynıdır, şimdi de tavır aynıdır. Ama şimdi Zarrab olayına önem veriyor mu? Çok önem veriyor. Neden? Doğrudan kendisini ilgilendiriyor. Bu nedenle önem veriyor.

Bizde, yani muhalefet partilerinin tavırlarına bakıyoruz onlarda şu şeyde:’’Efendim, Cumhurbaşkanımızı Amerika’ya yedirmeyiz. Yersek biz yeriz’’ havasındalar. Muhalefet de ne diyeceğini bilmiyor bana kalırsa. Nasıl politika üreteceğini, hangi olayda ne söylem geliştireceğini bilmiyor. Yani milli bir meseleyle milli olamayan bir meseleyi birbirinden ayrıştıramıyor. Bu, Türkiye’de tüm siyasetin sorunu.

TÜRK DEVRİMİ: Son yapılan NATO tatbikatında kurucu liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ve ülkemizin seçilmiş Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hedefe konmasını esefle kınıyoruz. NATO’nun ülkemize karşı yaptığı küstahlığı, bu büyük terbiyesizliği göz önünde bulundurduğunuzda, uluslararası arenada Türkiye’nin bir güç kaybına uğradığını düşünüyor musunuz? Ayrıca, AKP’nin komşularla sıfır sorun politikasıyla yola çıkmasına karşın, komşularımızla inişli çıkışlı bir ilişki içinde olmamızı ve dış politikadaki istikrarsızlığımızı nasıl değerlendirirsiniz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Bir özdeyişimiz ‘’Bir düşman çoktur, bin dost azdır’’ der. Bu kadar çok düşmanla bir ülkenin dış politika yapması veya sürekli dış düşmanlar üreterek dış politika yapması sağlıklı değil. Sağlıklı bir dış politika değil bu. Neden? Çünkü hiçbir ülkenin böyle bir politika tarzı yoktur.

Bizde ise diplomasi, sürekli iç kamuoyuna yönelik demeçlerle sürüyor. Yani, vay Amerika’ya kızıyor, vay Almanya’ya kızıyor, vay Hollanda’ya kızıyor. Almanya’ya, Hollanda’ya da niye kızarsın onu da anlamıyorum. Çünkü tarih boyunca problem yaşamamışız veya Hollanda dediğin ülke, dünyanın hiçbir ülkesiyle problem yaşamayan bir ülke. Ama bu yabancı ülkelere bağırıp çağırmalar, genel olarak Türkiye’deki kamuoyu açısından, özellikle dünyayı iyi okuyamayanlar açısından ‘’Dünyaya meydan okumak, dünyanın en güçlü adamı’’ havasını veriyor. Halbuki bunun güçle falan ilgisi yok.

Dünyanın en güçlü ülkeleri, dünyanın en ağır silahlarını burnunun ucuna kadar sokabilen ülkelerdir. Sen bir tankını sınır ötesi bir yere zor gönderiyorsun. İki ülke öteye de asla gönderemiyorsun. Bir tank altı üstü! Uçak gemileriyle burnunun dibine kadar yüzlerce savaş uçağıyla birlikte, sende olmayan teknolojilerle, senin sahillerine yanaşan, bölgendeki bütün ülkeleri şekillendiren dünyanın bazı dominant güçleri var. Bunlar hiç bağırıp çağırarak da siyaset yapmazlar. Diplomatik üslup içinde konuşurlar. Ama yapacaklarını da yaparlar. 

Fakat bizdeki siyaset şuna dönmüştür: Her şeyi söyleyen, fakat fiilen hep savunmada kalan bir ülke konumundayız. Bu duruma da düşmemek lazım. Bir nara atarak iç kamuoyunun oy potansiyelini arttıracağım diye, ülkeyi dışarıda güçsüzleştiren bir tavrı niye benimsiyorsun? Ülken güçlü olsun, ülkeni güçlendiren politikaları sen sesli veya sessiz yürütmesini becer, ama oy potansiyeli hesabı yapma.

Milli menfaatler söz konusuyken bir politikacının oy hesabı yapmaması lazım.

Ama görünen o ki, dış politika Türkiye’de sadece ve sadece içerdeki oy potansiyeli açısından kullanılıyor. Oy potansiyeline uygun bir tarzda yönetiliyor. Yani, gizli yapılması gereken şeyler bağırarak söyleniyor. Bu da yanlış bir şeydir. Şu anda tüm komşularımızla değil, dünyadaki pek çok ülkeyle kavgalı bir Türkiye var.  Şimdi Rusya’yla ittifak haindeyiz. Ee dün meydan okuyordunuz Rusya’ya. Barışmak için çekmediğimiz bir sıkıntı kalmadı. Ve şu anda da Rusya’ya güvenemezsiniz: ‘’Acaba o uçak hadisesini bir tarafa yazdılar, fırsatını bulduklarında intikamını alacaklar mı?’’ diye.

Gereksiz yere, birkaç milyon insanımız oralarda yaşadığı halde Almanya’yla, Hollanda’yla problem üretiyorsunuz, şimdi yumuşama çabaları içine giriyorsunuz. Yani zigzag iyi değildir, yazboz iyi değildir. Siyasette, dış siyasette istikrarlı ve güvenilir olmak önemlidir. Türkiye’nin bunu izlemesi lazım. Ben baştan sona dış politikanın yanlış olduğunu düşünüyorum.

Çok basit, her tarafı ele almaya gerek yok. Türkiye, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek isteyen güçlerin Büyük Ortadoğu Projesi’nin içinde yer aldı mı? Aldı. Hatta eş başkanlığını üstlendi mi? Üstlendi. Arap Baharı’nda bu bölgeyi sonunda kan gölüne çevirecek olan ülkelerle aynı safta yer aldı mı? Aldı. Bu ülkeler, dünyanın dört bir tarafındaki terör örgütlerine, seyyar cihatçıları burnumuzun dibindeki ülkelere topladılar mı? Topladılar.  Türkiye yolgeçen hanına döndü mü? Döndü. Suriye’ydi, Irak’tı, Libya’ydı, Yemen’di her taraf kan gölüne döndü. Bu ülkeler hangi ülkeler? Sınırımızdaki veya sınırımızın biraz ötesindeki ülkeler. Öteden beri ittifak halinde olduğumuz ülkeler. Bu ülkeleri kan gölüne çeviren politikaların içinde bulundu Türkiye. Neden? Bu ülkeleri kan gölüne çevirmek isteyen ülkelerle ittifak halinde olduğu için bu politikaların içinde bulundu. Şimdi de o ittifakı sürdüremedi, o silahları susturmaya çalışıyor. Vaktiyle silahların yanında, çatışmaların yanında politika izleyen Türkiye şimdi, Sayın Cumhurbaşkanının açıklamalarından görüyoruz ‘’Artık çatışma değil, diplomatik siyasi çözümler aramalıyız bölgede’’diyor.

Peki, 6 senedir bu hale niye geldi bu ülkeler?

İslam tarihi boyunca, İslam dünyasının gördüğü en büyük zarar, katliam, onur ve namus yağmalarına uğradığı dönem Moğol istilaları ve Haçlı saldırıları dönemidir. İslam tarihi boyunca böyle bir zulmü Müslümanlar yaşamamıştır. Yani bu Arap Baharı’yla yaşananlar, bizimde içinde olduğumuz politikaların ortaya çıkardığı sonuçlar Moğol istilalarından, Haçlı istilalarından daha vahşidir. Bu politikalar daha korkunç katliamları ve namus yağmalarını ortaya çıkarmıştır. Bu nedir? Bu dış politikanın başarısızlığıdır. Ben dış politikayı baştan sona başarısız görüyorum.

TÜRK DEVRİMİ: 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi hakkında neler söylemek istersiniz? Paralel Devlet Yapılanmasının (PDY) devlet içinde güçlenme sürecinde kimlerin ihmalde bulunup zafiyet gösterdiğini düşünüyorsunuz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Devletin bir kuralı vardır, anayasası vardır, kanunları vardır. Devlette kurallar vardır, kurumlar vardır. Her bir kurumun ve kurumda görev alan her bir devlet yetkilisinin görevleri vardır, sorumlukları vardır. Bağlı olduğu yerler vardır, yasayla ve anayasayla çizilmiş sınırları vardır. Devlet böyle idare edilir.

Ama devletin dışında örgütlenmiş bir grup, devletin içine sistematik bir şekilde girmeye, görev dağılımını kendi iç örgüt şemasına göre yapmaya, devletin yasa ve anayasasına göre değil kendi düzenlerine göre görev dağılımları yapmaya ve devlet adına görev yaparken de, örgüt çıkarlarını ön planlara getirmeye başlarlarsa, o devlet çarkını bozar.

Yani devlette görev alan birinin idari amiri, gene yasa ve anayasaya göre hiyerarşik idareci kimse odur. Ama siz, bir örgüt adına devlette görev taksimi yapmaya başladığınız andan itibaren artık yasa ve anayasa işlemez. Sizin devlet dışındaki hiyerarşiniz devlet içine girer. Ve örgüt menfaatlerine devleti kullanmaya başlarsınız. O da yasalara, anayasaya uygun olmaz.  Şimdi bu cemaatin devlete sızması dedikleri olay bu açıdan devlet düzenini tahrip eden bir şeydir.

Böyle bir şeyi, dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse kabul etmez. Öteden beri siyaseti izlerim bu konuda partiler de hassastırlar. Partiler şöyle hassastırlar ama: Partiler, kendi partilerinin içinde bir cemaatin etkili olacakları sayıda artmasını her dönemde engellemişlerdir. Çünkü Türkiye’deki bazı cemaatler öteden beri siyasetin içinde yer almışlardır. Onlarla ittifak kurmak isteyen siyasi partiler, o cemaatlerden birkaç kişiyi partinin içerisine milletvekili olarak almışlardır ama çoğaltmamışlardır. Adalet ve Kalkınma Partisi de öyle. Mesela seçimlerde bazı isimleri Gülen cemaatinden kontenjan olarak partide milletvekili yapmışlardır, ama bu sayıyı kontrol edilemez düzeye asla çıkarmamıştır.

Yani asıl söylemek istediğim şey şudur: Türkiye’deki siyasi partiler, kendi partileri için gösterdiklerin siyasi hassasiyeti, asla devlet düzeni açısından göstermemişlerdir. Yani işbirliği halinde, ittifak halinde davrandıkları grupların devlet çarkını tamamen kontrol etmelerine izin verirken, kendi partilerini onlara kontrollü olarak, sembolik olarak açmıştır. Bu söylediğim çerçeveyi en belirgin şekilde uygulayan parti ise Adalet ve Kalkınma Partisi olmuştur

Gülen cemaatinin öteden beri arası Türkiye’de siyasetçilerle iyidir. Arasının iyi olmadığı bir partiyi söyleyecek olursak Refah, Fazilet dönemlerinde Erbakan Hoca’yla arası iyi değildi. Partiyle hiçbir ilişkisi yoktu. Partiden kayırmacılık da elde edememişlerdir. Buna REFAHYOL hükümeti de dâhildir. Ama bunun dışındaki siyasetçilerle hep iyi ilişkiler içinde olmuşlardır. İlişkiyi de hep partiler iktidara geldikten sonra kurmuşlardır. İktidarları hep sevmişlerdir. Yani Özal’la, Tansu Çiller’le, Sayın Ecevit’le ve Sayın Erdoğan’la ilişkileri, iktidarla ilişkileri iyi kurma, iktidarı kullanarak devletin içine yerleşme arayışlarının bir parçasıdır.

Ama görünen o ki, Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde devlette, orduda, yargıda kurdukları hakimiyet, daha önceki dönemlerle asla kıyaslanamaz. Daha önceki dönemlerde devletteki, devletin değişik birimlerindeki güçleri sınırlıdır. Hatta çok sınırlıdır ama Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde hep şu tartışılmıştır: ‘’Ordudaki Albay üstü subayların yarısını ele geçirdiler mi acaba? Yargının 2/3’si mi acaba Gülen cemaatine mensup? Yoksa emniyeti 3/4’ü mü Gülen cemaatinin mensubu?’’ diye söylemlerle çok büyük güç kazanmıştır devlette. Bu da şuradan kaynaklanmıştır: Gülen cemaatinin okullarından mezun olmaya prim vermiştir iktidar.   Özellikle de Sayın Erdoğan. Bürokraside ise terfi etmelerde o bir referans haline gelmiştir

Yani 17/25 Aralık’a kadar Erdoğan, Gülen cemaatine prim verdiği için, insanlar devlette işe girmek istiyorlarsa, devletin değişik birimlerinde terfi istiyorlarsa iktidara yakın olmak için Gülen cemaatine koşmuşlardır. Onların kucağına atlamışlardır. Şimdi ise 15 Temmuz sonrası ‘’Onların okullarında niye okunuz, onların bankalarına niye para yatırdınız’’ diye hepsi hapishanelerde sürüm sürüm sürünüyor, işlerini kaybetmiş vaziyetteler.

Ee ama senin yüzünden gittiler oraya. Seni cezalandırmayacak mıyız? Yani hukukta böyle bir tablo ortaya çıktığında ‘’Kim daha çok cezaya müstahaktır?’’ sorusunu ister istemez herkes sorar. İnsanları oraya yönlendiren, insanları oraya yönlendirdikten sonra prim veren ve devlete yerleştiren mi sorumlu olur, yoksa bireysel dünyasında bir sıkıntısını aşmak için, işe girmek için oraya yönelen mi daha büyük sorumludur?   Bu gerçekten önemli. Ama sorunuzun cevabı olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi dönemindeki devlette güç elde etme düzeyi, diğer dönemlerle kıyaslanmayacak kadar büyüktür. Cemaat açısından söylüyorum.

TÜRK DEVRİMİ: Ülkemiz 20 Temmuz 2016’dan itibaren OHAL süreci içinde bulunmasını ve KHK’ler ile yönetilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçte, başta SÖZCÜ Gazetesi olmak üzere cumhuriyetçi ve Atatürkçü söylemlerde bulunan gazetelere ve yazarlara, FETÖ’nün yayın organlarına yapılan muamelenin yapılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu hususta FETÖ davalarının sulandırıldığını düşünüyor musunuz?

ABDÜLLATİF ŞENER: OHAL, demokratik sistemde Türkiye’de işlediği gibi işlemez. Yani hukukun bazı mekanizmalarında kısmi düzenlemeler olabilir ama bizde OHAL tamamen hukuk sistemini askıya almaya yönelik işliyor. KHK’ler çıkarıyorsunuz, bu KHK’ler ile idari ve adli soruşturma olmaksızın insanların işine son veriyorsunuz, mallarına el koyuyorsunuz ve hatta mahkum ediyorsunuz. Yani bu kabul edilebilir bir şey değil!

Kötü işleyen bir şeyler var. 150 binin üzerinde insan işten atılmış, 50 binin üzerinde insan hapishanelerde. 600-700 civarında bebek -çocuktan bahsetmiyorum- mahkum olan anneleriyle beraber hapiste. Bütün malına mülküne el koyuyorsunuz, 30 sene, 40 sene emekli sandığına prim yatırıp emekliliği hak ettiği halde emekliliğini ödemiyorsunuz. Evinde okula giden çocuk var, çocuğun servis parasını kesiyorsunuz. Halbuki ceza hukukunun evrensel bir kuralıdır: Suçun şahsiliği vardır. Kur’an’da da öyle der:’’Babanın işlediği suçtan dolayı evlat sorumlu değildir.’’ Yani hem ayete aykırı hem evrensel hukuk kurallarına aykırı! Siz evdeki çocuğu cezalandırıyorsunuz bütün malına, emekli maaşına el koymak suretiyle. Bu insani de değildir, İslami de değildir. Hiçbir şeye uymaz ama maalesef çark da böyle devam ediyor. Tamamen birçok insanı mağdur eden bir yapıya dönüşmüştür bu uygulama. Bu kabul edilemez.

Kur’an-ı Kerim’in Maide Suresi’nde: ‘’Bir kavme olan düşmanlığınız sizi adaletsizliğe sevk etmesin’’ buyuruyor Allah. Ama şimdi ben düşünüyorum, Kars’ın, Manisa’nın, Sinop’un bir köyünde öğretmenlik yapan birisinin 15 Temmuz’la ne ilişkisi var da işine son veriyorsun, hapse atıyorsun? Bir mantığı yok ki! İş sadece orada da kalmıyor. 15 Temmuz gerekçe gösterilmek suretiyle iktidara, iktidar partisine muhalif kim varsa o susturulmaya çalışılıyor. Yani FETÖ ile ilişkilendirilemeyecek kişiler cezalandırılıyor.

Cumhuriyet Gazetesi’ne operasyon yapılıyor, Sözcü Gazetesi’ne operasyon yapılıyor. Kim hükümet politikalarına ve Sayın Erdoğan’ın politikalarına muhalefet yapıyorsa o cezalandırılıyor, yargı tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Yani bunun anlamı şu: 15 Temmuz bir anlamda muhalefeti susturma -ama hangi türde muhalefet olursa olsun susturma- aracı haline dönüşmüştür.

Üniversitelerden binlerce öğretim üyeleri atıldı. Bu atılan öğretim üyelerinin çoğunun dindarlıkla da ilişkisi yok, bir takım dini cemaatlerle de ilişkisi yok. Geleneksel sol aydınlar.  Hatta bu atılanlardan pek çoğu  -benim bildiklerim var- düşünce yapıları itibariyle solda ve iktidara karşıdır. Ama bunu ne bir yerde yazmıştır ne de bir yerde konuşmuştur, konferans vermiştir. Bu düşüncelerde kafasındadır sadece oy verirken yansıtır bunu. Sırf insanların kafasındaki düşünceleri dahi mahkum eden, bu nedenle profesör olmuş, öğretim üyesi sıfatını almış insanların üniversitelerden atıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu memleket böyle bir zulüm görmemiştir. Benim özet itibariyle söylemek istediğim şey budur.

TÜRK DEVRİMİ: AKP’nin isteği üzerine 2010 yılında yapılan anayasa referandumu ile anayasa maddelerinde önemli değişiklikler meydana getirildi. 2010 yılı anayasa referandumunu milletin önüne getiren AKP hükümeti, 2016 yılında, kendi getirdikleri anayasadan memnun olmadıklarını dile getirip tekrar anayasa değişikliğe gitti. AKP politikalarındaki bu tutarsızlığı ve 16 Nisan referandumunu nasıl değerlendirirsiniz?

ABDÜLLATİF ŞENER: 16 Nisan referandumu sonrasında Türkiye’de artık demokrasi yoktur. Kim ‘’Türkiye’de demokrasi var’’ derse ben ona inanmam. Sistemin adı artık demokrasi değildir. Demokrasinin kuralları vardır. Özgür basın var mı? Hatta 16 Nisan’dan önce dahi Türkiye’deki rejim fiilen demokrasi olmaktan çıkmıştır.  Ama 16 Nisan’dan sonra yasal açıdan da, hukuki yapısı itibariyle de Türkiye demokrasi olmaktan çıkmıştır. Türkiye’de demokrasi yok artık. Yani ne yok? Özgür basın yok, özgür sivil toplum kuruluşları yok, bağımsız ve tarafsız yargı yok. Anayasaya tarafsız kelimesini koydukları halde yok. Bu komik bir şeydi. Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını ortadan kaldıracak bütün mekanizmaları kuruyor, sonra da kelime olarak oraya tarafsız yargı koyuyor.

Yani ne koymuşsa sistem olarak onun tam tersini gerçekleştirmiştir 16 Nisan referandumu. Yargı bağımlı, yasama yetkisi yok meclisin. O medde önümüzdeki seçimden sonra yürürlüğe girecek ama Cumhurbaşkanının yasa gücünde Cumhurbaşkanı Kararnamesi çıkarma gücü var. Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde yasa yapma konusunda parlamentolar eşsizdir ve rakipsizdir. Türkiye’de, 16 Nisan’la birlikte parlamentonun yasa gücünü el konmuştur. Cumhurbaşkanı yasa gücünde kararname çıkaracaktır. Hatta bana göre –bazı hukukçular tartışırken başka şeyler söylüyor ama- devletin düzeni, bakanlıklar, yeni bakanlıkların kurulması, eski bakanlıkların kaldırılması veya bir takım birimlere ayrılması, yeniden kamu tüzel kişiliği kurulması, tüm kamuda görevli kişilerin yetkilerinin, sorumluluklarının, atılma ve görevden alma biçimlerinin belirlenmesi hususunda eskiden anayasa diyordu ki, ‘’Meclis kanunla düzenler. Kanunla düzenlenir.’’ O kanunla düzenleniri kaldırdılar, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir yaptılar.

Yani tüm devlet çarkının, taşra teşkilatı dahil, valilikler, kaymakamlıklar dahil yetki, görev, sorumluluk, nasıl örgütleneceğiyle ilgili artık, önümüzdeki 2019 seçimlerinde yürürlüğe girecek maddeyle Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi karar verecek. Meclisin bu konuda kanun çıkarma yetkisi bile yok. Yani Parlamento. Parlamento olmaktan çıkmış; yargı, yargı olmaktan çıkmış; basın, basın olmaktan çıkmış. Herkesi bir kişiye bağlıyorsun. Hatta nasıl bağlıyorsun? O birimlerdeki kişileri tek başına atama yetkisi var Cumhurbaşkanı’nın. Eskiden öyle değildi. Tüm Bakanlar Kurulu’nun ve Cumhurbaşkanının imzasıyla atanıyordu bir kısmı,  bir kısmı da üçlü karar nameyle, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakan’ın imzasıyla atanıyordu. Şimdi o bütün bürokrasideki atamaların tamamını, Valileri, Emniyet Müdürlerini, Müsteşarları, Genel Müdürlerini, Daire Başkanlarını, hepsini Cumhurbaşkanı tek imzayla atayacak.

İkincisi, bu atadığı kişilerin ve kendisinin yetkilerini e sorumluluklarını Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle belirleyecek. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Köylü muhtarı seçiyor, sonra da diyor ki:’’Muhtarım, yetkilerin,görevlerin nelerse onları sen belirle.’’ Muhtar da ilk gün diyor ki:’’Köydeki bütün tavukların yumurtaları bana aittir.’’ Aradan zaman geçiyor:’’Yok bütün tavuklar bana aittir’’diyor. Sonra diyor ki:’’Sığırlar, koyunlar hepsi muhtarlığa aittir.’’ Daha sonrada diyor ki:’’Herkesin ne kadar malı, mülkü, gayrimenkulü varsa muhtarlığa aittir. Hepiniz ırgatsınız.’’

Seçtiğiniz bir insana, kendi görev ve yetkilerini de belirleme hakkını verirseniz, bu tarih boyunca krallıkların, imparatorlukların yetkilerinden daha güçlü bir yetki anlamına gelir. Dünyanın gelmiş geçmiş en otoriter yapısını ortaya çıkarabilecek bir anayasa değişikliği yapılmıştır. Ben üzülüyorum bu anayasa -yüzde 50’yi geçti mi geçmedi mi bilmiyorum- yüzde 50 oy almıştır. 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizde biz insanlara devletin nasıl bir şet olduğunu, nasıl bir şey olması gerektiğini öğretememişiz. Burada yok mu bir zaaf? Bu demokrasiyi değil, mutlak bir kişinin hakim olduğu Türkiye’yi anlatıyor. Ülkenin bütün kamusal düzeninde, hem düzenleme hem atama yetkisi Cumhurbaşkanınında. Yama yetkisi cumhurbaşkanında, yargı yetkisi cumhurbaşkanında. Sivil toplum O’na bağlı, medya O’na bağlı ve tüm ülkenin ekonomi kaynakları O’na ait. Böyle bir Cumhurbaşkanı yarattık.

Çok net anlaşılsın diye söylüyorum. Böyle bir Cumhurbaşkanlığı olmaz. Türkiye’de eskiden de böyle dünya teamüllerine aykırı şeyler vardı ama kısmen. Bunun en büyük sebebiyse 80 darbesidir. Kenan Evren’i biraz yetkili kılmak için, darbe sonrası, darbecilerden hesap sorulmasın diye anayasaya, yasalara kendileriyle ilgili güvence yerleştirirler. Buna çıkış garantileri diyoruz biz. Bu çıkış garantilerini sağlamak nedeniyle, demokrasilerde görülmeyen, demokrasileri aşan, zorlayan bazı yetki ve sınırlar vardı 82 anayasasında. Ama şimdi o sınırlarla hiç kıyaslanmayacak şekilde otoriter bir yapı oluşturan devlet düzeni çıkmıştır ortaya. 

TÜRK DEVRİMİ: 16 Nisan referandumuyla başlayan AKP-MHP ittifakını nasıl değerlendiriyorsunuz? Devlet Bahçeli’nin, 2019 başkanlık seçimlerinde de bu ittifakın devam edeceği yönündeki söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABÜLLATİF ŞENER: Cumhurbaşkanı da bunu teyit eden bir açıklamada bulundu ama daha 2019’a çok var. 2019’da böyle bir ittifakın gerçekleşeceğini düşünmüyorum. Çünkü siyasette çok çok uzun bir süredir 2 yıl. Bazılarına göre 24 saat bile uzun bir süredir siyasette. Sayın Demirel’in öyle bir sözü vardı. Biz 24 saatten bile bahsetmiyoruz 2 yıl çok uzun bir süre. Sayın Erdoğan’ın da bir huyu var; kiminle çok yakın olduysa, onlarla çok büyük düşman olmuştur. Yani Bahçeli’nin dikkat etmesi gerektiğini söylerim. Seçim zamanında bunu değerlendiririz. Şu anda bunu değerlendirmek doğru olmaz.

TÜRK DEVRİMİ: Her ne kadar istifa etmiş gibi görünseler de, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ile başlayan görevden alma sürecine bugün Ankara ve İstanbul Belediye Başkanları olmak üzere birçok belediye başkanı da dâhil edildi. Bu görevden almaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Farklı yorumlar yapılabilir. Belediye başkanlarını niye görevden aldı bunu kimse açıklamış değil. Herkes tahmin yapıyor ‘’Acaba FETÖ bağlantıları mı vardı?’’ ‘’ Yoksa çok büyük sermaye birikimleri vardı onu mu eritmek istedi?’’ ‘’Veya kendiyle ilgili olumsuz bir tavırları mı vardı?’’ gibi çok değişik yorumlar, değerlendirmeler yapılıyor. Hepsi tahmin tabi. Ne görevden alınanlar ne görevden alanlar bir yorum yapmamışlardır.

Ama burada bilinen kesin bir şey var: Bu aykırıdır, bu bir istifa değildir. Bu bir görevden almadır. Davutoğlu’nun ki aslında bir yasal durumdur. Çünkü kongre görevden aldı. Partinin delegeleri toplandılar. Büyük kongreyi yaptılar. Cumhurbaşkanı’nın iradesi doğrultusunda delegeler oy veridiler ve Davutoğlu’nu değiştirdiler. Ama belediye başkanları kendileri istemedikleri halde, zorla, tehditle, belki de şantajla, direnmeye çalıştıkları halde direnecek hallerinin de olmadığını gördük ve istifa etmek zorunda kaldılar. Buna bir istif diyemeyiz. Bu bir görevden el çektirmedir. Böyle bir görevden el çektirme de anayasaya aykırıdır.

Cumhurbaşkanı’nın ve Parlamento’nun 5 yıllık belediye seçimlerini erkene çekme yetkileri bile yok. Parlamento oylama yapar milletvekili seçimlerini erkene çekebilir. Ama Parlamento oylama yaparak belediye seçimlerini erkene alamaz. Anayasa diyor ki, Belediye başkanlığı seçimleri 5 yılda yapılır.’ Bunu değiştiremezsiniz. Ama gene anayasa diyor ki, milletvekilliği seçimleriyle arasında 1 yıldan az zaman varsa belediye seçimleri, milletvekilliği seçimleriyle birlikte yapılır. Sadece tek istisnası odur. Bunun haricinde anayasa değişmeden belediye seçimlerinin zamanı değiştirilemez. Şimdi siz halkın 5 yıllığına seçtiği belediye başkanına baskı mı yapıyorsunuz, şantaj mı yapıyorsunuz, tehdit mi ediyorsunuz bilmiyorum ama istemedikleri halde, direnmeye çalıştıkları halde bırakmak zorunda bırakıyorsunuz. Bu yasal değil!

Peki bu neden yapıldı? Niye bıraktı bunlar? Veya, niye Sayın Cumhurbaşkanı bunların bırakması için zorladı? Pek çok sebebi olabilir ama en azından net olarak şunu göstermiştir: ‘’Herkesin kaderi benim elimdedir’’ diyor. ‘’Herkesin kaderi bana bağlıdır’’diyor. ‘’Hiç kimse benim gücümden bağımsız değildir’’ demek istiyor. Bu durum özellikle kendisiyle birlikte hareket edenler için daha belirgin. Yani parti teşkilatı, belediyeler, hükümet bürokrasi ‘’Siz artık benden bağımsız bir güç değilsiniz’’ diyor. Bunu gösteriyor. Bağımsız olmak isteyen partililer, belediyeler, bürokrasi, hepsinin bağımsızlıklarını elde etmek için başlarındaki demokrasinin kılıcından kurtulmaya çalışıyor.

TÜRK DEVRİMİ: Çözüm süreci, Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalar, Atatürkçü paşaların tek tek görevden alınmaları ve ceza evine atılmalarını göz önünde bulundurursanız hükümetin terörle mücadele politikaları hakkında neler söylersiniz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Her şeyden önce terörle mücadele bir istikrar ister. Öngörülebilir olmak gerekir. Yaptıkların ve yapacakların öngörülebilir olmalıdır. Bunu sağlamadığın takdirde hiçbir politikan başarıya ulaşmaz.

‘’Dün öldürelim bugün barışalım’’ diyorsan bunlar çok ayrı iki uçtur. Böyle zigzag yaparak ülkenin sorunları çözülmez. Hatta kırgınlıkları, küskünlükleri, ayrışmaları, hayal kırıklıklarını derinleştirir. Ülkenin uzun dönemde geleceğine felaketler katacak brikimler sağlar.

Ben, çok tehlikeli ve ülkenin geleceği açısından risk oluşturacak olayların yaşandığını düşünüyorum bu dönemde. Bakıyorsunuz harabeye dönmüş şehirler. Aynı Suriye’deki savaşın yıktığı şehirler gibi şehirler görüyorsunuz Türkiye’de. Harabeler görüyorsunuz. Bu fotoğraflar daha çok bugünü etkilediği için çok söylenmiyor olabilir. İlerde, büyük problemlerde bunlar çok ön plana çıkacak görüntülerdir. Biz bunları yaşadık bir dönemde. Dün niye barıştı bugün niye savaş bunu izah etmeleri lazım. 

TÜRK DEVRİMİ: 2002’de 130 milyar dolar olan dış borcumuz 2017 yılına geldiğimizde 412,4 milyar dolar oldu.  Dünyanın en büyük 13.ekonomisi olduğumuz söyleniyor, ancak dünya standartlarına uygun bir marka değerini hala yaratamadık. Yaklaşık 9 yıldır halk ekonomik sıkıntılarla uğraşırken, her ay temel tüketim maddelerine zam gelirken, vergiler arttırılırken, neredeyse her gün ekonomimizin ne kadar iyi olduğunu gösteren haberlerle karşılaşıyoruz. Tüm bunların ışığında hükümetin ekonomi politikalarını nasıl değerlendirirsiniz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Ekonominin ilk 5 yılında ben vardım.2002–2007 arasındaki dönemde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısıydım ve ekonomi koordinasyon kurulu başkanıydım. Bir de ekonomik sorunları araştırma kurulu vardı onun da başkanı bendim. Bu kurulda ekonomiyle ilgili bakanlar kurulun üyeleriydi. Ekonomiyle ilgili müsteşarlar ve genel müdürler de gene bu kurulun üyesiydi. Başkan bendim. Birlikte düzenli olarak haftalık, aylık toplantılar yapardık. Politikalarımızı ve yapacaklarımızı belirlerdik ondan sonra da yol haritası belli bir hükümet olarak uygulayacaklarımızı yerine getirirdik

Bu 5 dönem sonucunda ne oldu?

1 dolar 1,60 iken, ben bırakırken 1 dolar 1,1’e düştü. Yani 1 dolar 1 lira gibiydi. Şimdi 1 dolar neredeyse 4 lira, 4 lirayı zorluyor. Ben bıraktıktan sonra aradan geçen 9 yıl zarfında milli paramız 4 kat değer kaybetmiş vaziyette. Bir ülkenin milli parası niye değer kaybeder? Küresel rekabette mevzi kaybettiği için, küresel ölçekte ekonomi kan kaybettiğinden milli para değer kaybeder.

Milli paranın değer kaybetmesi ülkenin döviz ihtiyacıyla ilgilidir. Yani döviz gelirleriniz vardır, döviz giderleriniz vardır. İhracat yaparsınız döviz elde edersiniz, ithalat yaparsınız döviz ödersiniz dışarıya. Dışa açık bir ekonomide döviz gelirleri döviz giderlerini karşılamadığı sürece milli paranın değer kaybettiği, dolar, euro dibi yabancı dövizlerin de değer kazandığını görürsünüz. Bu sizin dış rekabette gücünüzü kaybettiğinizi gösterir aynı şekilde.

Demek ki, 2002–2007 arasında Türkiye’nin böyle bir sıkıntısı olamadığı halde 2008’den itibaren Türkiye sürekli olarak dış rekabet gücünü kaybetmiş ve milli para 4 kat erimiştir. Bu bir başarıyı ifade etmez. Bir başka şey söyleyim, ben bırakırken kişi başına milli gelir 10 bin dolar civarındaydı. Şimdi gene o düzeyde. Hesapları geçmişle kıyaslanabilir halden çıkarmak için 2 kez milli gelirin hesaplanma biçimini değiştirdiler. Son değişikliği de 2016’nın sonunda yapmışlardı. Ondada geçmişe yönelik olarak son 3-4 yılı yeni hesaplama yöntemiyle revize etmişler, daha eski yılları eski halinde bırakmışlar. Neden? Çünkü daha eski yıllarla kıyaslandığı zaman, yeni hesaplama yönteminde en az %25 artıyor milli gelir. Ama 3 yıl daha geriye gittiğinizde bu yeni yöntem uygulanmıyor. Uygulanmadığı için kıyaslanma imkanını ortadan kaldırıyorlar. Yani ekonomiyi ne kadar kötü yönettiklerini gizlemeye çalışıyorlar.

Ama şunu söyleyim, 2016 yılı eski yönteme göre de hesaplanmıştır. Eski hesaba göre hesaplanan 2016 kişi başına milli geliriyle eski hesaba göre hesaplanan 2007 kişi başına milli geliri karşılaştırıldığında, 2016 yılında kişi başına düşen milli gelir 2007’den 240 dolar civarında düşüktür. Yani kişi başına düşen milli geliri düşürmüş bir iktidar var. Ülkeyi yoksullaştırmış bir iktidar vardır. Bunu hesapları değiştirerek karışık duruma getirmeye çalışıyor ama nereden bakarsanız bakın enflasyon berbat halde. Ama mümkün olduğunca az berbat halde göstermeye çalışıyorlar. İşsizlik felaket bir düzeye tırmanmış vaziyette ama mümkün olduğunca o felaketi daha düşük göstermeye çalışıyorlar. Milli gelir artışı sağlanamıyor, patinaj yapıyor.

Halbuki Cumhuriyet tarihi boyunca milli gelir ortalama yüzde 5 büyüyor. Ama bunların son 9 yılında milli gelir büyümüyor, kişi başına milli gelir azalıyor. Bu ne demektir? Diğer ekonomik rakamlara bakarsanız, özellikle reel sektör önemlidir, çiftçiye sorarsanız ekonomi berbattır, esnafa sorarsanız ekonomi berbattır, iş adamına sorarsanız ekonomi berbattır, herkes borcun altında inliyor, iş yerleri kapanıyor ve Türkiye ekonomik bir darboğazın içindedir. Bu ne kadar sürdürülebilir? Sürdürülebilirliği yok bunun. Bunun sebebi de, ranta, siyasette dirsek temasına dayalı olarak zenginleşenler var ama dünyayla rekabet edebilen ekonomik mantık yok ülkede. Ekonomik rasyonaliteyi, olması gerekeni tahrip etmiş bir iktidar var. Bunların bu politikaları sürdürülemez. 

TÜRK DEVRİMİ: Siyasetçi kimliğinizin yanında eğitimci kimliğinizle de ön plana çıkan birisiniz. Sizde biliyorsunuz ki,  yaşanılan tüm sorunların temelinde eğitimsizlik yatar. Uluslararası platformda en itibarlı eğitim testlerinden biri olan PISA Testi sonuçlarına göre 70 ülke içinde genel sıralamada 51.sırada yer aldık. HABERTÜRK’e demeç veren PISA direktörü ‘’Türk eğitim sistemi çağa ayak uyduramıyor’’demişti. PISA direktörünün bu açıklamasından 1 ay kadar önce Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz ‘’Eğitimde çağ atlattık’’ demişti. Bu hususları göz önünde bulundurduğunuzda hükümetin 15 yıllık eğitim politikalarını nasıl değerlendirirsiniz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Dilin kemiği yok. Neyi yapamıyorlarsa, neyi beceremiyorlarsa, sözlü olarak onu çok iyi yaptıklarıyla ilgili destanlar dizmeye çalışıyorlar. Bu da bence komik duruma düşürüyor iktidarı, iktidar sözcülerini. Yani o kadar çok şey değişti ki eğitimle ilgili. Sürekli sınavları değiştiriyorsunuz, sistemi değiştiriyorsunuz. Sistem değişmiyor aslına bakarsanız. Ama bir şeyleri çok güzel değiştiriyorlar. Yazboza döndü her şey, öğrenciler artık şaşırıyorlar. Öğretmenler nelerin değiştiğini izleye bilmek için şaşırıyorlar. Bu yazbozlar bile ülkeyi mahvetmiş durumdadır. Böyle keşmekeş içinde bir eğitim sisteminin olduğu bir dönemi Türkiye hiç yaşamamıştır.

Her şeyde olduğu gibi eğitimde de bir felaketin içindedir Türkiye. Bir kere şunu koymak lazım: Sistem başarıya prim veriyor mu? Eğer eğitim sistemi başarıya prim vermiyorsa bu bir felakettir. Neden? İnsanlar, başarılı olanların ülkede iyi yerlere geldiklerini görecekler ki, başarılı olmak için çaba harcasınlar. Topyekün sistem içinde bulanan gençliğin, ülkenin geleceğidir neye değer vereceğini hedef göstermeniz lazım. Siz, başarılı olanın bu ülkede iyi yerlere geleceğini göstermiyorsunuz. Yandaş olanın bir yerlere geleceğini gösteriyorsunuz. En yeteneksiz, en başarısız, en ortalaması düşük insanlar bu ülkede yüksek yerlerdeyse, siz ülke nüfusunu başarıya kanalize edemezsiniz. Motivasyon sağlayamazsınız. Son eğitim sisteminin geldiği yer budur

Bu ülkenin siyaseten en yüksek yerinde kim var? Cumhurbaşkanı var. Keşke insanlar şöyle baksalar: Eskiden öyleydi, İTÜ önemli bir okuldu. Cumhurbaşkanı, Başbakan İTÜ mezunudur. Erbakan, Demirel’lerden bahsediyorum. İnsanların, ben de iyi okullara gideceğim, iyi eğitim alıp, en yüksek puanla mezun olacağım. Ben de Cumhurbaşkanı, Başbakan olacağım deyip motive olması lazım. Ama Türkiye’de durum öyle değil. İyi eğitim görmüşler mi, yoksa eğitimsizler mi daha çok kazanıyor? Veya, ‘’Zor girilen yüksek puan isteyen fakülte mezunları mı iyi yerdeler, çok para kazanıyorlar, yoksa kapısından girip bacısından çıkacağın, kolay girilen yüksekokul mezunları mı daha iyi yerdeler, daha çok para kazanıyorlar?’’ diye baktığımızda kapıdan girip pencereden çıkmışsanız Türkiye’nin en iyi yerini kapıyorsunuz. Yani kültür aşılaması diye bir şey var, sistemin işleyişinin insanların algılarını belirlemesi diye bir şey var. Siz motivasyonu tersine çevirmişsiniz, başarıya prim vermiyorsunuz, liyakata prim vermiyorsunuz ve toplumsal algıları da başarıya ve liyakata prim veremez şekilde düşünmeye, kurgulamaya sevk etmişsiniz… Bu Topyekün ülkenin felakete koştuğunun göstergesidir.

TÜRK DEVRİMİ: Uluslararası endekslere baktığımızda;

Hukuk sıralamasında 113 ülke içinde 99.sıradayız,

İnsani Gelişmişlik sıralamasında 188 ülke içinde 71.sıradayız,

Basın Özgürlüğü sıralamasında 180 ülke içinde 151.sıradayız.  Tüm yaşadıklarımız da göz önüne alındığında Türkiye’nin kurtuluş haritasını nasıl çizersiniz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Türkiye’nin Topyekün radikal bir değişime ihtiyacı var. Devlet gücünü ele geçirenlerin sürekli yaptıkları hukuk ihlallerinden dolayı, kendilerini koruma refleksiyle yönettikleri bir Türkiye, bu anlattığınız göstergelerin tamamının daha da bozulduğu bir tabloyu ortaya çıkarır. Gelecekle ilgili olarak sürekli bozulmayı anlatır. Onun için önce bu yapının değişmesi lazım. Düşünün devlet Yağma Hasan’ın böreğine dönmüş. Sürekli hukuk ihlalleri var. Her yaptığınız iş yasalara aykırı, her yaptığınız iş anayasaya aykırı! Bir kişiden bahsetmiyorum aslında, tüm devlet çarkını paylaşanların halinden bahsediyorum. Hatta siyaset çarkları arasında dolaşanların halinden bahsediyorum. Neden? Çünkü sisteme haki olanlar sistemi böyle kurmuşlar

Bakıyorsunuz, siyasi partilerin il, ilçe teşkilatlarına varıncaya kadar insanlar ranttan pay almak için görev üstleniyorlar. Bir yağma çarkıdır devam ediyor. Ee böyle olunca bu yağma çarkının içerisinde olan ve sisteme hakim olan güç, bu gücü oluşturan bireyler devlet çarkını kendilerini korumak için işletiyorlar. Devletin temel refleksi bu şahısların kendilerini korumalarına yönelik olduğu zaman da eğitimle ilgili göstergeler bozulur, insani değerlerle ilgili göstergeler bozulur, ekonomiyle ilgili göstergeler bozulur, şeffaflıkla ilgili göstergeler bozulur. Hepsi bozulur! Ve siz dünyada 3.lige bile değil amatör lige düşersiniz. Gidiş o yönde. Bunun için radikal bir dönüşüme ihtiyaç var.

Aslında 16 Nisan referandumunun çok kötü bir tablo çıkardığını anlattım ben size. Ama faydalı bir tarafı da olmuştur. Bu anlattığım kötü gidişi kaldırmayı da kolaylaştırmıştır. Nasıl kolaylaştırmıştır? Eski anayasaya göre yüzde 30–35 ile iktidar oluyordunuz. 16 Nisan referandumuyla birlikte hükümet olabilmek için yüzde 50+1’e ihtiyacınız var. O bakımdan şu kötü yapının gidişini hızlandırabilecek bir şey. Bu açıdan faydalı ama her şeye rağmen demokratikleşme zorluğu var. Bu da olumsuz tarafı.

TÜRK DEVRİMİ: Meral Akşener ve kurmuş olduğu İyi Parti’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Kararsız seçmen kitlesini yanına alıp, Türk siyasi hayatında yeni bir dönem başlatacağına inanıyor musunuz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Ben çok fazla bir şey görmüyorum orada.

TÜRK DEVRİMİ: Size herhangi bir siyasi oluşumdan kendi oluşumları içinde yer almanız için teklif geldi mi? Bundan sonraki siyasi hayatınızı nasıl şekillendirmeyi düşünüyorsunuz?

ABDÜLLATİF ŞENER: Benim bağımsız bir tarzım var. Bağımsız kişiliğimle siyasi konularda değerlendirmeler yapıyorum. Bu kimliğim ve kişiliğimle yoluma devam etmeyi düşünüyorum. Şu an herhangi bir kurumsal yapının içinde yer almayı düşünmüyorum.

 

 

***Söyleşi isteğimizi kırmayıp değerli vaktini bizlere ayıran Maliye Eski Bakanı, Devlet Eski Bakanı, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Eski Yardımcısı Sayın Abdüllatif ŞENER Beyefendiye TÜRK DEVRİMİ ailesi olarak teşekkürlerimizi arz ederiz.

 

Kaynak: Türk Devrimi

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
'29 Ekim'de 40 milletvekilimle birlikte 1. Meclis'te olacağım'
'29 Ekim'de 40 milletvekilimle birlikte 1. Meclis'te olacağım'
Danıştay'ın 'Andımız' kararı AKP'de 'hazımsızlık' yarattı
Danıştay'ın 'Andımız' kararı AKP'de 'hazımsızlık' yarattı