’’STRATEJİ VE STRATEJİK DÜŞÜNMENİN ÖNEMİ’’ ÜZERİNE...
  • Reklam
  • Reklam
  • Reklam

''STRATEJİ VE STRATEJİK DÜŞÜNMENİN ÖNEMİ'' ÜZERİNE SAYIN YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI İLE SÖYLEŞİ

02 Aralık 2017 - 12:43

Ülke olarak son 60 yılda en çok yaşadığımız sorunların başında strateji üretememek gelmektedir. Yaşadığımız bu strateji eksikliği iç ve dış politikalarımızda büyük dalgalanmalara sebebiyet vermektedir. Türkiye’nin yaşadığı stratejik problemlerin, stratejinin önemin ve dünyada en iyi strateji üreten devletlerin bu stratejileri nasıl ürettiklerinin herkes tarafından bilinmesi ve konuşulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu doğrultuda stratejiyle alakalı tüm konuları, 2012 yılında Kara Harp Okulu Savunma Bilimleri Enstitüsü Savunma Yönetimi Doktora programını birincilikle tamamlamış ve hali hazırda Karabük Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Yard. Doç. Dr. Bahar AŞCI hocamızla konuştuk.

 

TÜRK DEVRİMİ: ’’ORDULARDAN ŞİRKETLERE STRATEJİ’’ isimli yeni bir kitabınız yayınlandı. Peki, size göre strateji nedir?

YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI: Bana göre strateji; tek bir kelime gibi gözüken ama tepeden tırnağa sadece bir insanı değil, yaşamsal tüm formları etkileyen sistemlerin birbirlerini dikkate alarak belirledikleri hedefe ulaşabilmek için izledikleri yoldur.

Strateji son 25 yılda işletme biliminin ve işletmelerin çok fazla kullandığı bir kelime haline dönüşmüştür. Oysaki başlangıcından itibaren her canlı karar verme sistemlerinin içine doğmuştur. Yani sadece biz insanlar değil bizim dışımızda birlikte yaşadığımız canlılar da yaşamlarını sürdürebilmek için karar vermek durumundadırlar. Elbette, onların kararlarını verirken uyguladığı şey bir stratejiden çok, içgüdüsel hareketler ya da refleks olarak tanımladığımız hareketlerdir. Ya da hayatta kalmak için kalıtımsal karar verme süreçleridir.

Bunlar içinde farklılaşan tek bir canlı vardır ki o da insandır. İnsan, beyin sayesinde geçmiş öğretilerini, öğrendiklerini, tecrübelerini tamamıyla geleceğe aktarabilen ve bunu sadece genetik koduyla değil, eserleriyle de ortaya koyabilen bir canlıdır. Bu durumda strateji ikiye ayrılabilir;

1)İçsel, içimizde olan, hatta anne karnında bir takım hareketleri yaparken bile bilinçli olarak değil, bilinçaltımızın bize uygulattığı refleksif kararlar,

2)Tecrübelerimiz, deneyimlerimiz, hatalarımız ve hatalarımızdan çıkarttığımız derslerin ışığında ulaşmak istediğimiz hedeflerimize bizi götürecek olan bilinçli kararlarımız.

Tüm bunları bir araya getirdiğimizde strateji; izlenmesi gereken yol olarak karşımıza çıkar. Tabi bir takım teknik tanımlar vardır. Niye bu kelime ‘’Gidilen yol, izlenmesi gereken yol’’ olarak tanımlanmıştır? Kelimenin özü Yunan komutanından gelmektedir.  Strategos… Bu öze baktığımız zaman ordunun komutanının izlediği yol ve askerlerin komutanın arkasından takip etmesi gerek yol olarak karşımıza çıkıyor.  Fakat bunu genele yaydığımız zaman da, artık günümüzdeki kullanımını, askeri hayattan daha çok sivil hayatta gözlemlemekteyiz.

Tabi her alanda, her sistemde stratejiden bahsetmek mümkündür. Ancak önemli olan burada getirisi olan şey, yani bir hedefleme yapıyorsunuz, o hedeflemeyi yaptıktan sonra stratejik argümanlar kullanıyorsunuz ve sonra o hedefe ulaştığınızda bir çıktıyla karşılaşıyorsunuz… İşte o zaman uyguladığınız şeyin adı tam anlamıyla strateji oluyor.

Yani, evde uyguladığınız taktiklere ya da tüketicilerin bireysel olarak verdiği kararlara bütünsel olarak baktığımızda bunların her birine strateji yerine karar mekanizması diyebiliriz.

Stratejiyi bunlardan ayrıştırıp temelde bir hedef üzerine tanımlamalıyız. Elbette her tüketicinin de bir hedefi vardır. Her şeyden önce kendi faydasını maksimize etmek isteyecektir ama hiçbir tüketici evinden dışarıya çıkarken ‘’Bugün şu hedefle tüketime gidiyorum. Eğer o tüketim gerçekleşirse şu kadar fayda elde edeceğim’’ deyip o akşam o tüketimi gerçekleştirip gerçekleştirmediği durumunu ya da o tüketimi gerçekleştirdiyse elde ettiği faydayı analiz etmez.

Stratejiyi karar vermekten bu noktada ayıran en temel özellik analiz aşamasıdır. Yüzlerce yıl devletlerin askerler tarafından yönetildiğini düşünürsek, strateji kelimesi analiz safhasını da içerecek şekilde askeri kökene sahip bir kelimedir. Askeri kökene sahip olan bu kelime 20.yy’dan itibaren şirketleşmelerin yoğunlaşmasıyla birlikte sivil hayata da adapte olmuştur.

 

TÜRK DEVRİMİ: Kitabınızı ne/neler hedefleyerek yazdınız? Kitabı yazarken okurlarınıza vermek istediğiniz mesaj neydi?

YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI: Hedeflediğim husus ve vermek istediğim mesaj; stratejinin basite alınmayacak bir kelime olduğuydu. Günümüzde hemen her yerde ‘’Benim bir stratejim var’’, ‘’Şirketimizin stratejisi şu’’, ‘’Devletlerin stratejileri şöyle gelişti’’ basite alınarak kullanılan birçok söylemle karşılaşıyoruz. Ancak strateji, basında veya bazı kitaplarda karşımıza çıktığı gibi birikimsiz ve omurgasız kullanılacak bir kelime değildir.

İnsan beyninin eğitim süreci ne kadar verimliyse, ne kadar etkinse strateji geliştirme ihtimali de o kadar yüksek olacaktır. Dolayısıyla strateji dediğimiz kavramın eğitimi anne karnından itibaren başlar. Bilinçli annenin, anne karnındayken yetiştirmeye başladığı, doğumu esnasında aktarımda bulunduğu bilgiler, bilinçli anneden dünyaya gelen çocuğun yine bilinçli sistemler tarafından kurgulanmış bir eğitim sisteminin içinde ilk basmaktan son basamağa kadar aldığı bilgiler, bu eğitimleri alırken yanında alacağı yan eğitimlerle birlikte stratejiyle ilgili eğitimlerini de tamamladıktan sonra ortaya çıkan birey için strateji geliştiriyor diyebiliriz.

Oysa günümüzdeki örneklere baktığımızda, belli lisans ve yüksek lisans düzeyinde eğitim almış yöneticilerin yine danışmanlık hizmetleri sonucunda yaptıkları planlamaların her birini strateji olarak değerlendiriyor olması, bu kavramın sadece 21.yüzyıla has, şirketler tarafından kullanılan, geçmişimizde var olmamış ya da kendi içimizde geliştirilebilir bir özellik değilmiş gibi algılanmaması adına böyle bir kitap yazdım.

 

TÜRK DEVRİMİ: Küreselleşen dünyayı da göz önüne aldığınızda strateji, devletler için ne anlam ifade etmektedir? Size göre en iyi strateji üreten devletler hangileridir?

YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI: Stratejisi olmayan bir devlet, gözü kapalı, sisli bir yolda, 180 km hızla araba sürüyor demektir. Strateji sadece geleceğe yönelik karar verme değil, olay anında krizleri iyi yönetebilmek için de geliştirilmesi gereken bir süreçtir.

İnsanların söylemlerinde kullandıkları B planı, C planı gibi alternatifler özünde bir stratejiyi temsil etmektedir. Yani satranç tahtasında rakibimiz ister devlet olsun ister şirket, rakip bir hamle yaptığında ‘’Ben bu hamleye karşı ne yapmalıyım?’’ diyerek o taktiği çalışmak ve her bir hareketi planlamaya dökmektir strateji.

Bu açıdan baktığımızda dünyada en iyi örnekler hangileridir derseniz; Birinci sırada Rusya Federasyonu’nu vermek gerekir.  Rusya’nın devlet yöneticisinin eski bir istihbarat görevlisi olması bunda etkilidir. Putin’in eski bir istihbaratçı olması, geçmişte aldığı eğitimler, kendi zekâsı, kendi vizyonu, bu sebeplerle vizyoner bir lider olması, geleceği okuyabilmesi gibi özelliklerinden dolayı devleti yönetirken kurguladığı bütün stratejiler için Rusya’yı birinci sıraya koymak gerekir.

Stratejisini beğendiğim ikinci ülke İran diyebilirim. İranda stratejisi güçlü bir devlettir. Küresel sisteme işine gelmezse kafa tutabilen bir ülkedir. İşte bu kafayı tutabilmeniz için ‘’Ben bu hamleyi yapıyorum ama karşımdaki rakip şu hamleyi yapar’’ hesaplaması ile geleceği öngörmek gerekmektedir. Yani öyle mahalle kavgası gibi değildir devlet yönetimi. Bir yerde hararetlenip ‘’Ben sana gösteririm’’ deyip, parmak sallayarak devlet yönetemezsiniz. Devleti bu şekilde kendi içinde belki yönetebiliriz ama bu hamleler devletler arasındaki ilişkileri geliştirmek istediğimizde karşınıza sıkıntı olarak çıkacaktır. Tüm bunlardan dolayı İran benim nezdimde ikinci sırayı almaktadır.

Muhtemelen Amerika yok mu diye düşünebilirsiniz. Amerika’nın doğrudan bir stratejisinin olduğunu düşünmüyorum. Amerika’nın stratejilerinin İngiliz stratejisi olduğunu düşünüyorum. Dünyada her yere uzanabilen bir İngiliz stratejisi vardır. Dolayısıyla üçüncü sırada İngiltere olmalıdır.

İngiltere’den sonra dördüncü sıraya Almanya’yı koyabiliriz. Almanya’nın stratejileri bugün oluşturulmuş stratejiler değildir. Hepsi geçmişten geliyor. Geçmişte kurgulanmış, özellikle Hitler döneminde oturmuş stratejilerdir. Avrupa’nın 1.Dünya Savaşı sonrasında yeniden şekillenmesi esnasında bu stratejilerden nasibini almış bir ülkedir Almanya.

Beşinci sıraya da illa birini koymak gerekirse zorlanarak Çin diyebilirim. Strateji dediğimiz zaman; Çin’deki felsefi birikimi hiçe sayamayız. Sun Tzu Çinli bir strateji ustasıdır ve O’nun eserleri günümüze kadar gelmiştir. Strateji, komuta ve kumanda teknikleri denildiğinde Sun Tzu karşımıza çıktığı için O’nun hatırına beşinci sıraya Çin’i koyabiliriz.

 

TÜRK DEVRİMİ: Stratejisini beğendiğiniz ilk beş devlete baktığımızda hepsi köklü geçmişi olan devletlerdir. Devletimizin köküne baktığımızda en köklü devletlerin başında gelmekteyiz. Köklü geçmişe sahip olmamıza rağmen en beğendiğiniz stratejiler arasına Türkiye’yi koymadınız. Türkiye’nin stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Stratejik eksikliklerin nasıl giderilebileceğini düşünüyorsunuz?

YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI: Tek başına strateji denildiğinde aklınıza kim geliyor derseniz; Türkler derim. Tarihe adını yüzlerce değil binlerce yıl yazdırmış, askeri nizamı dünyaya öğretmiş ve Çin’e strateji geliştirtmiş Türk’lerden yani bizden başkasına bu kelime tam oturmaz. Ancak Türkler 16 devlet kurmuştur, dolayısıyla bu yönüyle diğer ülkelerden ayrılır.

1923 yılında ilan edilen Cumhuriyetle birlikte Türkiye bir strateji sarmalının içine girmiştir. Çünkü Atatürk bir strateji dehasıydı. 1923-1938 arasını bir stratejinin ürünü, stratejinin çıktısı olarak değerlendirmek hata olmayacaktır.

1938-45 arasındaki süreçte yani Atatürk’ün vefatından sonraki süreçte ülkeyi kim yönetecek krizi stratejilerimizi olumsuz etkilemiştir. Atatürk, İnönü’den 2 yaş büyüktür. Atatürk 3.sınıftayken İnönü Harbiye’ye girmiştir ve Atatürk Harbiye’den mezun olduğunda İnönü 2.sınıfı henüz bitirmişti. Atatürk ile İnönü’nün ilk karşılaşmaları da yüz yüze olmuyor. Atatürk cephede İnönü karargâhta… Tabii o esnada İsmet İnönü tüm cephelere malzeme tedarik eden bir sistemin başında oturmaktadır. İlk defa 1916 yılında cephede karşılaştıklarında Mustafa Kemal kolordu komutanı, İnönü, O’nun emrinde bir asker. Asker kökenliler bu söylemimi tam anlayacaktır; Askeriyedeki ast-üst ilişkisinden kaynaklı ve İnönü cephede çok fazla bulunmaması hasebi veya daha fazla masa başı askeri olmasından dolayı kendisini Atatürk’ün her zaman gerisinde hissetmiştir. İşte bu, 1938-45 dönemine yansımıştır. Hem CHP’nin evirilme aşamasında İnönü’nün egosuyla karşılaşılmış hem de Atatürk’ten kalan strateji devam ettirilememiştir. Nasıl ki bugün Hitler’in stratejilerinin ürünü olan bir Almanya’dan bahsediyoruz, Atatürk’ün stratejileri de devam ettirilebilseydi, en iyi stratejileri olan ülkeler içerisine Türkiye’yi de koyabilirdik.  O dönem bir kırılma yaşadıTürkiyeve dünyadaki konumunun iyileşmesi açısından talihli süreçler yaşamadı.

Ardından NATO süreci devreye giriyor. Artık siz NATO üyesi olduktan sonra milli stratejiden uzaklaşıyorsunuz. Diyeceksiniz ki, diğer NATO ülkeleri milli stratejiye sahip değiller mi? Biz, konumumuz gereği NATO’nun diğer üyeleri gibi milli stratejimizi uygulayabilecek bir ülke değiliz. NATO’ya dahil olduktan sonra artık bir blokta hareket etmeye başladınız. 1945’te savaşın sonunda Türkiye ne kırmızı tarafta ne mavi tarafta yer almadı. Ortada kalmıştır. Evet İnönü bizi savaşa sokmadı, evet ekonomik olarak bunu kaldıramayabilirdik, dönem kötüydü, 1.Dünya Savaşı’ndan çıktık, Kurtuluş Savaşı’nı verdik, ciddi yaralar sarıldı… Bunların hepsini üst üste koyduğumuzda 2.Dünya Savaşı’na geldiğimizde savaşa giremeyecek durumdaydık. Peki, savaşa girmedikte daha mı iyi oldu? Tarafımız belli değil. 1945 sonrası Türkiye, benim stratejim şu diyebileceği konumda değildi. Yani, bir bakıyorsunuz NATO üyesi, bir bakıyorsunuz Batı’nın yanında, bir bakıyorsunuz Batı’nın karşısında… İşte burada stratejiden bahsetmek mümkün değil. Şu an dışarıdan biri Türkiye’yi analiz etse ve ‘’Bu ülkenin stratejisi ne?’’ diye sorsa, sorusu cevapsız kalır. Örneğin İran için ne diyebilirsiniz? Tamamen Batı karşıtı ya da Rusya için söyleyebilecek şeyleriniz vardır. Peki biz bunu Türkiye için söyleyebiliyor muyuz? Hayır!

Bunları Türkiye adına söyleyemediğimiz için tamamen bir strateji kurgulanmış diyemeyiz. Evet, 2007 itibariyle kurumlarda Stratejik Planlama Daire Başkanlıkları kuruldu ama bunların hepsi kâğıt üzerinde kalmıştır. Türkiye’nin son dönemine baktığımızda 15 yıllık bir tek parti iktidarı var. 1923-38 arasına baktığınızda da 15 sene ülkemizi tek bir liderin yönettiğini görürsünüz. Elbette tek bir yönetim Türkiye gibi kendi içinde, kendi farklılıklarıyla kavga eden ülkeler için anlamlıdır. Bu noktada farklılıkları ne kadar iyi yönettiğiniz de anlam kazanmaktadır. Yavaş yavaş sanki Türkiye bir strateji kurgulama yolunda gidiyormuş gibi gözüküyor ama hal net değil. Türkiye’nin kendi içinde bile şu parti şucu, bu parti bucu demeye zorlanırsınız. Bir bakıyorsunuz en milli diyebileceğiniz bir parti milliyetçilikten uzak söylemlerle karşınıza çıkabiliyor, bir bakıyorsunuz en muhafazakâr parti çok farklı söylemlerle sizinle konuşuyor ya da halkçı dediğiniz partinin halkçı politikaları olmadığını görüyorsunuz. İşte bu nedenlerden dolayı Türkiye’de stratejiyi konuşmak çok da mümkün değil.

 

TÜRK DEVRİMİ: Küreselleşen dünyada devletlerin stratejilerini şirketlerin stratejileri bastırmaya başladı. Dünyayı artık devletler değil şirketler yönetmeye başladı. Bunları göz önüne aldığımızda devletlerin stratejileri şirketlerin stratejilerine yenildi diyebilir miyiz?

YARD. DOÇ. DR BAHAR AŞCI: Diyebiliriz… Zaten kitapta bunu vurgulamaya çalıştım. 20.yy itibariyle büyük şirketler kurulmaya başladı ve bugün Türkiye’yi 4 defa satın alabilecek büyüklükte şirketler var. Türkiye üzerinden konuşacak olursak, 80 milyon nüfusun 40 milyonunun çalıştığını farz edelim. 40 milyon insanın çalışıp ürettiğinin 4 katını 1 şirket ortaya koyuyorsa, ekonomik gücün devletlerden şirketlere kaydığını söyleyebiliriz.

1.Dünya Savaşı ve 2.Dünya Savaşı’nda toplamda hayatını kaybeden insan sayısı 7 milyonu bulmuştur. Bu tür savaşları artık yapamazsınız. Yani dünyada bir 3.Dünya Savaşı çıkacaksa bir daha öyle 3 milyon 5 milyon insan ölmeyecektir ama çok büyük kıyımlar olacaktır. Çok ciddi ekonomik krizler olacaktır, çok ciddi ekonomik saldırılar olacaktır. Bu açıdan her şeyi alt alta topladığınızda devletler strateji anlamında şirketlere yenilmiştir. Şu anda isterseniz 100 milyon askeri bir araya getirin ve bir yere saldırın. O 100 milyon asker saldırdığınız yer için önemli bir gözdağıdır ama ekonomik yaptırımla o askerleri besleyemediğiniz zaman bütün stratejiniz çöker.

 

TÜRK DEVRİMİ: Strateji üretiminde güçlü dediğiniz ülkelerin arkasında bakındığınızda güçlü düşünce kuruluşları yer almaktadır. Bu düşünce kuruluşlarını göz önünde bulundurduğunuzda Türkiye’de ABD’deki RAND gibi, İngiltere’deki Chatham House gibi büyük, güçlü düşünce kuruluşlarının olmadığını görüyoruz. Düşünce kuruluşlarının strateji üretmedeki etkisi nedir?

YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI: Soruda isimlerini belirttiğiniz İngiltere’de bulunan düşünce kuruluşu Chatham House 1.Dünya Savaşı’na giden dünyayı kurgulayan sistemdi. Hatta Lozan’dan önce Türkiye ve bölgeyle ilgili açıklamaları da vardı. Yeni dünya düzeninde 2, 3, 4 bölünme değil, o bölgede 50, 60 devletin olması gerektiğini planladılar. Çünkü ne kadar küçük parçalara bölerseniz o kadar kuvvetli yönetirsiniz bu parçaları. Bu anlamda baktığınızda 1900’lerin başında kurulmuş olan düşünce kuruluşlarının, günümüzde yeniden çizilmesi istenen bölge haritalarına temel teşkil eden stratejileri kurguladığını görmekteyiz. Bu nasıl oluyor? Devletin belli eğitimlerini almış, gerek istihbarat olsun, gerek askeri eğitimler olsun, gerek devletin farklı pozisyonlarında görev alıp o kademelerdeki birikimini strateji havuzuna aktaran kişiler olsun; devlet aklı diyebileceğimiz kişilerin bir araya gelip kurduğu kuruluşlardır.  3 çeşit düşünce kuruluşu tipi vardır:

  1. Devletlerin kurduğu düşünce kuruluşları vardır. Bunlar istihbarat organlarının destekleriyle kurulan düşünce kuruluşlarıdır.
  2. Şirketlerin ya da belli sermaye gruplarının desteklediği düşünce kuruluşları vardır. Mesela Soros’un desteklediği düşünce kuruluşları gibi.
  3. Son olarak da bağımsız, sivil toplum kuruluşları veya üniversiteler tarafından kurulan düşünce kuruluşları vardır. Bu tip düşünce kuruluşu ilk saydığımız 2 düşünce kuruluşu tipiyle karşılaştırılamaz. Sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler tarafından kurulan düşünce kuruluşları daha lokal, daha bölgesel işlev görmektedir. İlk 2 maddede dile getirdiğimiz düşünce kuruluşları 20.yy itibariyle dünyanın yeniden şekillenmesinde aktif rol almıştır.

ABD kurulduktan sonra RAND dünyada en fazla işleve sahip düşünce kuruluşlarının başında gelmiştir. RAND, Amerikan Hava Kuvvetleri’ne bağlı, CIA ile birlikte çalışan, fikir alışverişinde olan, dünyanın hemen her yeriyle ilgili bilgi sahibi olan ve ciddi parasal fonlarla desteklenen önemli bir düşünce kuruluşudur.

Bir düşünce kuruluşunun ne kadar başarılı olduğunu anlamak istiyorsanız, 20-25 yıl önce yayınladığı dergilere, makalelere, raporlara bakmanız gerekir.  O tarihlerde yaptıkları bir tespit bugün tutmuşsa, o düşünce kuruluşuna başarılıdır diyebiliriz. Bu anlamda İsrail’de Kivinum adlı bir dergi vardır. 1981 yılında o dergide yayınlanan bir makalede tarif edilen Ortadoğu haritasının bugünkü haritayla aynı olduğunu görürüz. Demek ki 36 yıl sonrasını öngörmüş ya da 36 yıl sonra bölgenin nasıl olması gerektiğinin tarifini yapmış bir dergidir.

Bu noktada o dergilerde ve düşünce kuruluşlarında çalışanlar gerçekten geleceği mi öngörmüşlerdir, yoksa orada çalışanlar, bu bölgede söz sahibi olan devletlerin kalemleri midir? Bunu da o sistemlerin içinde yer almadan söylemek mümkün değildir. Büyük topluluklar için bunları diyebiliriz. Küçük düşünce kuruluşları içinse, onlar sadecebir şeyleri bir yerlere duyurmak isteyen sivil toplum kuruluşları olmakla sınırlı kalır. Bunlara tam anlamıyla bir düşünce kuruluşu dememiz de doğru olmaz.

 

TÜRK DEVRİMİ: Türkiye’nin RAND gibi geleceği öngörebilen düşünce kuruluşlarına sahip olması için atması gereken adımlar nelerdir?

YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI: RAND bağımsız değildir. RAND, Amerikan Hava Kuvvetleri’ne bağlıdır. Neden Amerikan Hava Kuvvetleri’ne bağlıdır? Çünkü 1950’lerden sonra hava kuvvetleri önem kazanmıştır. Onun öncesinde kara kuvvetleri önemliyken –ki halâ kara kuvvetleri önemli- havacılık alanındaki gelişmeler, 10 bin km menzilden devler arası savaşları çıkartabilen dönemi konuştuğumuz için RAND hava kuvvetlerine bağlı bir kuruluş olarak çalışmaktadır. Bu anlamda hava kuvvetlerinin bütçesini düşündüğünüzde, hava kuvvetlerinin bütçesinden RAND’a akan parasal fonu düşündüğünüzde, doğal olarak RAND orada bu işi ehliyle yapabilecek kişileri istihdam edebilecek bütçeye sahip olmaktadır. Bu iş bütçedir.

Bilgi sahibi olabilmek için pek çok kaynağa sahip olmanız gerekiyor. İnternetten 3 tane 5 tane kaynak okumayla ben Rusya uzmanıyım ya da ben Suriye uzmanıyım diyemezsiniz. Bölge çalışmaları yapmanız gerekir.

Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı bünyesinde ya da 2019’da başkanlık bünyesinde, devletin başındaki kişiye rapor verecek, toplanılan bilgilerin raporlanması bakımından Milli İstihbarat Teşkilatından farklı olacak, elde ettiği bilgileri ilgili kurumlarla paylaşacak, devletin güvenliğini tehlikeye sokmayacak bilgileri MİT’ten alacak olan, Cumhurbaşkanlığı tarafından fonlanan bir düşünce kuruluşu kurulmalıdır.

Tüm bunlar için iyi bir bilgi birikimine ihtiyaç vardır, iyi bir kütüphane gerekmektedir. Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu merkezde büyük bir kütüphane kurulmalıdır. Bu kütüphanede aranılan her yayın bulunmalıdır. Günümüzde yavaş yavaş elektronik ortamda kitap arşivleri yapılmaktadır. Bu hem silinme açısından hem de siber ortamda güvenilmeyen ellere geçme bakımından bir risktir. Ancak kurulacak olan kütüphane her türlü tehlikeye karşı korunursa geleceğe büyük bilgiler aktarılabilir.

Bu anlamdaTürkiye’ye baktığımızda Türkiye’nin doğru düzgün bir kütüphanesi yoktur. Türkiye’nin tam teşekküllü, her kaynağa erişebilirsin diyebileceğimiz bir kütüphanesi yoktur. Büyük bir araştırma merkezi yoktur. Kütüphane olarak elimizde üniversitelerin kütüphaneleri ve Milli Kütüphane vardır. Bunlarda daha çok yerel kaynaklar bulunmaktadır. Az önce bahsettiğim sistemi oluşturabilmek için gerekirse el yazmalarına kadar ulaşmalıyız. Çünkü bilgiyi işleyecek kişi için en önemli olan şey bilginin zenginliğidir. Ne kadar çok kaynağı bir araya getirirseniz, stratejik bilgi üretimi için istihdam ettiğiniz kişiler o zaman vatana daha hayırlı işler yapacaklardır.

Tabi bu bilgi akışı sadece kağıt üzerinde olmamalıdır. Kurulan sistem sadece masa başında bilgi toplayan kişilerden değil, bölgesel çalışmalar yapan, çalışma yapılacak bölgelere gidip oraları inceleyen kişilerden de oluşmalıdır. Örneğin, Hindistan hakkında rapor hazırlayacaksınız. Hayatında hiç Hindistan’a gitmemiş birisinin yazmış olduğu rapor ne kadar inandırıcı olabilir? Bilgi üretecek kişinin mutlaka bölgesel çalışmalar yapması gerekmektedir. Strateji yaratırken zihninin çalışmasında önemli rol oynayacaktır.

Türkiye’deki düşünce kuruluşlarını görüyoruz. Afrika uzmanı diyorlar adama ama adam hayatında hiç Afrika’ya gitmemiş. Şimdi bu adam Afrika uzmanı olmaz ki. Sadece Afrika hakkında ulaştığı bilgiyi, belgeyi, kitabı okumuş adam diyebiliriz ama doğrudan Afrika uzmanı diyemeyiz.

Kurulacak olan düşünce kuruluşunun milli bir kuruluş olması gerekiyor. Dışarıdan hiç destek almaması gerekiyor. Hatta kullanılan yazılımların bile milli olması gerekiyor.  Bu sistemde çalışan kişilerde esas unsur liyakat olmalıdır. Bilgi işçisi için önemli olan vatanına hizmet etmektir. Hayatlarını devam ettirecekleri ekonomik ortam da yaratıldıktan sonra temel unsur liyakat ve vatana itaattir. ‘’Bu benden değil, buraya almamalıyız’’, ‘’Kulağında küpe var, bunun burada ne işi var’’, ‘’Yırtık kot giyiyorsun, sen olmazsın’’ zihniyetinde olunmamalıdır. Burada seçim yapılırken dikkat edilecek husus seçilecek olan kişinin beyni olmalıdır. İşte o beyinleri bir araya getirirsek Türkiye’de de RAND gibi bir düşünce kuruluşu olur. RAND’da da çalışan pek çok Türk olduğu unutulmamalıdır.

Ez cümle; vatanını en çok seven, işini en iyi yapandır. Bu saatten sonra başka bir vatana sahip olamayacağımız için her ne iş yapıyorsak hakkını vererek yapmalıyız.

 

***SÖYLEŞİ İSTEĞİMİZİ KIRMAYIP KIYMETLİ VAKTİNİ BİZLERE AYARIN DEĞERLİ HOCAMIZ YARD. DOÇ. DR. BAHAR AŞCI HANIMEFENDİYE TÜRK DEVRİMİ OLARAK TEŞEKKÜR EDERİZ.

 

Kaynak: Türk Devrimi

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Dünyada 'barış ve huzur'a vesile olmasını diliyoruz...
Dünyada 'barış ve huzur'a vesile olmasını diliyoruz...
'Türkiye IMF’ye başvurmak zorunda kalacak' iddiası
'Türkiye IMF’ye başvurmak zorunda kalacak' iddiası