AKP'NİN ADALETİ
  • Reklam
Fatih Gökgöz

Fatih Gökgöz

Fatih Gökgöz

AKP'NİN ADALETİ

11 Ocak 2018 - 16:37

Bir milletin devamlılığını sağlayacak 3 alan söylemem gerekse; Eğitim, hukuk/adalet ve ekonomi derim. Bu 3 alandan bir tanesi ihmal edilirse, ihmalkâr davranan ülkenin geleceği sakat bırakılmış demektir. Birbirini besleyen ve birbirinden doğrudan etkilenen bu 3 alan ülkemizde maalesef uzun yıllardan beri ihmal edilmiş durumda. Bu ihmalkârlık son 15 yıllık AKP iktidarı döneminde artarak devam etmektedir.

Belki AKP’ye oy veren okuyucularımız durumun böyle olmadığını, eskiye nazaran çok iyi durumda olduğumuzu iddia ederek bana karşı çıkabilirler. Gerçekleri bilmeyen herkes kendi bilgi çerçevesinde bir nebzede olsa haklıdır. Kişinin gerçekleriyle hayatın gerçekleri büyük farklılıklar göstermektedir.

Daha önceki yazılarımda özellikle eğitim üzerine ve eğitimin ekonominin üzerindeki etkileri üzerine çok değindim. Bugün AKP’nin adaleti üzerine değineceğim.

Saygı Öztürk’ün Doğan Kitap’tan çıkan ‘’KRİPTO ÜÇGENİ’’ kitabını çıktığı hafta aldım, okudum. Saygı Öztürk bu kitabında AKP döneminde neredeyse yaşanan her olaya değinmiş. Ancak kitabın 203–205. sayfalarında öyle bir olaya değinmiş ki, özellikle son dönemlerde hukuk, demokrasi, adalet gibi cümlelerini dilinden düşürmeyen AKP iktidarına karşı ‘’İşte AKP’nin adaleti’’ dedim.

Sizleri kitabın ilgili sayfalarıyla baş başa bırakıyorum;

‘’Erzurum’un Karaçoban ilçesine bağlı Kırımkaya’dan Recep Beycur 7 ay önce askere gitti. Acemi birliğinden sonra Siirt’e gönderildi. Bölücü örgüt mensupları, içinde Recep’in de bulunduğu zırhlı araç geçerken, önceden yola yerleştirdikleri mayını patlattı. Recep’le birlikte 8 askerimiz şehit oldu.

Şehitler için tören yapıldı. Sonra tabutları, bayrağımıza sarılı olarak memleketlerine gönderildi. Recep’in cenazesi köyüne getirildiğinde, ‘Öyle bir patlama olmuş ki Recep 40 parçaya bölünmüş’ deniliyordu. Bu durum, teröre olan öfkeyi daha da arttırdı. Olayların birden tırmanmaya başlamasından devletin bazı yetkililerini de sorumlu tutanlar vardı.

Annelerin, babaların, kardeşlerin içi yanıyordu. Analar saçlarını yola yola evlatlarının arkasından ağıtlar yakıyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da başka bir şehidimizin cenaze töreninde onlar için şöyle konuşuyordu;

‘İnanıyoruz ki şahadet makamına ulaşmış olan bu şehidi uğurluyoruz. Ne mutlu onun ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına. Peygamberlikten sonra en yüce makam, makamların en yücesi olan böyle bir makama kardeşimiz ulaşmış durumda.’

Oğlu şehit olan çiftçi Hamit Beycur ‘Vatan sağ olsun’ diyordu. Köylerine sağ olsun kaymakam gelmiş, müdürler gelmişti.  Onlara gözyaşlarını göstermemeye çalıştı. Hep  ‘Vatanımız sağ olsun,  milletimiz var olsun‘ diyebildi.  7 ay önce askere gönderdiği oğlunun dönüşünün böyle olacağını tahmin bile etmemişti. Herkes baba gibi soğukkanlı değildi.  Babanın, annenin halini görenler, kardeşlerinin çırpınışlarını, kendilerini yerden yere atışını gören tüm köylüler ağlıyordu.

Onu köylüleri ‘Şakir’ diye bilir ama nüfus kaydında ismi Kazım olarak geçer. Kulağı ağır işitiyordu. 58 yaşındaki Kazım İpek’in 8 çocuğu var. Recep Beycur’un hem köylüsü, hem de akrabası. Recep’in patlama sonucu parça parça olduğunu öğrendiğinde askere gidecek çocukları da aklına geldi. Bu nasıl bir savaştı, bu iş nereye gidiyordu? Öfkelendi ‘Kardeşi kardeşe niye öldürtüyorlar’ diye bağırdı.

Yalnız o değil, 38 yaşındaki Ömer Bulur da akrabası ve köylüsü Recep’in şehit edilişine isyan ediyordu. Gazetecileri görünce, ‘Gazeteciler, gazeteciler Allah rızası için bunu Cumhurbaşkanı’na yazın, söyleyin, yeter artık, kardeşi kardeşe kırdırıyor. Tek parça askere gönderdiğim yeğenimi niçin 40 parça olarak aldım. Onun evladı olmuş olsa, bu duruma dayanabilir miydi?’ dedi.

Günler geçti. Muhtar Mahmut Sait Uğuz’u Karaçoban İlçe Jandarma Komutanlığı’ndan aradılar. Köylülerinden Kazım İpek’in bir ifade için karakola gelmesini istediler. Muhtar, bu durumu Kazım İpek’e söyledi. O da jandarma karakoluna yalnız gitti, ‘Benim ifadelik neyim varmış?’ dedi.

Durum kötüydü. Ağır duyan kulakları, ‘Sen Cumhurbaşkanı’na hakaret etmişsin. Onun için ifadeni alacağız’ sözlerini güçlükle duyabildi. Jandarma, savcı derken kendisini ‘tutuklanması’ istemiyle hakim karşısında buldu. Hakime, ‘Ben tutuklanacak ne suç işledim ki tutuklanacakmışım?’ dediğinde söylenenleri anlamadı bile… Hınıs Adliyesi’nde görevli hakim  ‘1 Eylül 2015/665 soruşturma sayılı dosyadaki bilgilere göre Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekle suçlanıyorsun’ dediğinde o şunları söyledi:

‘Şehit olarak gelen Recep Beycur yakın akrabamdır. Kızım Özlem de onların gelinidir.  Askerler şehit evine geldiğinde biz de gittik. Üzüntümüzden kahrolmuştuk. Ben orada kimseye hakaret etmedim. Hele ki Cumhurbaşkanı’na hiç hakaret etmedim.  Şehidi 19 Ağustos’ta toprağa verdik.  O gün ve daha sonraki günlerde de kimse bana ‘sen hakaret ettin’ demedi, kimse benim kimliğimi de sormadı. İki hafta geçtikten sonra ihbar yapılıyor.  Madem hakaret ettimse niye o gün gelip kimse sorgulamadı. Neden bu kadar beklendi?’

Hakim ‘Cumhurbaşkanı’na hakaretten tutuklanmasına…’’ dedi. Avukat, ‘8 çocuklu, yeri yurdu belli olan şüphelinin adli kontrole tabi olmasını’ istedi.  Ancak sonuç değişmedi. Köye bir ateş düşmüştü. Şehit Recep Beycur’un acısı tazeyken akrabası tutuklanıyor, köy iyice matem yerine dönüyordu.

Kazım İpek tutuklanmış ama başkaları da ifade için karakola çağrılmıştı. ‘Yazın gazeteciler,  yazın’ çağrısında bulunan 38 yaşındaki Ömer Bulut da 25 Ağustos’ta Karaçoban Polis Karakolu’na çağrılmıştı. ‘Devlet büyüğüne hakaret, halkı askere göndermemeye teşvik, tehdit, suç ve suçluyu övme’ suçlamasıyla karşı karşıyaydı. Dahası, bazı gazetelerde kendisine ‘provokatör’ denilmiş, bazıları PKK’lı, bazıları IŞİD’ci ilan etmişti. Kendisini aradım, Ömer Bulur şunları söylüyordu:

‘Ben provokatör olsam,  PKK’lı olsam provokatörlüğümü yapar sonra izimi kaybettirirdim. Oysa ben köyümdeyim, yerim, yurdum belli. Ben halkı askerlikten soğutmaya kalkışsam, 4 tane yeğenim askerde, onları askerden çağırırdım. Yeğenini kaybetmiş birisi olarak içim yanıyordu. İçi yanan, içi acıyan insan bazen ne dediğini, ne söylediğini bile bilmez. Ben kimseye hakaret etmeden duygularımı dile getirdim.  Kazım abi tutuklandı, benimle ilgili soruşturma sürüyor. Başka kimleri çağırdılar bilemiyorum.  Ama bir kez daha söylüyorum içim yanıyor içim.’

Kırımkaya köyü, büyükşehirle birlikte mahalle olmuştu.  Ama tarihinde böyle bir acı yaşamamışlardı. Bir başka köyü, ‘Bunu da biz yaşattılar ne diyeyim gazeteci bey, ne diyeyim? Şehit acısının yerini şimdi tutuklamalar aldı’ diyordu.’’

İşte iktidarın adalet anlayışı! Bu durum sadece bugün gelişen bir şey değil. Son 50–60 yılın ortaya çıkardığı sonuçlar bunlar! Acıyla konuşan şehit akrabalarının söylemlerinden itinayla suç unsuru çıkartmanın neresinde adalet? Vatanımızın ve milletimizin bekası için şehit olan askerimizin akrabalarını IŞİD’ci, PKK’lı diye yaftalayan yandaş basının yalakalığına ne demeli? Bu mu adalet anlayışınız? Kimse soru sormasın, aleyhte konuşmasın, herkes yönetimi övsün! Yıllardır olmasını istedikleri Türkiye bu!  Vatan ve millet bütünlüğünü tehlikeye atmıyorsa aykırı söylemlerin zararı ne?

Adalet, muhalif olan, aykırı konuşan herkesi susturmanın adı oldu. Yıllardır bu durum böyle. Yönetimin söylemleri dışında bir şeyler söylüyorsan, muhalifsen, aykırıysan kesin bir şeyci olmakla yaftalanıyorsun. Geçmişte irticacıydın, darbeciydin, bugün FETÖ’cüsün, IŞİD’cisin… Değişen bir şey yok.  Bu mu adalet anlayışı?

Özellikle muhafazakar ve dindar söylemleriyle ön plana çıkan AKP iktidarına şunu hatırlanmak isterim; Devletin dini adalet, dinin devletiyse akıldır. Akıl dışı söylem ve politikalar, adalete aykırı davranışlar geleceğimizi tehlikeye atmaktadır. Saygı Öztürk’ün kitabında anlattığı bu olayı da okuyucularımın vicdanına teslim ediyorum.

 

 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar