DOLAR
  • Reklam
  • Reklam
  • Reklam
Fatih Gökgöz

Fatih Gökgöz

Fatih Gökgöz

DOLAR

02 Eylül 2018 - 21:00

Savaştan yeni çıkmıştık. Batılılaşma, yenilikçilik ve çağdaşlaşma söylemleri adı altında adım adım intihara sürüklenen bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurduk.

Borçlu ve hastalıklı bir vatan kalmıştı bize. Dört mevsim kullanabileceğimiz karayolumuz yoktu. Demiryolu ise yetersizdi. Ülkenin dört bir yanı birbirinden kopuk vaziyette yaşıyordu. Tefecilik ülkede kol geziyordu. Tarım ülkesi olmamıza rağmen ekmeklik unu bile dışarıdan ithal ediyorduk. Koskoca ülkede sadece 337 doktor, 434 sağlık memuru, 136 ebe vardı. Sıtma, tifüs, verem trengi, tifo gibi salgın hastalıklar can alıyordu. Nüfusun yarısı hastaydı ve bebek ölüm oranı %60’ın üzerindeydi. Sanayi ürünlerinde dışa bağımlı hale gelinmişti. Düşman askerleri 830 köyü, 114 bin 408 binayı yakmıştı. Ekonomi ve eğitim başta olmak üzere her şey içler acısıydı. Bütçemiz ve gelirimiz yetersizdi.

Tüm bunlar beceriksiz yönetim anlayışının, çağın bilincinden uzak yaşayan zihniyetin, Batılılaşma ve çağdaşlaşma masallarına inananların cumhuriyetimize bıraktığı mirastı!

19.yüzyılda Osmanlı siyasetinin önemli isimlerinden Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa’nın, 16 Ağustos 1838’de İngiltere ile imzaladığı Baltalimanı Anlaşması, cumhuriyetimize miras kalan ekonomik ve siyasi yangının fitilini ateşlemişti. İmzalanan bu anlaşma ile Osmanlı toprakları Avrupa’nın açık pazarı haline getirilmişti. Gümrük duvarlarını yıkan ve yabancı mallara aşırı tavizler tanıyan Baltalimanı Anlaşması’na kadar hiç dış borcu olmayan Osmanlı İmparatorluğu ilk olarak Kırım Savaşı’nı finanse edememiş ve dış borç kullanmak zorunda kalmıştı.

Baltalimanı Anlaşması’ndan önce kendine özgü ekonomik düzene ve ticari işleyişe sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, yapılan serbest ticaret anlaşmasıyla birlikte büyük ekonomik zararlar görmeye başladı.

Pamuk üretiminde gözle görülür azalmalar yaşandı. Kumaş tezgâhları teker teker kapandı. Yapılan ihracatın ithalatı karşılama oranı düştü. “Mali Reformlar” ve “Yenileşme” hareketleri adı altında dışa bağımlı yaşayan bir imparatorluk meydana getirildi.

1875 yılana gelindiğinde Osmanlı’nın borç yükümlülüğü 150 milyonu anapara, 61 milyonu faiz olmak üzere 211 milyon İngiliz Sterliniydi.

Borç yükü o kadar artmıştı ki, borçlar başka borçlar ile kapatılmaya çalışılıyordu. 6 Ekim 1875 yılında yayınlanan bir kararname ile Osmanlı İmparatorluğu borçlarını ödeyemeyeceğini tüm dünyaya ilan etmişti.

Osmanlı’nın borçları 1881 yılında üst yapısını Osmanlı’yı sömürme planları güden devletlerin oluşturduğu Düyun-u Umumiye İdaresi’ne devredildi. Osmanlı gelirinin neredeyse tamamı Düyun-u Umumiye İdaresi tarafından alacaklı devletler lehine kullanılacaktı.

Osmanlı’da hayatın her alanında kontrol Osmanlı’yı paylaşmak isteyen emperyalist güçlerin eline geçmişti. Halk, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak gördüğü padişahın kulu, kölesi konumundaydı! Halk içinde cehalet ete, kemiğe bürünmüş durumdaydı! Batı’yı taklit etmeye çalışan imparatorluk ne Batı gibi olabilmişti ne kendi gibi kalabilmişti.

Halkın özgürlüğünün, egemenliğinin ve geleceğinin koşulsuz şartsız emperyalist güçlere teslim edildiği bir imparatorluğun küllerinden doğduk! Çağın bilincini yakalamış laik, demokratik, çağdaş bir cumhuriyet kurduk!

Cumhuriyetimizin tam bağımsızlık mücadelesi Lozan’da verilen ekonomik bağımsızlık mücadelesiyle başlamıştır. Para alanın emir alacağını bilen Başbuğ Atatürk ve kurmayları emperyalist devletlerden gelen parasal yardımları kabul etmemişlerdir. Lozan temsilcimiz İsmet İnönü’nün mali bağımsızlığımız üzerine verdiği kararlı mücadele, İngiliz temsilcisi Lord Curzon’u kızdırmış ve İngiliz temsilcisi şu cümlelerle kızgınlığını dile getirmiştir: “Kabul etmediğiniz şeyleri şimdi cebime koyuyorum. Gün gelecek kapıma dayanacaksınız. Cebime attıklarımı işte o zaman önünüze koyacağım.”

Bireysel değil, belli bir grubun değil, milletin tamamının çıkarlarını kapsayan bir ekonomik kalkınma seferberliği başlatılmıştır.

Çiftçinin üzerinde büyük bir yük olan Öşür Vergisi kaldırıldı. Tohum dışalımında gümrük tarifeleri kaldırıldı. Köylüye uzun süreli ve faizsiz krediler sağlandı. Tarımda verimliliği eğitimli vatandaşlarımızla arttırmak için Yüksek Ziraat Mektebi ve Yüksek Veterinerlik Enstitüsü açıldı. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan çiftçiler devlet tarafından desteklendi. Toprak devriminin tam anlamıyla gerçekleşmesi için Köy Enstitüleri kuruldu. 30 bin kilometreden fazla yol elden geçirilerek onarıldı. Savaştan çıkmamıza ve yaşadığımız imkânsızlıklara rağmen 1932 yılına gelindiğinde 1701 kilometre yeni karayolu yapıldı. Üretimin can damarı olan fabrikalar kuruldu. 1925 yılında kurulan Türkiye Tayyare Cemiyeti ile zaman içinde kendi uçağımızı üretebilir hale geldik. Sağlıkta yapılan devrimlerle doktor sayımız arttı, hasta sayımız azaldı. Dış ticaretimiz, madenlerimiz, bankalarımız, demiryollarımız millileştirildi. Yabancı yatırımcılara, devletimizin milli varlığını tehdit etmeyecek yatırımlar yapmaları konusunda şart koşuldu. İş Bankası, Sümerbank, Etibank, Emlak ve Eytam bankalarının yanında 40 yeni banka kuruldu. İzlenen ithal ikameci politikalarla üretim arttırılıp, ithalat azaltıldı. Enflasyon düşürüldü, yabancı para birimleri karşında Türk Lirası yeniden değer kazandı. Nitekim 1930–1946 yılları arasında hem ekonomik fazla verdik hem de ekonomide tam bağımsız olduk.

Ve bugün…

1.Dünya Savaşı’ndan 1929 ekonomik buhrana kadar her ülke kendi parasını altın rezervine göre basıyordu. 1929 ekonomik buhranıyla birlik ekonomi adeta durma noktasına gelmişti. Faiz oranları arttı ve New York Borsası çöküşe geçti. New York Borsası’nın çöküşüyle birlikte kriz başka ülkelere de sıçradı ve dünya borsaları değer kaybetmeye başladı. Uluslararası ticarette önemli ölçüde daralma yaşandı.

1929 ekonomik buhrandan 1944 yılına gelinceye kadar dünya ekonomisi ve finansal sistem bir belirsizlik içinde kaldı. 1944 yılında 44 ülkeden 730 akademisyenin katılımıyla gerçekleştirilen Bretton Woods toplantısıyla beraber dünya ekonomisinde ABD hegemonyası başladı.

2.Dünya Savaşı’nda altınların ABD’de toplanmasının da etkisiyle Bretton Woods toplantısıyla birlikte 1 Ons altın 35 Dolar’a sabitlendi ve ardından petrolün de Dolar üzerinden satılmasıyla birlikte Dolar uluslararası ticarette dominant para birimi haline geldi.

Bretton Woods toplantısının hemen ardından kurulan Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve NATO gibi örgütler ABD’nin uluslararası piyasalarda gücüne güç kattı. Bretton Woods toplantısının ve hemen ardından kurulan uluslararası örgütlerin esas amacı; ABD’nin belirlediği yeni dünya düzeni koşullarını oluşturmak ve Dolar karşısında tüm dünyaya boyun eğdirmektir.

Başbuğ Atatürk “Tarih ileriyi göremeyenler için acımasızdır.” demişti. Türkiye, esas amacı emperyalizmin çizdiği sınırlar dahilinde yeni dünya düzenini oluşturmak ve tüm dünyayı Dolar karşısında boyun eğdirmek olan uluslararası örgütlere koşulsuz şartsız teker teker üye oldu. Osmanlı’da yapılan hataların devamı Başbuğ Atatürk’ün ölümünden sonra aynen devam etti.

1945 yılından itibaren üye olduğumuz uluslararası örgütlere verdiğimiz tavizlerden ötürü Türkiye’nin önüne ABD programlı ekonomik, askeri ve siyasi yol haritaları koyulmaya başlandı. Söz gelimi, Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde ABD’den bağımsız hareket etmesi üzerine 1964 yılında ABD Başkanı Johnson yazdığı bir mektupla açıkça Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı İsmet İnönü’yü tehdit etme cüretini kendinde bulmuştur.

Bağımsız ekonomimizin ABD’ye bağımlı hale getirilmesiyle beraber Lozan fatihi İsmet İnönü gıyabında Türkiye adeta Lord Curzon’un “Kabul etmediğiniz şeyleri şimdi cebime koyuyorum. Gün gelecek kapıma dayanacaksınız. Cebime attıklarımı işte o zaman önünüze koyacağım”  söylemini yaşamak zorunda kalmıştır!

Devletin ekonomiye dahil olmadığı, sermayenin hiçbir engele takılmadan rahatlıkla hareket ettiği, milli bilincin ülkelerde yok edilmeye çalışıldığı serbest piyasa ekonomisinin temelleri Bretton Woods toplantısının ardından kurulan uluslararası örgütler tarafından atılmaya başlandı. Her türlü bağımsızlık hareketinin, milli söylemlerin, bağımsız-milli ekonominin, bağımsız askeri sistemin suç sayıldı yeni bir ortam yaratıldı.

Üye olduğumuz uluslararası örgütlerden ne talep ettiysek, talep ettiğimiz her şeyin kullanım kılavuzu da yanında yollandı. Söz gelimi IMF’den talep ettiğimiz parasal yardımların kullanım kılavuzları yanında yollandığı için, IMF’den aldığımız paraları ülkemizi kalkındıracak projelerde kullanamadık. Eğitimimizi çağdaşlaştıramadık, ekonomimizi düzeltemedik, marka değerleri yaratamadık… Uluslararası örgütlerden ekonomik, siyasi ve askeri yardımlar talep eden her ülke teker teker emperyalizmin oltasına takıldı.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları kitap serisinde John Perkins emperyalizmin oltasına yakalan ülkelerin durumunu açık ve yalın bir dille şu şekilde anlatıyor: “Hedef ülkeye milyar dolarlık kredi ayarlanır. Mesela Ekvator. Bununla havaalanı, yollar, köprüler, limanlar yapılır. Halkın hiçbir ihtiyacını görmeyecek bir yığın inşaat dikilir, gidip yönetimlere rüşvet veririz. Onları büyük miktar kredi almaya ikna ederiz. Nasılsa bu paranın %90’ı Amerika’ya geri gelecektir. Ülkeyi büyük bir borca sokarız. Bu borç durmadan büyür. Ekvator’un milli bütçesinin yarısını bulur. Sağlık ve eğitime kuruş kalmaz, tarım arazileri yok olur, ülkede küçük bir azınlık rüşvetle olağanüstü zenginleşir. Halk yoksulluk içinde debelenir.”

M. Emin Değer’in Oltadaki Balık Türkiye kitabında yer alan Prof. Rostow’un şu cümleleri etrafında emperyalizmin oltasına yakalanan ülkeler birer birer dönüştürüldü: “Bütün ulusal kurtuluş hareketleri komünist olmaya mahkûmdur. Bu sebeple ezilmelidir. Bunların önlenmesi ABD’nin dünya yüzünde duruma el koyabilmesine bağlıdır.”

Yapılan sözde yardımlarla aynen Prof. Rostow’un belirttiği gibi cumhuriyetimiz özünden koparıldı. Milli bilinç ve bağımsızlık söylemleri tehlike olarak algılanmaya başlandı. Türk topraklarında Türkçülük suç sayılmaya başlandı!

1980’li yıllarda ABD’de Reagen, İngiltere’de Thetcher ile başlayan serbestleşme hareketleriyle birlikte talep yönlü ekonomi politikaları yerini arz yönlü ekonomik politikalara bıraktı. Üretim gücünde büyük sıçramalar yaşandı. Bilgisayar teknolojisinin geliştirilmesi, internetin her alana girmesi ve üretimde dijitalleşmeyle birlikte büyük sıçramalar birbirini takip etti. Bu sıçramalarla yeni dünya düzeni inşa edilirken, kapitalizmin oltasına yakalanmış bütün toplumlar sermayeyi kontrol eden güç tarafından özünden koparıldılar.

2016’da Dünya Ekonomik Formu’nun açılışını yapan Klaus Schwap “Yaşamlarımızı, işimizi ve ilişkilerimizi temelden değiştirecek bir değişimin başındayız” derken yeni dünya düzeninin karşımıza koyduğu o büyük değişimin altını bir kez daha çizmişti.

Bu gelişmelerin tamamı emperyalist güçlerin yeni dünya düzeni planları için yapıldı. Teknolojide ve bilimde yaşanan sıçramaların yanında serbest piyasa ekonomisinin de etkisiyle dünya adeta küresel bir köye dönüştü. Demokrasi, adalet, çağdaşlık masallarıyla, teknolojide ve bilimde yaşanan gelişmelerle birlikte ve serbest piyasa ekonomisiyle emperyalizmin girmediği ülke neredeyse kalmadı.

Yapay zekâ, nanoteknoloji, biyoteknoloji ve genetik gibi alanlarda yaşanan sıçramalar ekonominin de geleceğini değiştirdi. Zihin imparatorluğu kuramayan ülkeler modern kölelere dönüştürüldü.

Telefonlar, bilgisayar oyunları, televizyon programları, genetiği değiştirilmiş gıdalar, ilaç teknolojisi sayesinde tepkisiz insan toplulukları yaratıldı. Bazı toplumlar modern kölelere dönüştürülürken, bilginin gücüne iman eden toplumlar Bilgi Çağı diye yepyeni bir çağı başlattı.

Bilgi Çağı’nda değişimden korkmayan ve değişimi doğru okuyan toplumlar başarılı olacaklar. Kararlılıkla doğru adımları atan, insanı ve evrensel değerleri önemseyen, hukukun üstünlüğünü benimseyen ve her şeyden önemlisi bilim bilincine ulaşan toplumlar ekonomik ve siyasi bağımsızlıklarını yeniden ilan edecekler. Bağımsızlıklarını ilan edemeyip, çağa ayak uyduramayıp, modern kölelere dönüştürülen toplumlar ise kelebek etkisinde bile kriz yaşayacaklar.

1945’li yıllardan itibaren milli benliğimizden o kadar çok uzaklaştırıldık ki, Arap gelenekleri adete insanların taptığı putlara dönüştürüldü. Komünizm ile korkutulan halkımıza kapitalizmin vahşeti dayatıldı. Ölümü gösterip sıtmaya razı edilen halkımız kelebek etkisinde bile kriz yaşayacak hale geldi!

Rahip Brunson’ın ABD’ye iade edilmemesiyle başlayan Türkiye-ABD gerilimi sonucunda bir döviz krizi yaşandı. 1 Ocak 2018’den 2 Eylül 2018 tarihine kadar geçen 8 aylık sürede TL yaklaşık olarak %73 değer kaybetti. Dolar karşısında Arjantin Pesosu’ndan sonra en fazla değer kaybeden para birimi TL oldu. Özellikle Türkiye-ABD gerilimiyle birlikte dolar 7.22 seviyelerine çıkarak rekor üstüne rekor kırdı.

Peki yaşanan tüm olumsuz ekonomik gelişmeler bir Rahibin ABD’ye iade edilmemesi kadar basit mi? 15 Temmuz 2016’da FETÖ elebaşı Fethullah Gülen tarafın ülkemize karşı bir darbe girişimin bulunuldu. Darbe girişiminin üzerinden 2 yıl geçmesine karşın ABD FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemekte direniyor. Peki biz Rahip Brunson’ı iade etmiyoruz ama ABD’de 2 yıldır Fethullah Gülen’i iade etmiyor. Biz neden ABD’de ekonomisini zora sokacak yaptırımlar yapamıyoruz?

Cevabı belli aslında…

Yıllardır ekonomimizin ne kadar iyi olduğuyla ilgili masallar dinliyoruz. Özellikle 2008 yılında yaşanan küresel krizin Türkiye’yi nasıl teğet geçtiğini(!) yandaş ekonomistler, gazeteciler ve akademisyenler tarafından sürekli dinledik, zaman zaman da dinlemeye devam ediyoruz. Aslında yıllardır bir krizin içinde yaşıyoruz ancak bu durum profesyonelce gizlenmektedir.

Dikkat ederseniz Türkiye’de ekonomi konuşulduğunda faiz, döviz ve borsa konuşulurken üretim konuşulmamaktadır. Faiz, döviz ve borsa ekseninde konuşulan ekonomimiz yıllar süren çalışmalar sonucunda ABD ekonomisine bağımlı hale getirilmiştir.

Söz gelimi 22 Mayıs 2013 yılında Amerika Merkez Bankası FED’in Başkanı Ben Bernanke tahvil alım programını bitireceklerini dile getirmiş ve 16 Mayıs 2014 yılında Amerika’nın tahvil alım programı bitmiştir. 22 Mayıs 2013–16 Mayıs 2014 arasında, yaklaşık 1 yıllık süre zarfında Dolar %13,6, Euro %20,4 değer kazanırken borsa %17,7 değer kaybetmiştir.

Tabiri caizse Türkiye ekonomisi Amerika hapşırsa verem olacak hale getirilmiştir.

Koşulsuz şartsız üye olduğumuz ve yardım talep ettiğimiz uluslararası örgütler vasıtasıyla ekonomik, siyasi ve askeri olarak ABD reçetelerine göre hareket eden bir Türkiye yaratıldı. Yoksa Kore’ye ve Afganistan’a asker göndermemizin ve 1 Mart teskeresinin Meclis’e sunulmasının açıklaması nasıl yapılır? Ya da Arap coğrafyasına yardımlar yağdırılırken Türklerin görmezden gelinmesini ne açıklayabilir? Bu yüzdendir ki ABD bir Rahip için Türkiye ekonomisini derinden etkilerken, biz Fethullah Gülen’i iade alabilmek için ABD ekonomisini etkileyecek adımlar atamıyoruz.

Çünkü yardım talep ettiğimiz uluslararası örgütler ve bir takım sivil toplum kuruluşları tarafından milletimiz kutuplaştırıldı. Milletimizin kendi değerleri profesyonel ellerce unutturuldu ve yerine kin ve nefret tohumları atıldı. İnsanlarımızın birbirini anlamak için değil sadece cevap vermek için dinlediği bir ortam yaratıldı. Bu ortamı yaratan eller milletimizi ayrıştırıp üretimden uzaklaştırırken, bir tüketim çılgınlığının içine attı.

Üretmediğimiz/üretemediğimiz için, bir araya gelip ortak aklı bulamadığımız için bir rahibi iade etmememiz ülke ekonomimizi derinden etkiliyor.

Gerçeği gören ve aklı başında olan herkes yıllardır hükümeti ve seçmeni uyarıyordu. Betona yapılan yatırımların Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyeceği birçok platformda dile getirildi. 21.yüzyılda esas medeniyetin yol yapmak, köprü yapmak, inşaat yapmak olmadığını, esas medeniyetin üretim gücü ile yakalanacağı her fırsatta dile getirildi. Bugün yaşadığımız kriz aslında yıllardır bağıra bağıra geldi!

Evet, ekonomimizin ABD’ye ve dolayısıyla Dolar’a karşı bağımlılığı yılların ürünüdür ancak 16 yıllık AKP iktidarı döneminde bu bağımlılık kronik hale getirilmiştir.

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde Türkiye’nin toplam dış borcu 129 milyar Dolar’dı. 2018 yılına geldiğimiz dış borç tutarımız yaklaşık 463 milyar Dolar’a yükseldi. 1923–2002 yılları arasında toplamda 129 milyar Dolar dış borç kullanılırken, 16 yıllık AKP hükümetleri döneminde yaklaşık olarak 334 milyar Dolar dış borç kullanılmıştır. Yani Dolar’a olan bağımlılığımız daha da arttırılmıştır.

Önümüzde Güney Kore gibi örnek varken, atalarının başarılarıyla övünen bir millet olmaktan kurtulup, milletimiz her ferdinin sorumluluk bilinciyle, üretime dayalı milli ekonomi modeli geliştirmeliyiz.

1970’lerde, 1980’lerde ekonomik olarak Türkiye’nin gerisinde olan Güney Kore, yaptığı devrim niteliğindeki yeniliklerle Türkiye’nin ilerisinde bir ekonomi olmuştur. Hem yüz ölçümü olarak Türkiye’den küçük hem de doğal zenginlikler bakımından Türkiye’den daha fakir olan Güney Kore’nin ileri teknoloji ihracatından yıllık kazancı ortalama olarak 119 milyar Dolar civarındayken, Türkiye’nin ileri teknoloji ihracatından yıllık kazancı ortalama olarak 2 milyar Dolar’dır. Güney Kore’de kişi başına düşen milli geliri 28 milyar Dolar! Yani Güney Kore’de kişi başına düşen milli gelir Türkiye’den 3,5 kat daha fazla! Türkiye’de gerçekleşen enflasyon oranı %15,39 iken, Güney Kore’de gerçekleşen enflasyon oranı  %1,7’dir.

Yabancı yatırımcılara teslim ettiğimiz kaynaklarımızı yeniden millileştirmeliyiz. Serbest piyasa ekonomisi dayatmalarından kurtulup Türk insanının çıkarlarını koruyan politikalar geliştirmeliyiz. Her şeyden önemlisi bir güven ortamı oluşturmalıyız. Gücü tek elde toplamak sermayeyi ürkütür. Gücü dengeleyen bir sistem kurmalıyız. Türkiye’yi geleceğin güçlü ekonomileri arasına sokmak için çağın değişimine uygun devrim niteliğinde adımlar atmalıyız. Eğitimimizi ekonomiyle uyumlaştırmalıyız. Üniversiteleri devlet işbirliğiyle üretime dahil etmeliyiz. Özel sektörde girişimciliği özendiren politikaları devlet eliyle desteklemeliyiz. Türkiye’nin yükünü üzerinde taşıyacak olan üretim kaynaklarımıza devlet eliyle teşvikler sağlamalıyız. Bankacılıkta millileşmeye gitmeliyiz. Üretim alanında hedeflediğimiz başarıları finans ve sermaye alanlarında da hedeflemeliyiz. Kurumlar arası etkileşimi arttırmalıyız. Her bir kurum, her bir vatandaş kalkınmamız için kendini sorumlu hissetmelidir. Ortak aklın ürünü olan politikalar geliştirmeliyiz. Rant ekonomisini sonlandırmalıyız. Marka değerleri yaratacak beyinlerimizi ülkemizde tutmalıyız. Milli birliğimize zarar vermediği sürece fikir özgürlüklerine müsaade etmeliyiz. Duble yollar gibi duble güven inşa etmeliyiz.

Başaracaksak el birliği ile başaracağız. Bugün bir Dolar krizi, bir rahip krizi deyip geçmeyin. 1.Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen Avusturya Macaristan veliahdının öldürülmesi olmuştu. Yani 1 kişinin ölümü milyonlarca insanın ölümüne sebep olan savaşın fitilini ateşlemişti. Afganistan’ı, Irak’ı Mısır’ı felakete götürenler hep 1 kişiydi. Tek bir rahibin yarattığı dolar krizi büyük bir krizin fitilini ateşlemesini istemiyorsak bir an önce laf üretmeyi bırakıp gerçekleri konuşmalıyız. Yoksa 1 kişi Türkiye ekonomisini altından kalkamayacağımız hale sokabilir.

 

KAYNAKÇA

1-https://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/emin-colasan/ataturkun-ismet-pasaya-mektubu-1475881/

2-AYDOĞAN, Metin, Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005, Umay Yayınları

3- PERKİNS, John, Bir Ekonomik Tetikçini İtirafları, April Yayınları

4-DEĞER, M. Emin, Oltadaki Balık Türkiye, Kilit Yayınevi

5-TOPRAK, Ece Güner, Ülkem İçin Çare, Palme Yayınları

6-SORAL, Bartu, Tünelin Sonu Kriz, Destek Yayınları

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar