AZERBAYCAN – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ (Geçmişte, Günümüzde,...
  • Reklam
Feyzullah Budak

Feyzullah Budak

Feyzullah Budak

AZERBAYCAN – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ (Geçmişte, Günümüzde, Gelecekte)

07 Ocak 2021 - 15:27 - Güncelleme: 07 Ocak 2021 - 21:55

GEÇMİŞTE

Azerbaycan ve Türkiye ilişkilerinden bahsederken (bir çok internet sitelerinde, sözlüklerde ve ansiklopedilerde ele alındığı gibi) günümüzün iki uygar devleti olan Azerbaycan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin anlaşılması doğaldır. Ama bu ilişkilerin tarihî derinliklerine inildiğinde karşımıza yine doğal olarak bundan daha farklı bir yapı; sözü edilen iki uygar devletten farklı kimlik ve adlara sahip başkaca devletler çıkar. İşin önemli noktası odur ki; bu derinliklere inilmeden ve bu derinliklerdeki yapılar ile karşılaşılmadan günümüzün Azerbaycan – Türkiye ilişkilerini tam olarak kavramakta bazı güçlüklerimiz olur. Onun için, bu dalış bizi tarihin derinliklerindeki farklı bazı yapılara götürse de, bu ilişkilerin geçmişine kısaca bir göz gezdirmede zaruret vardır.

Türklerin Azerbaycan coğrafyasına ilk seferleri M.Ö. 7. asırda, yani günümüzden 2700 yıl önce Sakalar ile başlamıştır. M.S. 385 – 396 yılları arasında ise Hun Türklerinin bir kolu ile Balkanlardan Trakya’ya yürürken,diğer bir kolun Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya indiklerini biliyoruz. Dolayısıyla, konuya özellikle bu son tarihi gerçek noktasından bakılınca, Türklerin Azerbaycan ve Anadolu topraklarındaki varlıklarından, her iki coğrafya için ayrı ayrı değil, bu coğrafyanın bütünü bazında bahsedilmesi daha makul görünmektedir.

Ancak ne var ki bilinen tarihi akış içerisinde Türklerin bugün Azerbaycan ve Türkiye diye adlandırdığımız bu iki coğrafyada egemen bir devlet olarak ortaya çıkmaları için uzun asırların geçmesi gerekti. Türkler 11. asrın başlarında bugünkü Türkiye coğrafyasından önce Azerbaycan coğrafyasında “Büyük Selçuklu Devleti” namıyla egemen bir devlet olarak ortaya çıktılar ve aynı asrın sonlarına doğru “Anadolu Selçuklu Devleti” namıyla bugünkü Türkiye coğrafyasına kaydılar. İki asra yakın süreyle Anadolu topraklarında hükümran olan “Anadolu Selçuklu Devleti” 13. asrın sonlarında bu topraklardaki hakimiyetini yine aynı soydan gelen amca oğullarının yönetimindeki “Osmanlı Devleti” ne bıraktı.

Bahsedilen tüm bu süreçler boyunca Azerbaycan da, Anadolu da artık Türk’tür. Ama 11. asırdan itibaren ilerleyen tarihte Anadolu topraklarında ilk 2 asır boyunca Selçuklu Devleti ve onu takip eden 6 asır boyunca da Osmanlı Devleti hükümran iken, Aynı dönemde Azerbaycan coğrafyası yine tamamı Türk oğlu Türk olmak üzere çeşitli hanlık ve beyliklerin hakimiyeti altındaydı. Bu süreçte Azerbaycan coğrafyası tarih sırasına göre, 1146 yılından itibaren İldenizli, 1231’den itibaren İlhanlı, 1358’den itibaren Celayirli, 1383’den itibaren Timurlu hakimiyetinde kalmış ve 1405 yılında Timur’un ölümünden sonra da Azerbaycan’da Karakoyunlu ve Akkoyunlu hakimiyeti dönemleri başlamıştır.

Takip eden asırlarda Azerbaycan – Türkiye ilişkileri çerçevesinde derin bir yürek sızısı ile bahsedilmesi gereken iki önemli olaydan birincisi; 16. Asrın başlarında Osmanlı Devleti Hükümdarı Yavuz Sultan Selim ile Safevi Devleti Hükümdarı Şah İsmail arasındaki siyasi üstünlük kavgası uğruna uzun yıllar boyunca Türk’ün Türk’e kırdırılmasıdır ve Türk tarihinin en acı olaylardan biridir.

İkinci olayda ise; 18. asırdan itibaren Kuzey Azerbaycan’da hüküm süren Türk Hanlıklarının 19. yy. başından itibaren Çarlık orduları tarafından istila edilmesi sürecinde, bu hanlıklar ayrı ayrı Osmanlı Devletine başvurarak himaye talep etmelerine karşılık, artık çöküş dönemlerini yaşamakta olan Osmanlı Devleti bu kardeşlerine ne yazık ki herhangi bir yardımda bulunamamıştır ve böylece Azerbaycan coğrafyasında Türk Hakimiyetinin olmadığı geçici bir kara dönem başlamıştır.

İşte tüm bu tarihi süreçlerde adı anılan devletlerin ilişkilerine Azerbaycan – Türkiye ilişkilerinin tarihi geçmişi olarak bakmak gerekir. Şimdi konunun tarihi geçmişini bu kısa özetiyle burada bırakıp, meseleye Türkiye Cumhuriyeti’nin veaşağı yukarı onunla aynı dönemlere denk gelen İlk Azerbaycan Cumhuriyeti’ninkuruluşu döneminden, yani günümüze göre yüz yıl öncesinden itibaren kısaca bakalım.

19. asrın başlarında bugünkü Azerbaycan topraklarını işgal eden Çarlık Rusya’nın bu bölgedeki hakimiyeti bir asrı aşkın süreyle devam etti. Nihayet 1917’deki Bolşevik İhtilalinden sonra Azerbaycan Türkleri Mehmet Emin Resulzade’nin önderliğindeki Musavat Partisinin çatısı altında bir siyasi aksiyon oluşturarak 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan ettiler.

Azerbaycan topraklarında yeni bir Türk Devletinin filizlendiği bu dönemde ne yazık ki Anadolu toprakları bazı Avrupa Devletleri tarafından işgal edilmeye ve Osmanlı Devletini yönetenlerin bu işgal karşısında içine düştükleri çaresizlik sonucu Osmanlı Devleti çökmeye başlamıştı. Ama bu çöküş Anadolu topraklarında yeni bir Türk Devletinin kuruluşunu hazırlıyordu ve Osmanlı yönetiminin Avrupa devletlerine teslim olduğu bu dönemde Türk’ün bir başka büyük evladı 19 Mayıs 1919 günü Samsun Limanından Anadolu topraklarına çıkarak, Türk milletini arkasına almış ve önce Erzurum’da, sonra Sivas’ta halkın temsilcileri ile topladığı kongrelerde Milli Kurtuluş Savaşını başlatmıştı. Bu mücadele Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin toplanması ve 23 Nisan 1920’deTürkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle sonuçlandı.

Gerçi o zaman Azerbaycan’da kurulan yeni devlet çok uzun ömürlü olamadı ve 23 aylık bir egemenlik döneminden sonra 27 Nisan 1920’de Sovyet orduları tarafından işgal edilerek bir süre Muhtar Cumhuriyet statüsünde kaldıktan sonra 1922’de Kafkasya Ötesi Sosyalist Federal Sovyet Cumhuriyeti’ne katıldı. Ama Azerbaycan topraklarındaki bu kısa ömürlü Türk Devletinin, Türkiye’de kurulmakta olan yeni Türk Devletiyle olan ilişkileri ilginçtir. Çünkü bu ilişkiler her iki devletin başında bulunan ve Türk’ün kök birliği bilincine derinlemesine vakıf büyük liderlerin izlerini taşımaktadır. Burada söz konusu izlerden bazı tarihi örnekler vermek istiyorum.

Öncelikle işin en ilginç yanı 28 Mayıs 1918’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Halk Cumhuriyeti ile 19 Mayıs 1919’daTürkiye’de başlayan milli mücadele hareketinin var olmak için dayanacakları noktalar ile yine var kalmak için mücadele etmek zorunda kaldıkları düşmanlarının birbiriyle taban tabana zıt olması ve bu zıtlığı her iki taraf liderlerinin tüm zorluklara rağmen mükemmel bir şekilde yönetmiş olmasıdır. Türkiye’deki milli mücadele hareketi Avrupa devletleri ile savaşmaktaydı ve bu savaşta destek alabilecekleri tek güç ise Sovyetler Birliği idi. Bunun tam tersine Azerbaycan Halk Cumhuriyeti ise Sovyetler Birliğine baş kaldırarak bağımsızlığını ilan etmişti ve bu bağımsızlığın tanınması için destek almak zorunda olduğu taraf ise Avrupa ülkeleri idi. Yani Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Türkiye’deki milli mücadele hareketinin düşmanları ile iyi ilişkiler kurmak zorunda iken, Türkiye’deki milli mücadelenin önderleri o anda Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin düşmanı olan Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurmak zorundaydılar. İşte bu şartlar altında her iki tarafın lider kadrosu hem birbirlerinin o andaki düşmanları ile iyi ilişkiler kurmayı başardı ve hem de Türkiye’nin savaştığı Avrupa Devletlerinin desteğine ihtiyacı olan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin Başbakanı Necip Yusufbeyli işte böyle bir ortamda 1,5 milyon Fransız Frangı tutarındaki yardımı çek ve petrol poliçeleri şeklinde ve imza karşılığında milli mücadele önderlerine teslim edebildi.

Yine işin bir başka ilginç tarafı kök birliğini tüm benliğinde hisseden Türkata’nın çocukları hangi rejim, hangi siyasi yapıve hangi şartlar altında olursa olsun birbirlerine destek olmanın en güzel örneklerini verdiler. Çünkü Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin 28 Nisan 1920’de yıkılmasından sonra onun yerine kurulan Azerbaycan Şura (Sovyet) Cumhuriyeti, geçiş döneminden yararlanarak Anadolu’daki milli kurtuluş hareketine Azerbaycan’dan yapılan yardımları artırarak devam ettirdi. Bu dönemde Azerbaycan Şura Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Neriman Nerimanov’un derin bir bilinç ve yüksek bir cesaretle Türkiye’deki milli kurtuluş hareketine verdiği siyasi ve mali destekler her türlü takdirin üzerindedir. Bu dönemde Azerbaycan hem Sovyet Rusya’dan gelen yardımlara aracılık etti hem de kendisi doğrudan yardımlar sağladı.

Bu cümleden olmak üzere; milli mücadeleye destek için Türkistan Türkleri tarafından toplanan 10 milyon altın Azerbaycan kanalıyla Ankara’ya ulaştı. TBMM adına görüşmeler için Moskova’ya giden Halil Paşa’ya teslim edilen 100 bin madeni lira değerindeki külçe altın da yine Azerbaycan üzerinden Ankara’ya iletildi.Ayrıca Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde milli kurtuluş hareketi önderlerine teslim edilen 1,5 milyon Fransız Frangı tutarındakiçek ve petrol poliçelerinin tahsil edilemeyen 1 milyon Franklık kısmı bu dönemde ödendi. Ayrıca İstiklal Savaşı bitene kadar Türkiye’ye her ay 62 vagon mazot ve benzin ile 3 vagon gazyağı gönderildi. Savaş zamanı Türkiye’ye en fazla lazım olan bu sistemli yardımın yanı sıra İnönü Savaşlarının kazanılmasından hemen sonra Azerbaycan halkının bir sevgi ve coşku nişanesi olarak 32 vagon mazot ve 8 vagon gazyağı, Büyük Taarruzdan hemen önce ise Batum yolu ile 350 ton petrol ve 10 bin tona yakın gazyağı gönderildi.

Bunlardan ayrı olarak Atatürk’ün 2. İnönü Savaşından hemen önce 17 Mart 1921’de Memduh Şevket Bey vasıtasıyla Neriman Nerimanov’a bir mektup göndererek mali destek istemesi üzerine, Baku’dan 500 kilo altın ile bunun yanında çeşitli Sovyet silahları Ankara’ya gönderildi. Tüm bunların arasında Atatürk 15. Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta şöyle diyor;

“Elde beş para bulunmadığı malumu devletleridir. Şimdilik dahilde bir menba da bulunmuyor. Başka taraftan temin edilinceye kadar Azerbaycan Hükümetinden azami miktarda istikraz akdi imkanının teemmül ve temin buyurulmasını rica ederim”

Ama bakın, görün ki Atatürk’ün bu ifadeleri üzerine, Azerbaycan Şura Hükümeti Cumhurbaşkanı Nerimanov 23 Mart 1921’de Atatürk’e yazdığı mektupta ne diyor;

“Paşam, Türk Milletinde bir anane vardır; kardeş kardeşe borç vermez, kardeş her durumda kardeşinin elinden tutar. Biz kardeş halklarız, her zaman ve her şartta birbirimizin elinden tutacağız. Bugün yaptığımız, bir kardeşin yaptığından başka bir şey değildir.”…

Askeri ve siyasi alana gelince; Türkiye’deki Kurtuluş Savası günlerinde “Azerbaycan’dan bir ordu teşkil edilerek yardım içinTürkiye’ye gönderileceği” haberleri Türkiye’ye ulaşmış ama bu haber bazı milletvekilleri arasında -belki o dönemde Azerbaycan’ın içerisinde bulunduğu zor durum ve bu durum karşısında Azerbaycan’ı sıkıntıya sokmama endişesi göz önüne alınarak- “gereksiz” yorumlarıyla karşılanmıştı. Bakınız bu yorumlar karşısında Atatürk 8 Temmuz 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada ne diyor;

(TBMM Zabıt Ceridesi, 1/2, Sayfa 227)

“Azerbaycan’dan buraya bazı kuvvetlerin geleceğinden bahsolununca, ‘Ne lüzum var, biz kafi kuvvete sahibiz’ zemininde bazı sözler söylendiğini işittim. Yüce heyetiniz bilir ki; bizim hepimizin yöneticilerimizin takip ettiği ilke, kendi maksadımızı, şerefimizi kendi kuvvet ve mevcudiyetimizle kurtarmak ve temin etmektir. Fakat mevcudiyetimize sataşan bütün batı alemi, Amerika’da dahil olduğu halde, tabiatiyla büyük bir kuvvet teşkil ediyor. Biz de şüphesiz esasta yalnız kendi kuvvetimize dayanmakla beraber, bizim hayatımızla alakadar olan bütün kuvvetlerden azami derecede istifade de kusur etmeyeceğiz ve böyle bir kuvveti reddetmek elbette doğru bir şey değildir. Gelmekte olduğundan bahsedilen kuvvet ise, bizim kuvvetimizi pek artırmaz. Fakat, yalnız doğu ve İslam aleminin geleceğimizle ne kadar yakından alakadar olduğunu göstermek bizce kıymetlidir. Tersine bu bakış açısından gelecek olan kuvvetin –ki belki daha çok kuvvetlerin öncülüğünü teşkil eder- özel bir kıymeti vardır.”

Daha sonraki bir dönemde ise Azerbaycan’dan Ankara’ya Sefir olarak gönderilen İbrahim Abılov 14 Ekim 1921 günü Atatürk’e güven mektubunu sunarken yürek sözlerini şu şekilde ifade ediyor;

“Rusya inkılabı kebiri sayesinde esaretten halas ve muratlarına nail olan Azeri Türkleri, bir vücut gibi Türk halkının şadanlığını kendi şadanlığı ve matemini kendi matemi bilerek son katre kanları kalıncaya kadar Türkiye’nin ve bütün Şark mazlumlarının halas olması için aziz evlatlarını kurban etmekten vazgeçmezler”

Bu anlamlı kardeş sözlerine karşılık olarak Atatürk’ün aynı kabul töreninde İbrahim Abılov!a hitabı ise şöyledir;

“Getirdiğiniz selamın ne kadar derin ve âli bir hissin eseri olduğunu takdir eder ve bu selamı alırken Azeri Türklerinin de bir daha esarete düşmemeleri ve hukuklarının pâymâl edilmemesi temenni ve arzusunu izhar eyleriz. Azeri Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz olduğu için, onların muratlarına nail olmaları, hür ve müstakil yaşamaları bizi pek ziyade sevindirir.”

İlk Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti yıkılarak Sovyetler Birliğine dahil edildikten sonra bir süre Almanya’da yaşayan Mehmet Emin Resulzade, Berlin’de çıkan “İstiklal Gazetesi”nindeki29 Ekim 1933 tarihli ve “Türkiye’de Cumhuriyet İlanının Muazzam Yıldönümü Münasebetiyle” başlıklı yazısında bakınız ne diyor;

“Bugün Türk illerinin yegane müstakil devleti Türkiye, cumhuriyet ilanının onuncu yıldönümünü bayram tutuyor; Muazzam bir yıldönümü! Cihan tarihinin en meraklı devrindeyiz. Asırlaşmış binalar yıkılıyor. Yıkılmaz diye düşünülen binalar çöküyor. Yeni binalar ve yeni kıymetler kökleşiyor. Bütün değerlerin değiştiği bu dönüm devrinde türlü hadiselere şahit oluyor ve her gün denecek kadar tarihî bir çok vakalar için yapılan yıldönümlerini görüyoruz. Fakat bugün Türkiye’li kardeşlerimizin haklı seviçlerle andıkları yıldönümünü biz başkalarından ayırmak için ona “Muazzam” vasfını veriyoruz. Türkiye’de cumhuriyetin kurulması ancak siyasi bir idare şeklinin değişmesinden ibaret olsaydı, şüphesiz bu, haddi zatında gene büyük bir hadise olurdu. Fakat buna rağmen ona “Muazzam” vasfını vermekte –itiraf edelim ki- tereddüt ederdik. Zamanımızdaki bollu yıldönümleri arasında kendisine seçilmiş bir yer ayırmazdık. Hadisenin azameti orasındadır ki, cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla Türkiye’de sade bir idare şekli değil, Türk cemiyetinin maddi – manevi bütün müesseseleri değişmiş; çürümüş Osmanlı saltanatının yerinde, bütün şuunâtiyle milli demokratik yeni bir Türk devleti kurulmuştur….

Ne mutlu bir gün; Ne kutlu bir bayram…..

Yaşasın müstakil Türkiye Cumhuriyeti…..”

Türk’ün bu yüksek ruhlu, derin bilinçli evlatlarının tarihte kalan sözlerini burada Azerbaycan – Türkiye ilişkilerinin geçmişteki pırıltıları olarak zikrettikten sonra bu konuda son bir not olarak, Mehmet Emin Resulzade’nin Almanya’dan yürüttüğü Azerbaycan’ın bağımsızlığı mücadelesine, o dönemdeki zor şartlara ve kısıtlı imkanlara rağmen Atatürk tarafından büyük destekler verildiğini ve Mehmen Emin Resulzade’nin de 1947’de Türkiye’ye gelerek, Hak’ın rahmetine kavuştuğu 6 Mart 1955 tarihine kadar Ankara’da yaşadığını ve mezarının Başkent merkezindeki Cebeci mezarlığında olduğunu da belirterek işin tarih faslını kapatalım.

GÜNÜMÜZDE

Buraya kadar anlatılan tarihî süreç içerisinde 19. asırdan önceki tüm dönemlerde Azerbaycan denilince, bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti coğrafyasıyla birlikte bu coğrafyanın güneyinde kalan bugünkü İran’ın tüm batı bölgesi de ifade edilmiş oluyordu. Ama Osmanlı İmparatorluğunun gerileme süreci içerisinde bu bölgede hakimiyet mücadelesine giren Rusya ile İran’ın 1828’de yaptıkları Türkmençay Anlaşmasını, hemen ertesi yıl yani 1829’da Edirne Anlaşmasıyla Osmanlı Devletine de onaylatmaları sonucunda bölgenin kuzey kısmı Sovyetler Birliği’ne ve güney kısmı da İran’a dahil oldu.

Bu dönemden sonra İran’daki totaliter rejimin katı uygulamaları Güney Azerbaycan Türkleri ile Türkiye’nin ilişkilerini önemli ölçüde kesti. Azerbaycan Şura (Sovyet) Cumhuriyetin 1922’de Kafkasya Ötesi Sosyalist Federal Sovyet Cumhuriyeti’ne katılmasından sonra Sovyetler Birliği’nin sınırlarına bir demir perde örmesiyle de Kuzey Azerbaycan’ın Türkiye ile olan ilişkileri kesilmiş oldu.

Dolayısıyla Azerbaycan – Türkiye ilişkilerinin bugününden bahsetmek için bir başlangıç noktası belirlemek gerekirse; Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Azerbaycan’ın bağımsızlığını 30 Eylül 1991’de ilan ettiği ve bu ilanın 18 Ekim 1991’de yapılan halk oylaması ile kesinleştiği dikkate alınarak, bu tarihin 1991 sonları olduğu söylenebilir. Gerçi 1985’de Gorbaçov’un başlattığı “açıklık ve yeniden yapılanma” uygulamalarıyla son 5-6 yıl içerisinde daha önceki dönemler ile kıyaslanamayacak ölçüde bazı ilişkiler başlamıştı ama kapıların tamamen açıldığıve iki kardeş halkın doyasıya kucaklaştığı yeni dönemin başlangıç tarihi olarak1991 sonunubelirlemek en doğru olanıdır.

Azerbaycan’ın bağımsızlığını dünyada ilk tanıyan ülke Türkiye oldu ve hemen ardından Bakü’deki ilk Büyükelçilik de Türkiye tarafından açılırken, buna bir karşılık olarak Azerbaycan da dış dünyadaki ilk Büyükelçiliğini Türkiye’de açtı. İki kardeş halk asırların hasretiyle birbirine koştu ve kucaklaştı. Devlet yöneticilerinin samimi ve coşkulu münasebetleri altında iki ülke arasında müthiş bir trafik başladı. 1985 öncesinde hiç yok derecesinde olan ama 1985 sonrasında Moskova üzerinden gerçekleşen uçak seferleri direkt olarak İstanbul – Baku arasında yapılmaya başladı. İlk zamanlar haftada 1 gün olan uçak seferleri giderek haftanın her gününe yayıldı. Bu arada Azerbaycan da kendi milli Hava Yolu şirketinin Türkiye seferlerini başlattı ve tüm bunlar yetmeyince İstanbul-Baku seferlerine ek olarak Ankara – Baku arasında da uçak seferleri açıldı.

Özellikle eğitim ve kültür alanında çok yoğun ilişkiler kuruldu; Azerbaycan’dan binlerce öğrenci Türkiye’ye gelerek üniversite eğitimi gördü. Bağımsız Azerbaycan ordusunun temelini oluşturacak ilk kurmaylar Ankara’daki Harp Okulunda, iç güvenliği sağlayacak polisler Ankara’daki Polis Kolejinde ve Polis Akademisinde eğitim gördüler. Azerbaycan’ın dış ilişkilerini şekillendirecek diplomatlar Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığında eğitim gördü. Özellikle Türkiye ileilişkilerde avantaj sağlamak için derhal Türk Alfabesine geçen Azerbaycan’ın okulları için gereken kitaplar süratle Türkiye tarafından basıldı.

O dönemde tüm dünya petrol ve dış ticaret geliri için birbirini yerken, Bağımsız Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanlığı makamında “Azerbaycan - Hazar Petrollerinin işletilmesi için kurulan konsorsiyumda Azerbaycan’a ait payın bir bölümünü Türkiye’ye verebilen” ve Ankara ziyaretinde Atatürk’e hitap ettiği Anıtkabir Özel Defterini imzalarken adının altına “Azerbaycan Cumhurbaşkanı” değil “Senin Askerin” ünvanını yazabilen Ebulfeyz Elçibey gibi bir Cumhurbaşkanı vardı. Ondan sonra ise aynı makamda Azerbaycan ve Türkiye için “İki devlet – bir millet” diyebilen, Avrupa Parlamentosunda Azerbaycan’ı temsil edecek milletvekillerinin “orada hangi konuda nasıl hareket etmeleri gerektiği” sorusuna karşılık “Türkiye milletvekillerine bakın; onların evet dediğine evet, hayır dediğine hayır deyin” tavsiyesinde bulunabilen ve Ankara’da adına büyük bir park tanzim edilerek bu parka dev bir heykeli dikilen Haydar Aliyev gibi bir Cumhurbaşkanı oturdu.

Azerbaycan’dan Türkiye’ye yönelik bu samimi duygu ve coşkunun ayniyle karşılığı Türkiye’den Azerbaycan’a yönelik olarak da vardı. Aynen Azerbaycan’da olduğu gibi hem devlet katında ve hem de halk katmanlarında…

Ama görünüşteki bu coşku her nasıl olduysa bir türlü rakamlarla doğrulanamadı. İki ülkenin ekonomik ve ticari münasebetlerini ifade eden rakamlar bu coşkulu görüntüye paralel bir gelişme gösteremedi.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ticaret hacmimi gösteren rakamlar karşılıklı olarak incelenecek olursa görülecektir ki; Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan ettiğinden bu yana geçen yaklaşık 30 yıllık süreçte, başından beri anlattığım, tamamı gerçek olan tüm coşkulara ve “kardeşlik – tek milletlik” söylemlerine rağmen Türkiye’nin Azerbaycan’a yaptığı ihracatın toplam ihracat içerisindeki payı ile Azerbaycan’dan yapılan ithalatın toplam ithalat içerisindeki payı hiçbir yıl %1’i geçmemiştir. Baştan beri yaşandığını ifade ettiğim tüm coşkulu söylemlere rağmen Türkiye’nin Azerbaycan ile ticaret hacmine dair bu görüntü Türkiye açısından hem utandırıcı ve hem de düşündürücüdür.

Konuya bir de Azerbaycan tarafından bakacak olursak; Bu dönem içerisinde yani bağımsızlık kazanılmasından bu yana Azerbaycan’ın Türkiye’ye yaptığı ihracatın genel ihracatı içerisindeki payı, uzun dönem ortalaması olarak % 2-3 arasında değişmektedir ve Türkiye’den yaptığı ithalatın genel ithalatı içerisindeki payı ise % 6-7 civarındadır. Yani burada durum Azerbaycan açısından daha olumlu görünüyor. Çünkü ithalatta % 6-7’lik pay, Azerbaycan açısından Türkiye’nin ithalatta öncelikli ülkeler arasında olduğunu gösteriyor.

Konuya bir de en son yıl itibariyle bakalım:

2019 yılında Türkiye 180,5 milyar dolarlık ihracatının sadece 1,6 milyar dolarlık kısmını Azerbaycan’a yapmıştır. Yani Türkiye’nin toplam ihracatı içerisinde Azerbaycan’a yapılan ihracat sadece binde 8… yani hala %1’in altındadır. 2019 yılında yapılan toplam 210,4 milyar dolarlık ithalatın ise sadece 394,8 milyon dolarlık kısmı Azerbaycan’dan yapılmıştır ve toplam ithalatımız içerisinde Azerbaycan’dan yapılan ithalatın payı ise ne yazık ki binde 1,8’dir. Bu rakamların övünülecek ya da “kardeşlik” veya “tek millet”lik edebiyatı ile uygun bulunabilecek bir görüntüsü var mı?

2019 verilerine göre Türkiye’nin Azerbaycan’a ihracatı 1,6 milyar Dolar + Azerbaycan’dan ithalatı 394,8 milyon dolar olmak üzere Türkiye’nin Azerbaycan ile dış ticaret hacmi toplam olarak 2 milyarı doları bulmuyor. Azerbaycan da dahil olmak üzere bağımsız 5 Türk Cumhuriyeti ile olan toplam dış ticaret hacmimiz ise 10 milyar Doların altında. Ve bu dış ticaretin üçte ikisi bizim ihracatımız ve sadece üçte biri ithalatımız şeklinde gerçekleşiyor. Yani Türk Cumhuriyetleriyle olan dış ticaretimiz açık bir şekilde bizim lehimize işliyor.

Bu konuya Azerbaycan cephesinden bakınca durum biraz daha farklı görünüyor. Çünkü 2019 yılında toplam 19,5 milyar dolarlık ihracat yapan Azerbaycan’ın aynı yıl Türkiye’ye yaptığı ihracat 2,8 milyar dolar olup, buna göre Azerbaycan’ın toplam ihracatı içerisinde Türkiye’ye yaptığı ihracatın payı % 14,6’dır.

Aynı şekilde 2019 yılında toplam 13,7 milyar dolar ithalat yapan Azerbaycan bunun 1,6 milyar dolarlık kısmını Türkiye’den yapmıştır. Yani buna göre Azerbaycan’ın toplam ithalatı içerisinde Türkiye’den yapılan ithalatın payı % 12’dir.

Bu rakamlar ile Azerbaycan’ın en çok ihracat yaptığı ülkeler listesinde İtalya’dan sonra 2. sıradayız. Azerbaycan’ın en çok ithalat yaptığı ülkeler listesinde ise Rusya’dan sonra 2. sıradayız. Azerbaycan cephesinde görünen bu rakamlar kardeşlik hukukuna ve başından beri anlattığımız o coşkulu duygulara bizim rakamlarımızdan daha uygun görünüyor.

Bu rakamlara göre; Azerbaycan’ın Türkiye dış ticaretinde yer alma oranına karşılık Türkiye’nin Azerbaycan dış ticaretinde yer alma oranının Azerbaycan lehine ihracatta 20 kat, ithalatta ise 60 kat daha fazla olduğunu, yani Azerbaycan’ın bu konuda Türkiye’ye kıyasla daha pozitif ve kardeşlik hukukuna daha uygun bir görünüm sergilediğini de vurguladıktan sonra şu soruyu sormamaya imkan var mıdır? “Şimdi Türkiye açısından bu rakamların baştan beri anlatılan coşkulu duygular ve kardeşlik nutuklarıyla uyumlu bir tablo sergilediğini kim söyleyebilir?”

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için bir de Rusya ile olan dış ticaretimize bakalım ve bir kıyaslama yapalım:

2019’da Rusya’ya ihracatımız:3,8 milyar dolar, 2019’da Rusya’dan ithalatımız: 22,4 milyon dolar ve Rusya ile dış ticaret hacmimiz: 26,2 milyar Dolar. Yani Rusya’ya sattığımızın tam 7 katını onlardan satın alıyoruz. Üstelik alımlarımızın %90’ı doğal gaz gibi bizi bağımlı hale getiren bir tüketim maddesi ve tek başına Rusya ile olan dış ticaret hacmimiz, 5 Türk Cumhuriyetinin tamamı ile olan dış ticaret hacmimizin 3 katı. Şimdi soruyorum: Bu rakamların neresinde “kardeşlik hukuku” ve “iki devlet-tek millet” görüntüsü var? Dış ticarette bizi besleyen kardeş ülkelerle dış ticaretimizi sınırlı tutarken, dış ticarette bizim beslediğimiz Rusya ile olan ticaretimizi ve oraya olan bağımlılığımızı artırıyoruz. Böyle kardeşlik, böyle “tek millet”lik olur mu?

Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın web sitesinde yayınlanan istatistiklere göre Azerbaycan’ın adı “Türkiye’nin ithalat sıralamasındaki ilk 40 ülke arasında yer bile almıyor. Bu tablonun, her iki kardeş ülkenin potansiyel imkanları ile ve her iki ülke halkından bir diğerine doğru akan duygularla uyumlu olduğunu hiç kimse iddia edemez.

Gerek 1990-1991 yıllarındaki Kültür Bakanı Danışmanlığım dönemlerinde, gerek 1993-1994 yıllarındaki Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığım dönemlerinde ve gerekse de bu iki görev arasında Başbakanlık Türk Dünyası Başdanışmanlığı bürosundaki görevlerim sürerken, Yani Sovyetler Birliğinin dağıldığı ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığa kavuştuğu ilk yıllarda benden fikir soran tüm iş adamlarımıza “Türk Cumhuriyetleri ile mal alış verişi şeklindeki ticaret ilişkisinden daha çok, o coğrafyaya doğrudan ve kalıcı yatırımlar yapmalarını tavsiye ettim. Bu tavsiyelerine çok olumlu tepkiler aldım ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Anadolu insanı Azerbaycan ve diğer Türk Cumhuriyetleri ile ticaret yapmaktan daha çok, oralara doğrudan yatırım yaparak bu ülkelerin kalkınmasında direkt rol oynamak gibi çok doğru bir tercih sergiledi. Bu doğru tercih doğru sonuçlar doğurarak bağımsızlığın ilk yıllarında Türkiye bu ülkelere doğrudan yatırım yapan ülkeler sıralamasında ilk birkaç yıl hep ilk sıralarda oldu. Ama bu alanda da yaşanan ekonomik gelişmelere ayak uydurulamaması sonucunda bu müspet tablo ilk yıllardaki haliyle korunamadı. Şimdi vereceğim rakamlar bu gerçeği çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

 

Azerbaycan’a Yapılan Doğrudan Yatırımlarda Türkiye’nin Payı ve Değişim Göstergeleri:

 

Yıllar

Toplam Yabancı Yatırım

(milyon dolar)

Türkiye’nin Payı

(milyon dolar)   (%)

Önceki Yıla Oranı

(%)

1994

150

          40         26,6

100

1995

218

          52         23,9

130

1996

540

          73         13,5

140

1997

1 155

          188        16,3

257

1998

1 480

          204        13,8

108

1999

937

          103        11,0

50

2000

531

            55        10,4

53

Kaynak: Azerbaycan Devlet İstatistik Komitesi

Bu rakamlardan net bir şekilde görülüyor ki; Bağımsızlığın ilk üç yılında Azerbaycan’da yapılan doğrudan yatırımların dörtte birini tek başına Türkiye yapmış. Yani Azerbaycan’da yapılan toplam doğrudan yatırımın ¼’ünü Türkiye ve geri kalan ¾’ünü de dünya ülkelerinin geri kalanı yapıyor. İşte kardeşliğe, ortak duyguya, kök ve ülkü birliğine yakışan tablo budur. Ama maalesef tablonun ilerleyen yıllarında görüyoruz ki; bazen mutlak değerlerdeki artışlara rağmen, bu artışların genel rakamlar içerisindeki payı düşüyor ve hatta bazen mutlak rakamlar da bile düşüşler oluyor ve sonuçta 2000’li yıllara girilirken Türkiye’nin Azerbaycan’da yapılan doğrudan yatırımlardaki payı %10’a kadar düşüyor. Çünkü; 1988 – 2000 döneminde Azerbaycan’daki Türkiye – Azerbaycan ortak şirketlerinin sayısı 661’den 376’ya inerek, neredeyse yarı yarıya azalmış. Yüzde yüz Türkiye sermayesiyle kurulan şirketlerin sayısında ise bundan da fazla bir düşüş olmuş. Ama bu bile 2000 yılı itibariyle Türkiye’yi Azerbaycan’da yapılan doğrudan yatırımlar listesinin ilk sıralarında tutmaya yetiyor.

Ama bu konuda durum 2000 yılından sonra hızla daha kötüye gidiyor ve 2011 yılı itibariyle durum şudur: 2011 yılında Azerbaycan’daki toplam 3,2 milyar dolarlık yabancı yatırım hacmi içerisinde İngiltere 1,4 milyar dolar ile %44,6’lık payı işgal ederek 1. Sırayı alıyor.

2. Sırada 450,8 milyon dolarlık yatırım ile %14,4’lük paya sahip olan ABD var.

3. Sırayı 285,5 milyon dolarlık yatırım ve %9,1’lik pay ile Japonya işgal ediyor.

4. sırada Norveç 159,6 milyon dolarlık yatırım ile % 5,1’lik paya sahip,

5. Sırada ise 129,8 milyon dolarlık yatırım ve %4,1’lik pay ile Çek Cumhuriyeti var.

İşte böyle bir tabloda Türkiye 125 milyon dolarlık yatırım ile % 4 paya sahip ve bu payı ile (Hadi İngiltere’yi, ABD’yi ve Japonya’yı anladık ama) Norveç’ten ve Çek Cumhuriyeti’nden bile geride duruyor.

Bu tablonun, ağızlara peleseng olmuş kardeşlik duygularıyla ve “bir millet” söylemleriyle uygun olduğunu hiç kimse iddia edemez…

Türkiye – Azerbaycan ilişkilerinin mevcut durumunu kabaca böyle ortaya koyduktan sonra bu konuda biraz da geleceğimize bakalım…

GELECEKTE

Azerbaycan ile Türkiye arasındaki kardeşlik duyguları, yaşanan çok samimi ilişkiler ve “iki devlet – bir millet” söylemleri karşısında, Azerbaycan ile Türkiye arasında yaşanmakta olan somut ilişkilerin ortada duran ölçüleri kabul edilebilir değildir ve bu, öylece karşısında oturulup kendiliğinden düzelmesi beklenebilir bir tablo değildir. Türkiye ve Azerbaycan’dan beklenen şey; akla gelebilecek her alanda ve her konuda, birbirleri için dünyanın tüm geri kalanından daha önde ve daha özel olmaktır. Beklenen şey; Uluslar arası alanda “Türkiye” deyince Azerbaycan’ın ve “Azerbaycan” deyince Türkiye’nin birlikte akla gelmesidir, getirilmesidir. Benim Lise ve özellikle de Üniversite yıllarında çok yakın, çok sevdiğim, kardeş gibi bir arkadaşım vardı: SACİT VERGİ… Onunla ilişkimiz işte tam da bu anlatmaya çalıştığım gibiydi. Üniversite mezuniyetimiz üzerinden 50 yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen insanlar bugün hala beni görünce onu, ve onu görünce beni hatırlarlar. Söylemeye çalıştığım işte böyle bir şey… Türkiye ve Azerbaycan’ın birbirleri karşısında “devletlerden bir devlet” olmadığını tüm dünya biliyor. Dünyadaki tüm devletlerin dış hesaplarında bu gerçek yürekler yanarak dikkate alınıyor. Bu gerçeği Türkiye ve Azerbaycan Cumhuriyetlerini yönetenler de idrak etmelidir.

Her iki devletin bu konuyuen hayatî meselesi olarak büyük bir ciddiyetle ele alması ve bu garip/olumsuz tablonun düzeltilerek hayatın gerçeğine uydurulması için çalışılması, emek sarf edilmesi lazımdır. İki kardeş devletin yetkilileri daha fazla zaman kaybetmeden bir “acil plan/proje” çerçevesinde bir araya gelmeli ve en üst ehemmiyet düzeyinde oluşturulacak bir “ortak komisyona”, hatta gerekiyorsa sadece bu iş için kurulacak bir “ortak kuruma”her iki devletin de tüm imkanları açılmalı, yaşanan garip ve asla kabul edilemez durumun sebepleri bu komisyon/kurum tarafından araştırılıp tespit edilerek, bir an önce düzeltilmesi için çareler üretilmelidir.

Mesela, yıllardan beri biz hep şunu söyleyip durduk; “öncelikle her iki devletin yetkilileri derhal bir araya gelerek, Azerbaycan ve Türkiye arasında vize uygulamasına hemen son vermekle kalmayıp, her iki ülke pasaportlarının bir diğeri için aynen geçerli sayılmasına, böylelikle her iki ülkenin de bir diğerini gerçek anlamda kendinden gördüğünü kanıtlamaya karar veremezler mi? Gerçek kardeşliğe yakışan durum bu değil midir? İki hükümran devletin bu kararını engelleyen nedir?”

Nihayet en son Karabağ Harekatının coşku ortamında bu sorun çözüldü ve iki ülke arasındaki vize uygulaması da, pasaport uygulaması da kaldırıldı.Bu elbette ki çok iyi bir şey. Ama aynı şekilde iki ülke yetkilileri anlaşarak; “Azerbaycan ve Türkiye arasındaki ticarîilişkilerde her iki ülke parasının da her iki ülkede birlikte geçerli olmasına, böylece hiç değilse bu iki kardeş devletarasındaki ilişkilerde Amerikan dolarının saltanatını yıkmaya” karar veremezler mi? Eğer bu önerimi hayalci buluyorsanız lütfen Türkiye’de yayınlanan 14-15 Şubat 2009 tarihli gazetelere bir göz atın. 14 Şubat 2009 tarihli gazetelerin ekonomi sayfalarında şuna benzer manşetler göreceksiniz;

“Gül – Medvedev anlaştı, Rusya ile Ruble – TL’li ticarete geçiliyor” Bu haberin ilk paragrafı ise aynen şöyle;

“Rusya Devlet Başkanı Dimitry Medvedev ile Kremlin Sarayında bir araya gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ziyaretinin iki ülke arasında yeni bir sayfa açacağını söyledi. Gül, bu ziyareti ile siyasi irade ortaya koyduklarını belirterek, Rusya ile siyasetten ekonomiye, kültürden turizme tüm alanlarda ilişkileri derinleştirmek istediklerini bildirdi. Gül, Rusya ile ticarette Ruble – TL kullanılması konusunda görüş birliğine vardıklarını duyurdu.”

15 Şubat 2009 tarihli gazetelerin ekonomi sayfalarında da benzer manşetler var.

“Gül ile Medvedev Ruble – TL için anlaştı, ihracatçılar sevindi”.Bu haberin ilk paragrafı da şöyle;

“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Rusya ziyaretindeyapılan prensip anlaşmasıyla, iki ülke arasında Ruble ve TL ile ticaretin yolunun açılması, ihracatçının kriz nedeniyle bozulan 2009 hesaplarını düzeltecek. İstanbul Hazırgiyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Hikmet Tanrıverdi, 2 aya kadar uygulamaya geçilmesini beklediklerini söylerken, ‘rakiplerimize göre Rusya’da birkaç adım öne çıkarız’ dedi.”

Rusya ile yapılması mümkün olan şeyler Azerbaycan ile neden yapılamasın? Bu işlerin herkesten önce Azerbaycan ile yapılmış olması, Azerbaycan – Türkiye arasındaki “kardeşlik” söylemleri karşısında daha uygun düşmez miydi? Rusya ve Ruble ile yapılabildiğine göre, Türkiye’nin para birimi “TL”, ortak atalarımızın tarihte kullanmış oldukları “Manat” bir araya gelerek, her ikisi de her iki ülkede ve birliktegeçerli olsaydı, bu yakışmaz mıydı ve buna kim-ne diyebilirdi?

Türkiye ve Azerbaycan Meclislerinde karşılıklı olarak Parlemento Dostluk Grupları var. Bizdekinin adı “Türkiye – Azerbaycan Parlamentolar Arası Dostluk Grubu” Adı: GRUP olduğuna göre bu grup en azından birkaç kişiden oluşmalı ama biz bu grupları sadece o ülkelerle ilgili olarak yapılan toplantılarda gördüğümüz başkanları ile tanıyoruz. Grubun diğer üyeleri başkan tarafından davet edildikleri ortak yemeklere katılmaktan başka ne yaparlar bilmiyoruz. Halbuki özellikle Azerbaycan için bu yapı genişletilip, güçlendirilmeli. Sadece GRUP ile yetinilmeyip, her iki ülkeden (Kürşad’ın Çin Sarayını basan 40 çerisi gibi) kırkar vekilin katılımıyla 80 kişilik bir “TÜRKİYE – AZERBAYCAN ORTAK PARLAMENTOSU” oluşturulmalı ve bu temsili meclis en az yılda 2 defa Türkiye’de ve Azerbaycan’da dönüşümlü olarak toplanıp, Türkiye ile Azerbaycan’ın ortak meselelerini düzenli bir şekilde müzakere etmeli ve iki ülkenin dış dünyaya dönük ortak tavırlarını belirleyecek çalışmalar yapmalıdır.

Türkiye meclisindeki Dostluk gruplarının mevcut başkanları bu beklentileri karşılamaktan çok uzaklar. Bundan on yılönce Ankara Batı Kent’te açılışı yapılan “Haydar Aliyev Parkı ve o parktaki Haydar Aliyev heykelinin açılış törenine Ankara’daki Azerbaycan Büyükelçisi tarafından davet edilmiştim. Bu açılışta en üst düzeydeki devlet erkanı çeşitli konuşmalar yaptı. Bu konuşmalarda, toplantının mahiyeti gereği olarak “AZERBAYCAN” sözü çok geçiyordu ve konuşma yapan üst düzey siyasilerin istisnasız tamamı “AZERBAYCAN” yerine ısrar “AZERBEYCAN” diyorlardı. Yanımda oturan ve Azerbaycan’dan gelmiş olan bir Azerbaycan Milletvekili bu duruma uzun süre tahammül ettikten sonra, “Türkiye – Azerbaycan Parlametolar Arası Dostluk Grubu Başkanı” milletvekilimizin de kürsüye çıkıp, üst üste birkaç kez “AZERBEYCAN” demesi üzerine patladı ve bana doğru eğilerek aynen şunları söyledi;

“Feyzullah Bey, Allah aşkına siz bunlara bir şey söyleyin. AZERBEYCAN ne tevür söz. Bizim ölkemizin adı “AZERBAYCAN” dı ve bu sözün bir menâsı var. Bizim ölkemizin adını bozmaya kimin hukuku olar? Biz buraya gelip “TÜRKİYE” için “TİRKİYE” ya da “TERKİYE” deyip dursak size yahşı olar mı?...

Nasıl yerin dibine girdiğimi tahmin edersiniz. 80 milyonluk bir ülkede on binlerce kişi milletvekili adaylığı için partilere başvuruyor. Her parti bunlar içerisinden seçilmiş 550 kişiyi milletvekili adayı yapıyor. Sonra millet onların arasından ilk 550 kişiyi seçerek Meclise gönderiyor. Sonra da Meclis, bunların arasından AZERBAYCAN ile en fazla alakadar olup, bu konuda en bilgili olanı seçip, ““Türkiye – Azerbaycan Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı” yapıyor. Ve o da bu toplantıya gelip, diğer alakasızlar ve nasipsizler gibi “AZERBEYCAN” diye konuşmaya başlıyor. Bu bir dil sürçmesi filan değil, Adam 10 dakikalık konuşmasında 40 defa “AZERBEYCAN” diyor. Bu durumu Azerbaycan milletvekiline nasıl açıklarsınız? En azından, sadece insan unsuruna dayalı ve hiçbir maliyeti olmayan bu hataların derhal giderilmesi ve bu hataların düzeltilmesi gerekir.

Bunların yapılmaması ve Azerbaycan – Türkiye arasındaki kardeşlik, kök birliği, ortak ülkü, “iki devlet – bir millet” söylemlerine uymayan bu  olumsuz tablonun düzeltilmemesi halinde tarih, yaşadığımız süreç içerisinde her iki ülkenin yönetiminde bulunan ve tarihin Türk Milletine bahşettiği bu fırsatı gereği gibi değerlendirmeyen kadroları affetmeyecektir.

Son bir şey:

Hayata, tarihe ve coğrafyaya dair pek çok sebeple, Türk Cumhuriyetleriyle kuracağımız ilişkilerde en rahat ve en sorunsuz olacağımız ülke Azerbaycan’dır. Bu gerçeği bilmeli ve bunu dosdoğru değerlendirmeliyiz. Azerbaycan ile yapacağımız işler, “yapılamaz” denilen işlerin yapılabileceğini ve “kurulamaz” denilen yapıların kurulabileceğini göstermeye vesile olur. Ve sonra bu işler ve bu yapılar, diğer Türk Cumhuriyetleriyle yapacağımız işlere örnek olur. Azerbaycan’ın bu bakımdan da ayrı bir özelliği ve önemi var. Unutmayalım…

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar