"Türkiye Cumhuriyeti'nin Fabrika Ayarlarına Geri...
  • Reklam
Mithat Akar

Mithat Akar

Mithat Akar

"Türkiye Cumhuriyeti'nin Fabrika Ayarlarına Geri Dönmesi" İçin Ne yapmalı?

22 Aralık 2017 - 23:14

Türk Devriminin Programı

Türkiye’nin 1938’den itibaren Batı emperyalizmine bağlandığı gerçeğini tespit eden, Batı’ya bağlanma sürecinin, bizdeki milli olan ekonomiyi, siyaseti, ordu teşkilatını, eğitimi ve toplam olarak kültürel dokumuzu, dinamikleri ile tahrip ettiği gerçeğini kavrayanlar “Fabrika ayarlarına geri dönmek” deyimini kullanarak, Türk Devrimi sürecine işaret ederler.

Ben bu yüzden “Fabrika ayarlarına geri dönmek” şeklinde çok yerinde olarak kullanılan bu benzetmeyi, Türk Devriminin kurucu ilkelerini uygulamak olarak adlandırıyorum. Türk Devrimi, 1919 – 1938 sürecini kapsayan, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini ekonomik, siyasi, askeri, kültürel uygulama;  teşkilatlanma ve yeniliklerin toplam sonucudur.  Tabi Osmanlı’nın son 200 yıllık dönemindeki Tanzimat, Meşrutiyet gibi girişimler,  Türk Devrimi’nin laboratuarı niteliğini taşıyan bir dönemdir. Yani Türk Devrimi, birkaç günde veya birkaç ayda, yılda gerçekleşmemiş; kendisinden önceki 200 yılın deneyimlenmesinin sonucu olarak son şeklini almıştır. Türk Devriminin kurucu kadrosu, son 200 yıllık süreçten yapılması ve yapılmaması gereken uygulamaları, eleştirel bir temelde incelemiş ve Anadolu’da Türk varlığının yok edilmesine karşı en uygun yol ve yöntemi benimsemişlerdir.

Atatürk, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in Müdafaa-i Hukuk ve Kuvvayı Milliye’deki etkisi, yalnızca milli mücadeleye fiili katkıda bulunmak olmamış, Cumhuriyetin kurucu ilkelerinin belirlenmesinde kuramsal ( düşünce disiplini. Öğreti, teori ) açıdan da temel görev üstlenmişlerdir.

Yusuf Akçura Üç Tarz- ı Siyaset adlı eserinde, İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük fikirlerinin karşılaştırmalı bir analizini yapar. Türk ulusunun çıkarlarını, bütün siyasi ve kişisel çıkarların üstünde tutan;  ulusu, bütün yabancı ideolojik, kültürel etkilere karşı koruyan; ulusun yok edilmesine karşı ancak ulusçu ( milliyetçi ) bir programla karşı koyulacağının ifadesi olan Türkçülük fikrinin tek çıkış yolu olduğunu, bu eserinde net ve tartışmasız bir biçimde ortaya koyar.

Atatürk,  Müdafaa-i Hukuk teşkilatının doğal bir sonucu olan Halk Fırkası’nın 6 Ok’unu ayrıntılı olarak tanımlaması için Ziya Gökalp’ten ricada bulunacaktır.

Gazi Kemal, Akçura ve Gökalp’in Türkçülüğünü, 1923 – 1938 arasındaki dönemde; büyük  bir siyasi gerçekçilikle uygulamaya taşır.

5 Şubat 1937’de, Müdafaa-i Hukuk Teşkilatlanmasının sonucu olan Halk Fırkası’nın ilkeleri, Anayasa’nın ikinci maddesine dahil edilerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri olarak kabul görmüştür.

Atatürk Türk Devletinin niteliğini tanımlarken, kurucu ilkeleri tek tek sayarak “ Türkiye Cumhuriyeti devletçi, devrimci, milliyetçi, laik ve halkçı bir Cumhuriyettir” diyerek aslında Türk Devriminin programını da ortaya koymuştur bu açıdan.

Türk Ordusu ve Milli Kimlik

Atatürk günümüzdeki soruna da işaret eden Türk Ordu yapısını tanımlarken şu temel analizi yapar: “Ordu, Türk Ordusu... İşte bütün ulusun göğsünü güven ve gurur duyguları ile kabartan şanlı ad. Onu bu yıl için kısa aralıklarla iki kez, büyük kütleler halinde yakından gördüm. Trakya ve Ege büyük manevralarında... Disiplinini, enerjisini, subaylarının bilgili çabalarını, büyük komutan ve generallerimizin yüksek yönetme ve yönlendirme yeteneklerini gördüm; derin övünç duydum, takdir ettim. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk gücü ve yeteneğinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir simgesidir.

Ordumuz Türk topraklarının ve Türkiye idealini gerçekleştirmek için yapmakta olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız güvencesidir.

Uygun bir donatım programımızın hazırlanması, başarı ile ilerliyor. Bunları ülkemizde yapma amacımız gerçekleşme yolundadır. Harp endüstrisi kuruluşlarını, daha fazla geliştirmek ve genişletmek için alınan önlemler sürdürülmeli ve endüstrileşme çalışmalarımızda ordu ihtiyaçları ayrıca göz önünde tutulmalıdır.

Bu yıl içinde denizaltı gemilerini ülkemizde yapmaya başladık. Hava kuvvetlerimiz için yapılmış olan üç yıllık program, büyük ulusumuzun içten ve bilinçli ilgisi ile şimdiden başarılmış sayılabilir.

Bundan sonrası için bütün uçaklarımızın ve motorlarının ülkemizde yapılması ve harp hava endüstrimizin de bu temele göre geliştirilmesi gerekir. Hava kuvvetlerinin aldığı önemi göz önünde tutarak, bu çalışmaları planlamak ve bu konuyu layık olduğu önemle ulusun gözleri önünde canlı tutmak gerekir.

Büyük milli disiplin okulu olan ordunun, ekonomik, kültürel, sosyal savaşlarımızda bize aynı zamanda en gerekli elemanları da yetiştiren büyük bir okul haline getirilmesine, ayrıca özen gösterilip, yardım edileceğinden şüphem yoktur.” (1 Kasım 1937, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3 )

Yukarıda ifade edilen “Uygun bir donatım programımızın hazırlanması, başarı ile ilerliyor. Bunları ülkemizde yapma amacımız gerçekleşme yolundadır. Harp endüstrisi kuruluşlarını, daha fazla geliştirmek ve genişletmek için alınan önlemler sürdürülmeli ve endüstrileşme çalışmalarımızda ordu ihtiyaçları ayrıca göz önünde tutulmalıdır.

Bu yıl içinde denizaltı gemilerini ülkemizde yapmaya başladık. Hava kuvvetlerimiz için yapılmış olan üç yıllık program, büyük ulusumuzun içten ve bilinçli ilgisi ile şimdiden başarılmış sayılabilir.”   cümlelerinin altını çizerek, bu cümlelerin ne anlam geldiğini defalarca düşünmeliyiz.

Milli Savunma Sanayi’nin tamamen kendi milli dinamiklerimize dayanarak ve dışa bağımlı olmadan inşa edildiği bir yöntem,  Atatürk’ün yöntemi.

Mondros Mütarekesi ile yok edilen ve silahsızlandırılan, subayları esir alınan, hor görülen bir ordu düzeninden; temellerini millete dayandıran, Düveli Muazzama devletlerine ( emperyalist devletlere)  karşı İstiklal Savaşı verilerek yeniden kurulan, kendi uçaklarını, denizaltı gemilerini yapan bir ordu düzenine geçiş…

Peki, “Eğitim, savunma ve ekonomi milli olmazsa ne olur? Sevr gelir.” ( Attila İlhan )

Ordulara savaşma gücünü veren,  orduları yönlendiren doktrinleridir. Savaşma stratejisini de, savaşma azim ve yeteneğini de, imkan ve kabiliyetini de doktrin ve inanç belirler. İnançsız ve doktrini kendisine ait olmayan bir ordu esir düşmeye ve yenilmeye mahkumdur. Bu yüzden dünyadaki büyük önderler ve düşünürler savaşı tanımlarken “ Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır.”   demişlerdir. Eğer “siyaset”  milli bağımsızlık ülküsüne dayanıyor, anti emperyalist milliyetçi bir temelde şekilleniyorsa, ordunuz da bu ilkeler doğrultusunda savaşım verecektir.

Ekonomisi, savunması, eğitimi dışa bağımlı ülkelerin orduları, adım adım kendi milli dinamiklerinden uzaklaşır. TSK’nın NATO’ya bağlanma süreci, kendimiz için değil, ABD’nin Ortadoğu ve Asya’daki çıkarlarına öncelik veren bir güvenlik algısı yaratmıştır. 1952’de NATO’ya bağımlı bir ordu yapısının doğması ise 1946 Milletler Cemiyeti’ne üye olma şartları, 1947 Marshall Planı ve Truman Doktrini çerçevesinde Milli Eğitim ve Milli Siyaset sistemimizin adım adım tasfiye sürecine dayanır. Bunların öncesinde ise 1938 İngiltere ve Fransa ile Üçlü Bağlaşma, 1939 ABD ile Dış Ticaret Anlaşması vardır.

1938’den günümüze,  Türk Devrimi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkeleri,  adım adım ekonomiden, siyasetten, dış politikadan ve milli güvenlik sistemimizden tasfiye edildi. Bugüne geldiğimizde ise generalleri ve subayları Ergenekon ve Balyoz gibi kumpaslarla etkisizleştirilen, komuta kademesi alt  - üst edilen; kendi vatanında kışlasından – karakolundan çıkamayan bir konuma sürüklenen ordu yapısı ile karşı karşıyayız.

“Sızma”  yöntemiyle ordunun önemli mevkilerine yerleşen vatan haini işbirlikçiler, gözünü kırpmadan Güneydoğu’da Jandarma personeli ile omuz omuza çatışan Polis Özel Hareket Merkezine bomba yağdırabiliyor. Kendi komutanlarını, subaylarını başka bir devlet adına ( ki bu ABD’dir )  rehin alabiliyor. Kendi emir komutasındaki er ve erbaşları, halkla karşı karşıya getirebiliyorsa; bunun sebebi 1938’den itibaren adım adım bizi teslim alan Batı emperyalizmi ve “kendi çıkarlarını müstevlilerin ( istilacı, işgalci )  çıkarıyla bir gören”  bütün siyasilerdir.

Evet, fabrika ayarlarına bir an önce geri dönmeliyiz. Yani yeniden Türk Devrimi rotasına oturtmalı, yeniden tabandan gelen, partiler üstü zeminde, ortak paydalarda, asgari müşterekte millet olarak bir araya gelmeliyiz. Bu ortak kaygı tam bağımsızlık ve vatandır. Türk milletinin yeniden egemen ulus olarak teşkilatlanması ve devletleşmesidir.

Çünkü:

       “Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.

       Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.

               İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

       Kuvay-ı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.

       Manda ve himaye kabul edilemez.” 4 – 11 Eylül 1919, Sivas

Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönebilmesi için, öncelikle bu kararları yeniden alacak bir Müdafaa-i Hukuk Teşkilatlanmasına ihtiyacı var. 

YORUMLAR

  • 1 Yorum

Son Yazılar