Kazakistan, Kazakça ve Nazarbayev
  • Reklam
  • Reklam
  • Reklam
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun

Kazakistan, Kazakça ve Nazarbayev

13 Mart 2018 - 17:06 - Güncelleme: 13 Mart 2018 - 17:09

Kazaklarla İlk Tanışma

1960’ların başı. Henüz 17-18 yaşlarında bir lise öğrencisiyim. Türk Dünyasına meraklı bir lise öğrencisi. İzmir’e yakın Salihli kasabasında Kazaklar var, diyorlar. Onları görmeye gidiyorum. Türk Kağanlığı döneminden çıkmış gibi heybetli ve batur görünüşlü insanlar görüyorum. Orta Asya’daki Türk yüzlerini Köl Tigin gibi, Bilge Kağan gibi hayal etmiştim. Salihli’deki Kazakların yüzleri aynen öyle idi. Hele Ali Bek Hakim. Çin’deki Kazaklara başçılık edip onları çöllerden ve dağlardan aşırıp Türkiye’ye ulaştıran lider. Bir Kök Türk kağanı gibiydi. At etini orada yedim, ilk kımızımı orada içtim. Daha o zaman bende bir Kazak sevgisi, bir Kazakistan özlemi oluştu.

Yine o günlerde İzmir’in kaldırım kitapçılarından birinde küçük bir kitap gördüm:Büyük Türkçü Mağcan Cumabayoğlu. Kitabı Hasan Oraltay hazırlamış, Mağjan’ın hayatını anlatmış ve bazı şiirlerini de kitaba koymuş: Türkistan eki dünya esigi ğoy / Türkistan er Türiktin besigi ğoy. Benim genç hafızamda Mağjan bu mısralarıyla uzun yıllar kaldı.

İlmî Çalışmaların Başlangıcı

1967 yılında asistan oldum, Kars ağızları üzerinde doktora tezi yaptım; Azerbaycan ağızlarıyla Kars’taki bazı ağızları karşılaştırmak için Kiril harflerini öğrendim.

1971 yılında artık dil doktoru olmuştum ve Hacettepe Üniversitesi’nde çalışıyordum. Kazaklara ve Kazakçaya olan ilgim devam ediyordu. Ankara’da yaşayan Kazaklardan Uyadan Akay ile görüşüyordum. 1974 yılında birkaç arkadaş karar verdik. Türkiye’deki Kazakları araştıracaktık. Niğde’nin Altay köyüne ve Salihli’ye gittik. Onlardan metinler derledik, bilgiler aldık. Gezinin sonunda Töre dergisinde “Kazaklar Arasında” adlı makalemi yazdım ve Kazak âdetlerini anlattım.

1976’da Amerika Birleşik Devletlerinin Seattle şehrindeyim. University of Washington’da araştırma yapıyorum. Kütüphanede Muhtar Awezov’un Abay Jolı’nı gördüm. Okuyup anlamaya çalıştım. Abay’ın şiirlerini buldum, okuyup anlamaya çalıştım. Bu şiirlerdeki ses bana bozkırın sesi gibi geliyordu. Ama beni en çok etkileyen Alpamıs ile ilgili plaktı. Plağa kim okudu, şimdi hatırlamıyorum, fakat günlerce gecelerce o plaktaki Kazak sesini dinledim. Allahım, bir müzik bu kadar mı içten, bu kadar mı güzel olur? Allahım bir müzik insan ruhunu bu kadar mı depreştirir? Zihnimle, hayalimle değil, âdeta bedenimle Kazak bozkırlarında at sürüyordum.

1983-1984 yıllarında Gazi Üniversitesinde Türkoloji Bölümü başkanı olarak görev aldım. Artık Türk Dünyası’na ait tezler yaptırabilirdim. Ferhat Tamir, bitirme tezini Abılay Han Destanı üzerinde yapmıştı ve Kazakçayı öğrenmişti. Master tezi olarak da Barköl Kazakları ağzı üzerinde çalışmıştı. Birlikte konuştuk ve Mağjan Jumabayulı’nı  doktora tezi olarak çalışmasına karar verdik. Tamir, Mağjan’ı ezberledi ve Türkiye’de ilk defa onun şiirlerini yayımladı.

Aynı yıllarda, Almatı’dan bana Arap harfleriyle bir gazete geliyordu: Bizdiŋ Otan. Kazakça çalışmak isteyen gençlere bu gazeteyi veriyordum; “Bu da Çin’de yaşayan Kazakların alfabesiyle yazılmış, bunu da öğrenmek gerek.” diyordum.

Hasan Oraltay’ın Münih’teki evinde kimler konuk olmadı ki!… 1987 yılında ben de ailemle bir ay kadar ona konuk oldum. Kiril harfli Kazak gazetelerini birkaç gün birlikte okuduk. Artık Kazakçayı ben de okuyup anlıyordum. 1990’da Moğolistan’ın Bayan Ölgiy aymağında birkaç gün Kazaklarla konuştum. Sartkojaulı Karjawbay ile ve başka Kazaklarla. Traktör isimli bir Kazak gencine Fatiha suresini öğrettim, Kiril harfleriyle yazıp kendisine verdim.

1990 yılında Erden Kajıbekulı’nın daveti üzerine Almatı’daki Altayistler Konferansı’na gittim. Orada bildirimi de Kazakça okudum. 1991 yılında Ankara’da, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırlarken Kazak meslektaşım Erden Kajıbek’le aylarca birlikte çalıştık. Artık biz Kazaklarla ağa-ini olmuştuk. Daha sonraki yıllarda kuda da olacaktım.

Türk Dünyası Ortak Alfabesi

18-20 Kasım 1991’de, İstanbul’daki Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü ile TEK-ESİN Türk Kültürünü Araştırma ve Geliştirme Vakfı, “Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu” düzenledi. Türk Dünyası’ndan pek çok dilci âlim sempozyuma katıldı. Üç gün tartıştık. İstedik ki Latin alfabesine geçme sürecinde Türk Dünyası’ndaki bütün Türk halkları için hem ortak, hem de her birinin diline uygun bir umumi alfabe yaratalım. Türkiye Cumhuriyeti’nin zaten 29 harfli bir Latin alfabesi vardı. Diğer Türkler aynı sesler için bu alfabedeki harfleri kullanabilirlerdi. Bu 29 harf hepimiz için ortak olabilirdi. Fakat bazı Türk halklarında iki tane e vardı. Bazılarında farklı bir k (q) vardı. Bazılarında bu 29 harf içinde olmayan üç harf daha vardı: x, ŋ, w. Böylece 34 harfli bir ortak-umumi alfabe ortaya çıktı. Türk halkları kendi özel ses sistemlerine göre bunlardan istediklerini alacaktı. Bazı prensipler de koymuştuk. Aynı ses bütün Türk halklarında aynı harfle gösterilsin. Bir ses için bir harf kullanılsın. Böylece hem pratik, hem ortak, hem de her Türk halkının ses sistemini ifade eden bir umumi alfabe ortaya koyduk. Bir prensibimiz daha vardı. Bu alfabe ilmî bir sempozyumun tavsiye kararı idi ve hiçbir ülkeye zorla kabul ettirilemezdi. Bağımsız ülkeler elbette kendi kararlarını kendileri vereceklerdi. Biz sadece tavsiye ediyorduk ve onların önüne pratik bir çözüm koyuyorduk. Nitekim Azerbaycan birkaç ay sonra bu ortak alfabeyi resmen kabul etti, fakat ӓ bizim ses sistemimize uygun değil dediler ve ӓ yerine ә harfini kabul ettiler.  1993 yılında Türkmenistan da bu umumi – ortak alfabeye çok benzeyen bir alfabe kabul etti. Özbekistan ise farklı bir Latin alfabesine karar verdi.

Kazakistan ve Kırgızistan da zaman içinde Latin alfabesine geçecek diye düşünüyorduk. Kazakistan’da bazı gelişmeler oluyordu. Kazak dil bilimcileri, Türkiye ve Azerbaycan’daki uygulamaları görmek üzere bu ülkelere ziyaretler yapıyor, ilim adamlarıyla görüşüyordu. Kazakistan Latin alfabesine geçerse elbette Kırgızistan da geçer diye düşünüyorduk.

Bağımsız Kazakistan ve Nazarbayev

Kazakistan Türk Dünyası’nın kutup yıldızı gibiydi. Kutup yıldızı gibi kuzeydeydi ve güneyinde kalan Türk Dünyası coğrafyasını âdeta kucaklıyordu. Üstelik bağımsızlık kıvılcımı da orada çıkmıştı. Bozkırın özgürlüğü seven çocukları, Jeltoksan olayları ile Türk Dünyası’na örnek olmuşlar, yol göstermişlerdi. Zaten Kazak kelimesi de “özgür” demekti, “özgürlüğü seven” demekti. Onlar yüzyıllarca bozkırın özgür sonsuzluğunda at koşturmuşlardı.

Kazakistan’dan  ve Kazaklardan Türk Dünyası için büyük ümitlerimiz vardı. Onlar ortak atalarımızı herkesten önce araştırmaya başlamışlardı. Önce Aydarov, sonra Amanjolov Kazakistan’da Türk Kağanlığı anıtlarını neşretmişlerdi. Sonra Mırzatay Joldasbekov Türk Kağanlığı anıtlarını edebî yönden incelemişti. Moğolistan Kazakları da boş durmamışlardı. Bazilhan ve Sartkojaulı Karjawbay, anıtların dünya çapında uzmanları idiler. Nazarbayev, Türk Kağanlığına özel önem veriyor, bilim adamlarını Moğolistan’a gönderiyor, oradaki  Kazak bilim adamlarını Astana’ya getiriyordu. Avrasya Üniversitesi’nin büyük salonunda Köl Tigin anıtı, Türk Kağanlığı çağından gelmiş gibi ihtişamla bizlere bakıyordu. Türk Dünya’sının ortak tarihi, ortak ataları Astana’da heyecan yaratıyordu.

Nursultan Nazarbayev akıllı bir devlet adamıydı. Almatı gelişmiş, güzel bir merkezdi. Fakat ülkenin kuzeyine de sahip çıkmak lazımdı. İşim nehri kıyısında, âdeta Türk destanlarından, Türk ertegilerinden çıkmış, fakat aynı zamanda yüzünü 21. yüzyıla dönmüş, masalsı, çağdaş bir şehir yarattı. Walt Disney, Disneyland adı altında, minik ve hayali masal şehirler kurmuştu, Nazarbayev ise bu şehirlerin gerçeğini kurdu. Hem masalsı, hem uzaya bakan figürleriyle.

Nazarbayev’in yüzü, hem Bağımsız Devletler Topluluğu’na, hem Avrasya’ya, hem de Türk Dünyası’na dönüktü. Hiçbirini ihmal etmiyordu; hepsi ile eşit hukuklu ilişkiler kuruyordu. Bunların biri, diğerine rakip değildir diyordu. Bu, akıllı bir politikaydı ve elbette Kazakistan’ın güvenliği ve geleceği için lüzumlu bir politikaydı.

Nazarbayev bilimin kıymetini bilen insandı. Dünyanın bütün ileri ülkelerine talebeler göndermişti. Amerika’ya, Kanada’ya, Çin’e. Ve elbette Türkiye’ye de. Youtube’a girince neşeli Kazak talebelerini görüyorduk. Kanada’da, ABD’nin çeşitli şehirlerinde, Şanghay’da cadde ve meydanlarda Kara Jorga oynuyorlardı. Bu talebeler, birkaç yıl sonra ülkelerini yükseltmek için vatan topraklarına dönecekler ve yarınki Kazakistan’ı hazırlayacaklardı. Youtube’da Kazaklar harikalar yaratıyordu. Erturan adlı bir müzik grubu sanki Türk Kağanlığı’nın sesini bize ulaştırıyordu. Kazakistan bilimle, edebiyatla, musiki ile, mimarlıkla ata babalarımızın tarihini 21. yüzyıla bağlıyordu.

Nazarbayev uzak görüşlü bir önderdi. Önce Siyasi Reform ve Ekonomik Modernleşme projesini başlattı. Sonra Kamu Bilincinin Modernleştirilmesi. Önce ülke, ekonomik bakımdan kalkınacak ve modernleşecek, sonra sıra halkın bilincini modernleştirmeye gelecek.  Halk bilinçlenmeden hiçbir şey olmazdı, halk bilinçlenmeliydi.  Nazarbayev’in dediği gibi:

“Hedefe ulaşmak için bilincimizin, her zaman önde olması, diğer bir deyişle bilincin, işten önce modernleşmesi ve yenileşmesi” gerekiyordu. Hem millî kültür ve bilinç, hem de çağdaş bilinç. Bu reformun birçok aşamaları vardı. Onlar birer birer uygulanmalıydı.

Fakat dünya değişiyordu ve Kazakistan da bu değişimden uzak kalamazdı. Değişime ayak uydurmak şarttı. Ama millî kodlara da sahip çıkılmalıydı. Bunun için de öncelikle bir “millî hafıza platformu” oluşturulmalıydı. Dünü, bugünü ve yarını birleştirecek ve uyumlu hale getirecek bir platform. Kamu bilincini geliştirmek için bunlar şarttı. Bunun için öyle bir program olmalıydı ki her şey düzgün gitsin. Program pratik olmalıydı, rekabet edebilir olmalıydı, eğitimi yükseltmeli, millî kimliği de korumalıydı. Evrimci ve dünyaya açık olmalıydı.

Bunları düşünüyordu Nazarbayev ve hemen uygulamaya geçiyordu. Kazakistan’ın bütün bölgelerinin tabiat, tarih ve kültür değerleri ortaya çıkarılmalıydı. Çeşitli bilimlere ait 100 ders kitabı Kazakçaya çevrilmeliydi. Ve mutlaka Latin alfabesine geçilmeliydi.

Nazarbayev aslında İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” şiarını uygulamaya koymuştu. Siyasi ve ekonomik proje ile “işte birlik”ten başlamıştı. Sonra “kamu bilincini oluşturmak” projesiyle “fikirde birlik”e geçmişti. Şimdi “dilde birlik” lazımdı. Bunun ilk adımı da Latin alfabesine geçilerek atılacaktı. O cesur adımı da attı Nazarbayev ve Latin’e geçmeye karar verdi.

Kazakistan ve Ortak Miras

Kazakistan, Türk Dünyası tarihinin en eski hazinelerini saklamaktadır. En eski Türk yazısı Esik kurganından çıkmıştır. Altın Adam’ın kabrindeki kap üzerinde bulunan 26 harf umum Türk âleminin en eski yazısıdır. Kazak dilcileri bu yazıyı eski Türk dilinde diye düşündüler ve okudular. Ben de bu kaptaki 26 harfi yeniden okudum, yorumladım ve bildiri hazırladım. Mırzatay Joldasbekov’un 80 yıllık toyu için Astana’ya gittim ve orada bu bildiriyi okudum. Gumilyev Adındaki Avrasya Ulttık Universiteti de bildiriyi yayımladı. Milattan 4 asır önceki Altın Adam bizim hepimizin köküdür. Kazak dilcileri de ben de bunu ispat etmeye çalıştık. Ben eminim ki Nazarbayev’in yeni projesinde yer alan “Kazakistan’ın bütün bölgelerindeki tabiat, tarih ve kültür değerleri” ortaya çıkarılırken Esik kurganı ve Altın Adam, en büyük iftiharla önce Kazaklara, sonra bütün dünyaya anlatılacaktır. O hazine şu anda Astana’daki Millî Müze’de durmaktadır.

Türk Kağanlığından kalan yüzlerce anıt ve yazıt, Karahanlı atalarımızdan kalan Dîvânu Lugâti’t-Türk ve Kutadgu Bilig, Türkistan şehrinde yaşayan Ahmed Yesevi’nin hikmetleri ve daha nice eserler, destanlar, ertegiler… Oğuz KağaneposuKorkut Ata, Alpamış / Alpamıs…

İşte biz, bütün Türk Dünyası, Türkiye Türkleri, Azerbaycanlılar, Türkmen, Özbek, Kırgız ve Kazaklar, Uygur, Başkurt ve Tatarlar ve bütün Türk halkları böyle ortak ve zengin bir mirasa sahibiz. Geçen yıllarda Korkut Ata, Dîvânu Lugati’t-TürkUNESCO’nun dünya mirası programına girdi. Bu yıl da Kutadgu Bilig giriyor. Demek ki bunlar bizim, bütün dünyaya da göğsümüzü gererek sunabileceğimiz zenginliklerimiz. Böyle ulu bir ortak mirasa sahip olan bütün Türk halklarının, kendi ses karakteristiklerini de muhafaza ederek, ortak bir umumi alfabeye sahip olmaya hakları yok mudur? Elbette buna hakları vardır. Onlar medenî bir proje olarak Latin alfabesine geçerken, kendi aralarında da ortak bir alfabeye sahip olmalıdırlar. Ama tekrar ediyorum. Her Türk halkının ses sistemi de korunmalıdır. İşte bunun için, 1991 yılında, Türk Dünyasının birçok dilcisinin toplanmasıyla ve onların ortak kararıyla oluşturulan umumi Türk alfabesini, yalnız Kazakistan’ın değil, bütün Türk Dünyası’nın bilge lideri Nursultan Nazarbayev’in nazarlarına bir kere daha sunmak istiyorum. Onun bilge nazarı bu meseleyi en iyi şekilde halledecektir.

Ortak atalarımızın ruhları hepimizi esirgesin!

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar