24 Nisan Yaklaşırken Sözde Ermeni Soykırım Yalanına Cevap: Bir...
  • Reklam
  • Reklam
  • Reklam
Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

24 Nisan Yaklaşırken Sözde Ermeni Soykırım Yalanına Cevap: Bir Manifesto

09 Nisan 2019 - 18:00 - Güncelleme: 09 Nisan 2019 - 18:18

Ermeni diasporasının çatı  kuruluşu olan Ermeni  Örgütleri  Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF)   5 Şubat 2019  tarihindeki toplantısında    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Nisan’ı  sözde Ermeni soykırımı anma günü ilan edeceğini açıklamıştır.  Macron Twitter’da yaptığı paylaşımda  "Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan'ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz"  demiştir. Fakat,  gerek Cezayir ve gerekse  Ruanda da yaptıkları soykırımlar ile  yüzleşmemiştir.

Fransa’nın  önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de sözde Ermeni soykırımını iktidarda olduğu  dönemde   devamlı  gündeme  getirmiştir: “Nicolas Sarkozy orders new Armenian genocide law: President Nicolas Sarkozy has ordered his government to draft a new law punishing denial of the Armenian genocide after France's top court struck it down as unconstitutional.” (https://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/armenia/9112129/Nicolas-Sarkozy-orders-new-Armenian-genocide-law.html, Mr Sarkozy was accused of pandering to an estimated 400,000 voters of Armenian origin ahead of an April-May presidential election Photo: REUTERS9:49PM GMT 28 Feb 2012) Sarkozy Türkiye’nin AB üyeliğine de şiddetle karşı çıkmış ve “Türkiye Avrupalı değildir” demişti. Sarkozy Macron

Kaynak:  http://en.rfi.fr/europe/20111007-turkey-angered-sarkozy-call-recognise-armenian-genocid

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=rBoBTdh9oa4

Sarkozy,  İçişleri Bakanı iken 14 Kasım  2006  tarihinde Cezayir’de Fransa Büyükelçiliği’nde verilen  kokteyl sırasında kendisine yöneltilen “Fransa özür dileyecek mi” sorusuna  “babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez”  demiş ve şunları söylemiştir:  “Sömürgecilik sistemi, adaletsiz bir sistem. Akdeniz’in her iki yakasında yaşayan kadınlar ve erkekler bu nedenle acılar yaşadı…Tıpkı 1915 olayları sırasında, Ermenilerin yanı sıra Türklerin de yaşadıkları büyük acılar gibi…” Fransa ile 2001’de, 2006’da, 2011’de ve 2019’da  aynı sıkıntıyı yaşıyoruz. 

Bu açıdan bakınca, şu soruyu  sormak gerekir: 18 yılda Türkiye ne yaptı? Ya da daha önemlisi ne yapamadı?  O dönemde  Sarkozy’ye mektup yazan az sayıda kişiden biri olan sayın Refik Mor’un mektubunu  tarihe not düşülmesi açısından aşağıda paylaşmak istedim. Almanya’nın Schleswig-Holstein Eyaleti’ne bağlı Neumünster kentinde yaşayan siyasetçi Refik Mor, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve milletvekili Boyer’e 12 Ocak 2012 tarihinde Soykırımı İnkar Yasası konusunda İngilizce ve Türkçe açık mektup göndermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Hıristiyan Demokrat Birlik Parti (CDU) Neumünster İl Meclis Üyesi Mor, “Sarkozy ve Boyer’in resmi önergesinin Avrupa Adalet Divanı  karşısında artık hukuki bir dayanağı yoktur. Ne Avrupa Parlamentosu’nun, ne de Fransız Parlamentosu’nun bu siyasi kararı, ATAD’ın kararından üstün değildir.”  Mektup aşağıdadır.

“Neumünster,   12.01.2012

Refik Mor
Geibelstr.13
24536 Neumünster
Allemagne

Sayın Senato Başkanı Jean-Pierre Bell,
Sayın Cumhurbaşkanı Sarkozy,
Sayın UMP Milletvekili Boyer,

Tarafınızdan verilen “Resmi olarak tanınan soykırım suçlarının inkarına 1 yıl hapis ve 45 bin Euro para cezası” öngören kanun tasarısı, Fransa meclisinde kabul edilmiş bulunmaktadır. Bu girişiminizi, parlamenter olmanız gereği en doğal hakkınız olarak görüyorum. Yalnız burada doğal ve hukuki olmayan bir şey varsa, o da kabul edilen resmi önergenizin Avrupa Adalet Divanı Kararı karşısında artık hukuki bir dayanağının olmadığıdır. Avrupa Parlamentosu’nun siyasi kararı ile Fransız Parlamentosu’nun siyasi kararından, Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararının   bu ikisinden üstün olduğunu,  hepimiz biliyoruz. Lütfen benim görüşümü de dinlemenizi rica ediyorum. Bu konudaki Fransız ve Alman  Parlamentoları’nın resmi kararlarını bir yana bırakın, 20 Temmuz 1987’de Avrupa Parlamentosu C-190 esas nolu resmi kararı ile, içerik olarak “Türkiye Ermeni soykırımını tanımadığı müddetçe, AB’ye üye olamaz’’ denen siyasi bir karar almıştır. Peki bu karar hâla geçerli midir?  Bunun cevabı aşağıdadır. AB’nin verdiği bu siyasi kararla cesaretlenen Ermeni diasporasının Fransa’daki sözcüsü- ve avukatı olan  Suzanne ve Gregoire Krikorian, 1999’da Helsinki kararıyla Türkiye’nin AB üyeliğine aday devlet yapılması üzerine, Ermeni soykırımına atıfta bulunarak, Avrupa Parlamentosu’na,  Avrupa Birliği Konseyi’ne ve  Avrupa Birliği Komisyonu’na karşı Avrupa Adalet Divanı’nda  “Birliğin akit dışı sorumluluğu ve davanın esassızlık (gerekçesizlik)) konumu” ile ilgili, maddi ve manevi tazminat davası açmışlardır. Yukarıda  davanın içeriğini oluşturan  “Birliğin akit (Anlaşma) dişi sorumluluğundan’’  kasdedilen uluslararası insan hakları ve 1915 olaylarında yaşanan trajik tarihi olaylardır. Yani Ermenilere haksızlık edilerek soykırım uygulandığını iddia etmişlerdi.  Ancak, Suzanne ve Gregorie Krikorian bu davayı kaybettiler çünkü iddialarını ispatlayamadılar. Ermeni diyasporası için adeta bir  “ön soykırım davası” olarak değerlendirilen bu maddi ve manevi tazminat davası, Avrupa Adalet Divanı tarafından 17 Aralık 2003 tarihinde Esas No: T-346/03 kararı ile reddedilmiş ve kendileri de 30 bin Euro’luk mahkeme masraflarını ödemeye mahkum edilmişlerdir. AAD’nın rededtiği T-346/03 esas sayılı (dosya numaralı) davanın 25 nolu gerekçesinde, hakim aynen şöyle demektedir:  T-346/03 esas no.lu karardan 25 numaralı alıntı: “25. Davacıların gerçekten  ve somut zarar  görmüş olduklarını gösteren deliller  konusuna  gelince; davacılar, dava dilekçesinde genel ifadelerle Ermeni birliğinin uğradığı manevi zararın talebi ile sınırlı kalmış olup,  ne bu konuda,  ne de şahsen kendilerinin uğradığı zararın kapsamı hakkında  zerre kadar  dahi delil gösterememiş olmalarıdır.  Davacılar  bununla, kendilerinin gerçekten ve somut olarak zarar görüp görmedikleri  hakkında mahkemenin hüküm verebilmesi için yeterli bilgi  verememişlerdir. (AAD’nın bu konuda 2 Temmuz 2003 tarihli T-99/98,  Hameico Stutgart /Konsey ve Komisyon (Emsal) davası kararı ve Komisyon’un  No.68 ve 69, Slg.2003, II-0000 kararı)” T-346/03 esas no.lu kararının 10’ncu numarasından alıntı: “10. Davacılar ayrıca, bir çok temel insan haklarının, özellikle 4.Kasım 1950 yılında  Roma’da imzalanan insan hakları ve temel özgürlükleri koruma altına alan  Avrupa  sözleşmesinin 3. ve 8. maddesine dikkat çekerek, burada sözü edilen,  özel yaşam hakkının kutsallığı,  aşağılayıcı veya insanlık dışı muameleye tabi  tutulmama  haklarının ihlal  edildiğini savunmaktadırlar” Ve yine T-346/03 esas no.lu karardan 21 no.lu alıntı:  “21. Temel hakların sözde ihlali konusunda ise, (yukarıdaki 10. numaraya  bakınız)   davacıların, böyle  temel insan haklarının ihlali iddiası ile sınırlı  kalıp, bunun davalı   organlara atfedilen suç ile ne kadar ilgili olduğunu açıklayamamasını belirtmek  yeterlidir.”  Ermeni diasporası bunun üzerine temyize gider (karara itiraz eder). Avrupa Adalet Divanı’nın 4’ncü dairesinde görülen temyiz davası, (itiraz davası) 17.04.2004 tarihinde, C-18/04 P Esas no.lu nihai karar ile yeniden reddedilir.

Sayın Senato Başkanı Jean-Pierre Bell,
Sayın Cumhurbaşkanı Sarkozy,
Sayın UMP  Milletvekili Boyer,

Yahudi soykırımının (Holocaust) Almanlar tarafından yapıldığı, Nürnberg mahkemesi tarafından hukuken karara bağlanmış olup, bunu inkar etmek de doğal olarak Almanya’da suçtur. Ama, hukuken kesinleşmemiş bir konu hakkında siyasetin ceza kesmesi ise, ancak muz cumhuriyetlerinde mümkündür.  İspata dayandırılmadan yaptığınız yukarıda sözünü ettiğim bu kanun, Avrupa Adalet Divanı karşısında artık hiç bir hukuki dayanağı maalesef bulunmamaktadır.   Bundan dolayıdır ki, yukarıda adı geçen Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararına, her demokrat gibi sizin de uymanızı ve Türk’leri haksız yere itham ettiğinizden dolayı, verdiğiniz yasa önergesini geri çekerek , tüm Türk halkından özür dilemenizi talep ediyorum. Aksi takdirde, bu sizin “pirus zaferi”nizden öte gitmeyecektir. Çünkü mahkeme kararları, resmi karardan üstündür. Tabii ki bu kural demokratik devletler için  geçerli bir kuraldır.

Refik Mor, 2003 yılından beri  CDU- Neumünster Meclis Üyesidir.”

Mektubun İngilizce  çevirisi aşağıdadır.

“Monsieur Le President Sarkozy, UMP Parliamentarian M. Boyer The proposal penned by you “to severely penalize those who deny officially recognized genocide with one year jail term and 45,000 Euro” has been voted into law by the French Parliament. I see this initiative of yours as your natural right as a parliamentarian. However, if there is something unnatural and unlawful about this official example of yours is that, it has no legal basis when faced with the Court of Justice of the European Union decision. We all know that the European Court overrules the political decisions of both the French and the European Parliaments. I beg you to please listen to my view also. Besides the official decisions of the French and German Parliaments on this subject, the European Parliament had also taken the political decision that “Turkey cannot become a member of the EU unless they accept the Armenian genocide” with the C-190 official decision of July 20, 1987. The answer to the query if this decision is still valid is as follows: Emboldened by this political decision of the EU, after Turkey became a candidate in 1999 with the Helsinki declaration, the speaker of the Armenian Diaspora in France and also their lawyer Suzanne and Gregorie Krikorian opened up a court case at the European Court of Justice demanding physical and moral compensation in reference to the Armenian genocide for “the Union’s responsibility beyond the agreement and the invalidity of the case” against (1) the European Parliament, (2) the European Union Council and(3) the European Union Commission. What is meant by “the Union’s responsibility beyond the agreement” that made up the substance of the case mentioned above is international human rights and the historical tragic events of 1915. Their claim was the Armenians were treated unjustly and were victims of genocide. However, Suzanne and Gregorie Krikorian lost this case because they could not prove their claims. This physical and moral compensation court case which was deemed as a “pre-genocide” case for the Armenian Diaspora was refused by the European Court of Justice on 17 December 2003 with decision number: T-346/03 and they were ordered to pay the 30,000 Euro as court expenses. The judge said the following at the 25th reasoning of the European Court of Justice ruling number T-346/03: QUOTE: 25. ‘’Secondly, as regards the requirement that the applicants must have suffered actual and certain damage, the applicants clearly confined themselves in their application to relying in general terms on non-material damage caused to the Armenian community, without giving the least indication as to the nature or extent of the damage which they consider they had suffered individually. Therefore the applicants have supplied no information that would enable the Court to find that the applicants in fact suffered actual and certain damage themselves (see, to that effect, Case T-99/98 Hameico Stuttgart and Others v Council and Commission [2003] ECR II-2195, paragraphs 68 and 69).’’ UNQUOTE Again at the 10th item of the European Court of Justice ruling number T-346/03: QUOTE: 10. ‘’The applicants also rely on an infringement of several fundamental rights, including the right not to be subjected to inhuman or degrading treatment and the right to respect for private life, laid down in Articles 3 and 8 of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms, signed in Rome on 4 November 1950. ‘’ UNQUOTE Also another excerpt from the same ruling number T-346/03: QUOTE: 21. ‘’As regards the alleged breach of fundamental rights (see paragraph 10 above), it is sufficient to note that the applicants merely claim that such a breach took place, without explaining how that follows from the conduct of the defendant institutions complained of in this case. ‘’ UNQUOTE The Armenian Diaspora objected to this decision at the Court of Appeals. The appeals case seen at the fourth district of the European Court of Justice was refused again with a final decision on 17.04.2004 and with principal number C-18/04 P. Monsieur Le President Sarkozy UMP Parliamentarian M. Boyer, The Jewish Holocaust was legally established by the Nuremberg Tribunals so it is naturally a crime to deny it. However, to demand compensation based on a political verdict on a subject which did not become absolute in a court of law is possible only in banana republics. For this reason I request you to obey the court verdict mentioned above just as any democratic person would, and also withdraw the resolution of law which blames the Turkish nation and apologize from them for this unfounded allegation. Otherwise, this will not go any further than a Pyrrhic victory, because court decisions are above official declarations. No doubt this condition is valid only for democratic governments. Refik Mor P.S. Refik Mor , Member of Neumünster Parliament since 2003 – CDU.” (http://www.europahaber.de/turk-vekilden-sarkoz-ye-acik-mektup/2564/)

Turkish Forum’da (ABD) 8 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan “Türkiye’nin Ermeni Sorunu” başlıklı yazımda  ben de şu tespitte bulunmuştum: “Fransa’da eski Cumhurbaşkanı Sarkozy ve onun gibi düşünen, Ermeni oylarından medet uman siyasetçiler, sözde soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar almakta, bunu inkar edenlere ise ceza getirmeye yönelik girişimlerde bulunmaktadırlar. Nitekim Fransız Senatosu’na gelen ve kabul edilen sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesine ilişkin yasa teklifi, Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkileri çok germiş, hatta kopma noktasına getirmiştir. Teklifi var gücüyle destekleyen Fransa eski Cumhurbaşkanı Sarkozy, sözde Ermeni soykırımını bahane ederek Türkiye’nin AB yolunu Almanya Başbakanı Merkel ile birlikte tıkayan iki siyasetçiden biridir. Aslında Fransız Senatosu’nun sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesi ile yasayı kabul etmesi bir akıl tutulmasıdır.” (https://www.turkishnews.com/tr/content/2012/05/08/turkiyenin-ermeni-sorunu/, https://groups.google.com/forum/#!topic/Turkiye-icin-el-ele/pErz_a04qJI)

Fransa’nın İngilizce yayın yapan  kanalı France 24,  6 Şubat 2019  akşam haberlerinde Macron’un sözde Ermeni soykırım konusundaki açıklamasına  Türkiye’nin cevap verdiğini Cumhurbaşkanı  Erdoğan’ın fotoğrafını ekrana yansıtarak haberleştirmiştir. Alt yazıda da  hiçbir mahkeme kararı olmamasına rağmen “Ermeni soykırımı”  ifadesini kullanmıştır: “France: Turkey condemns Macron’s plan for national day marking ARMENIAN GENOCIDE.”  Tarafımdan  kayıt altına alınan  France 24’ün  haberi aşağıdadır.

Macron’un Türkiye’yi  suçlamasına  Cumhurbaşkanı Erdoğan,  Paris’te şehit edilen büyükelçimiz İsmail Erez ve şoför Talip Yener’e de atıfta bulunarak cevap  verseydi, daha etkili  olurdu. Çünkü, Macron’un muhatabı Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Sözcü İbrahim Kalın’ın  cevabı etkili olmamıştır. "Ülkesinde siyasi sorunlar yaşayan Macron'un günü kurtarma gayretiyle tarihi hadiseleri politik malzeme haline getirmesini reddediyoruz."

Kaynak: Milliyet, 25 Ekim 1975

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.  Bu sebeple 24 Nisan öncesinde aziz şehitlerimizi  hatırlamakta ve de anmakta  yarar vardır: “27.01.1973 Santa Barbara Başkonsolos Mehmet Baydar ve  Konsolos Bahadır Demir, 22.10.1975 Viyana Büyükelçi Daniş Tunalıgil, 24.10.1975 Paris Büyükelçi İsmail Erez ve şoför Talip Yener, (Kaynak: Milliyet, 25 Ekim 1975) 16.02.1976 Beyrut Başkatip Oktar Cirit, 09.06.1977 Vatikan Büyükelçi Taha Carım, 02.06.1978 Madrid Büyükelçi eşi Necla Kuneralp, 02.06.1978 Madrid emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu, 12.10.1979 Lahey Büyükelçi oğlu Ahmet Benler, 22.12.1979 Paris Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan, 31.07.1980 Atina İdari Ataşe  Galip Özmen ve  Neslihan Özmen, 17.12.1980 Sydney Başkonsolos Güvenlik Ataşesi Şarık Arıyak ve Engin Sever, 04.03.1981  Paris Çalışma Ataşesi Din Görevlisi Reşat Moralı ve Tecelli Arı, 09.06.1981 Cenevre Sözleşmeli Sekreteri M. Savaş Yergüz, 24.09.1981 Paris Güvenlik Ataşesi Cemal Özen, 28.01.1982 Los Angeles Başkonsolos Kemal Arıkan, 04.05.1982 Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz, 07.06.1982 Lizbon İdari Ataşe eşi Erkut Akbay ve Nadide Akbay, 27.08.1982 Ottawa Askeri Ataşe Albay Attila Altıkat, 09.09.1982 Burgaz İdari Ataşe Bora Süelkan, 09.03.1983 Belgrad Büyükelçi Galip Balkar,14.07.1983 Brüksel İdari Ataşe Dursun Aksoy, 27.07.1983 Lizbon Müsteşar eşi Cahide Mıhçıoğlu, 28.04.1984 Tahran Sözleşmeli Sekreter eşi Işık Yönder, 20.06.1984 Viyana Çalışma Ataşesi Erdoğan Özen, 19.11.1984 Viyana Uluslararası  Sözleşmeli Personel Enver Ergun.”  Cumhuriyet’ten önce15 Mart 1921’de eski İçişleri Bakanı Talat Paşa Berlin’de Soghomon Tehlirian tarafından, 5 Aralık 1921’de eski Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa Roma’da Arşavir Şriakin tarafından, 17 Nisan 1922’de İttihat ve Terakki Partisinin mensuplarından Bahattin Şakir ve Cemal Azmi Beyler Berlin’de Aram Yergenian tarafından, 21 Temmuz 1922’de IV. Ordu Komutanı Cemal Paşa ve Yaverleri Nusret ve Süreyya Beyler ise Tiflis’te iki Ermeni militanı tarafından şehit edilmişlerdir.

Aslında  Macron’a en iyi cevabı vatandaşı  Yves Benard  vermiştir. Aralık 2017’de  yayınlanan kitabında yazar, “Ermeni soykırımı yoktur”   tespitinde bulunmuştur. Benard, incelediği belgelerin  sözde Ermeni soykırımı  iddialarını çürüttüğünü şöyle  belirtmiştir: “Soykırım yoktur, iki taraf içinde katledilmişler vardır. Şuna ikna oldum ki aslında Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur.”  Kitap, Pantheon Yayınevi tarafından Türk-Ermeni Görüş Ayrılığına Yeni Bakış (Divergences Turco -Armeniennes) adı altında (165 sayfa) basılmıştır. Fransız yazar Benard, Türkiye’yi gezerek araştırma yapmış ve Türk toplumu hakkında adalet yerini bulsun dileğinde bulunmuştur: “Bu kitabı yayınlatmakta çok zorlandım. 2009 yılında çıkardığım ilk kitap sadece bir hafta raflarda kalabilmişti. Çünkü yayınevi üzerinde çok büyük baskı vardı. Korktular ve yayını durdurmaya karar verdiler. Şimdi, öyle görünüyor ki artık daha kolay yayınlanabilecek bir konu. Bu sefer çok kolaylıkla bir yayınevi buldum. Oysaki ilk kitabım için en az 60 yayıneviyle irtibata geçmiştim. O dönemde yayınevlerinin yarısı olumsuz cevap vermiş, diğer yarısı ise cevap vermeye bile gerek duymamıştı.”

Kitap hakkındaki  değerlendirme şöyledir: “Bu belgeler, uzun söyleşilerden çok gerçek anlamda olayların nasıl gerçekleştiğini, anlaşılır ve açık bir şekilde sizlere aktaracaktır.  Belgeler; diplomatlar, gazeteciler, subaylar, din adamları ve  teröristlerin   açıklamaları ve de Fransızlar tarafından  Ermeniler lehine yorumlanan Türk-Ermeni trajedisine farklı bir bakış açısı getirmektedir. Onların görüşlerine  inanmak kolaydır.  Oysa gerçekleri kabul ettirmek çok daha zordur. Birinci Dünya Savaşı başladığında, her yerde ölümün ve acının hüküm sürdüğü bir dönem başlamıştır. Türkiye her tarafta kuşatılmış durumdadır ve savaşabilecek durumda olan erkekler, kadınları, çocukları ve yaşlıları geride bırakarak  savaşa çağrılmışlardır.  Ermeni milisler,  isyan ederek savunmasız sivillere karşı  korkunç, acımasız ve barbarca bir imha  gerçekleştirmişledir. Tasniflenmiş ve güvenilir bir arşivden desteklenen bu kitap, Türk-Ermeni çatışmasının az bilinen bir gerçeğini gün yüzüne çıkartmıştır. Ermenilerin sorumlu olduğunu gösteren belgeler, karanlık bir tarih sayfasını gözler önüne sermektedir. Fransız ders kitaplarının önemli bir gerçeği gözden kaçırdığına inanan Yves Bénard, belgeler için önemli bir araştırma gerçekleştirmiştir. Türkiye’yi inceleyerek ve çok sayıda araştırma  yaparak,  adaletin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.”

Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin Mc Carthy  17 Nisan 2014 tarihinde AA’dan Tuğba Özgür Durmaz’a verdiği demeçte;  konuyla ilk defa yıllar önce Anadolu'nun nüfusu, nüfusun  Birinci  Dünya Savaşı'ndan önceki durumu ve Savaş‘tan sonra ne kadar kaldığı üzerine araştırma yaparken karşılaştığını belirtmiş, tarihi gerçeklere karşı koyamadığı için soykırım konusuna  eğildiğini söylemiştir:  "Neticede ne kadar çok Türk'ün öldüğünü anladım. Bu kadar Türk nasıl öldü çünkü savaşta değillerdi. 2,5-3 milyon Müslüman savaşta ölmüştü, ben de bu konuyu çalışmalıyım diye düşündüm. Ermeniler üzerinde çalışmamın da aslında belirgin bir nedeni yok, aslında ilk çalıştığım Müslümanlardı ama daha sonra fark ettim ki bu kadar insan öldüğüne göre onları birileri öldürmüş olmalı diye düşündüm. Böylece Ermenilerin, Yunanların ve Yahudilerin üzerine de çalışmaya başladım. Ama aslında bu konuyu ben seçmedim, konu beni seçti. Hiçbir zaman Ermeniler üzerine yazmayı planlamamıştım ama oldu." 

Justin McCarthy, Türkler ve Ermeniler: Osmanlı Devletinde Milliyetçilik ve Çatışma” başlıklı kitabında, Osmanlı-Ermeni ilişkilerini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır. McCarthy, mevcut varsayımlara meydan okumakta ve Osmanlı İmparatorluğu ile Ermeni azınlığı arasındaki çatışmayı açıklayan yeni bir yorumla, geç Osmanlı tarihçiliğinin en temel sorununa katkıda bulunmaktadır. Bu çalışma, 1915 trajik olaylarına yol açan durumların yeni bir analizini isteyenler için olduğu kadar geniş bir kitle için de önerilmektedir.

Ermenilerin bu kadar yıl geçmesine rağmen neden  iddiaları sürdürdüklerine ilişkin ise, "Bunun nedeni çok basit. Çocuklara nefret etmeyi öğretirseniz, onlar nefretle büyür ve nefret ne olursa olsun büyümeye devam eder. Diğer bir diğer sebep de yurt dışındaki Ermeni milliyetçi gruplar bundan fayda sağlayacaklarına, para alacaklarına, Kars, Erzurum, Bitlis, Van'da toprak kazanacaklarına inanıyorlar. Bunlar yanlış ama yine de inanıyorlar" değerlendirmesinde bulunmuştur. Köklerinin Alman ve İrlandalı olmasına rağmen kendisini Amerikalı olarak tanımlaması gibi, Amerika'daki bazı Ermeni gruplarının da Ermenilerin böyle düşüneceği, kimliklerinin milliyetlerinin yok olacağı endişesini taşıdıklarını söyleyerek çok doğru bir tespitte bulunmuştur: "Bundan dolayı Ermeniler soykırım iddiasını kendilerini bir arada tutacak bir bağ olarak görüyorlar. 'Ne acılar çektik' demek böyle bir bağ ve kendilerini bu acı üzerinden tanımlıyorlar. Tabii daha başka pek çok neden var. Kendi hikayelerinden, propagandalarından başka bir şey duymadılar, bu yüzden de Türklerin kötü olduğunu düşünüyorlar çünkü aslında onlara hep onların kötü olduğu söylendi."

Justin Mc Carthy’nin  yukarıdaki tespitlerinin aksine, gerçekleri saptıran, bundan  maddi çıkar sağlayanlar da vardır.  Negev Ben Gurion Üniversitesi'nde Orta Doğu Etütleri Bölümü'nden emekli Profesör Benny Morris ile Orta Doğu Etütleri Bölümü'nden Profesör Dror Ze’evi’nin  24 Nisan 2019 tarihinde Türkleri; yalan ve gerçek dışı iddialar ile karalayan,  Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan toplumu yok etmekle suçlayan Otuz Yılık Soykırım” kitabı yayınlanacaktır. Kitap, Türklere yönelik iftiralarla doludur. Benny Morris, İngiltere'den Filistin'e göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Gençliğinde Hashomer Hatzair adlı bir sol gençlik hareketinin üyesi idi. Askere gitmeyi reddettiği için hapis yatmıştır.  Çalışmalarında İsrail'in yaptığı etnik temizlikleri ve Filistin halkını sürgüne gönderme ile ilgili kanıtları açığa çıkardığı için İsrail toplumu ve devletinden büyük tepki görmüştür. Kendisini solcu ve siyonist olarak tanımlayan Benny Morris,  Filistinlilere karşı yürütülen etnik temizliği ve katliamı savunmaktadır. Filistinlileri toptan sürme fikrini desteklemektedir. Aşağıdaki  röportajı, Yahudileri ayrıcalıklı, seçilmiş gören ve işgalci varlığı sürdürmek, genişletmek için soykırım ve toptan sürgün dahil her türlü insanlık suçunu işleyebilecek mantığa sahip Siyonizm'in -sağı ve solu ile- gerçek yüzünü ortaya koyması açısından alıntılamaya değerdir. Robert Fisk’in  tanıtım yazısı aşağıdadır.

“1894 ve 1924 arasında, daha önce nüfusun yüzde 20'sini oluşturan bölgedeki Hıristiyan azınlıkları hedef alan Anadolu'da üç şiddet dalgası  görüldü. 1924 yılında Ermeniler, Asurlular ve Yunanlıların nüfusu yüzde 2'ye düşürülmüştür. Tarihçilerin çoğu bu dalgaları ayrı, yalıtılmış olaylar olarak değerlendirmiş ve  Türkler   bunları talihsiz bir   süreç olarak sunmuştur. Otuz Yıllık Soykırım, üçüncü dalga olup aslında Anadolu’nun Hıristiyan nüfusunu yok etmek,  devam eden  bilinçli bir politikanın  sonucudur. Yakın tarihinin en şiddetli  yok etme   yılları II. Osmanlı padişahı II. Abdülhamid döneminde, Genç Türkler  tarafından yapılmış Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında sona ermiştir. Ancak, padişahın İslamlaştırışı otokrasisinden I. Dünya Savaşı sonrasının laik cumhuriyet dönemindeki  değişime rağmen, ülkenin izlediği  politikalar değişmemiş, önceden belirlenmiş kitlesel öldürme, cinayet, zorla dönüşüm, toplu tecavüz  ve  kaçırma olayları devam etmiştir.  Fakat  bir şey  değişmemiştir: Cihadın yükseliş çığlığı. İslam'ın öğretilerine aykırı olsa da  iki milyon Hıristiyan'ın öldürülmesi, saf bir Müslüman millet yaratma konusunda Türklerin  bir icraatıdır. Açıklayıcı ve kusursuz bir şekilde araştırılmış olan Benny Morris ve Dror Ze’evi'nin  tespitleri, modern tarihin en korkunç olaylarından birini  açıklamaktadır. Tekrar ve tekrar okuyarak  Morris’in ve Zeevi’nin çalışmalarında saf, korkunç, şok edici şiddet olaylarından kasıldım. İnsanların, değiştirecekleri, zalimlik davranışlarını, insanlıklarını değiştirebilecekleri kadar zalim hale getirmeleri mümkün mü?

Kitabın yayın tarihinin 24 Nisan olarak belirlenmesi, Türkiye’ye yönelik uluslararası  karalama kampanyasının bir  parçasıdır. Çünkü, Fransa’da  Ermeni diasporasının çatı  kuruluşu olan Ermeni  Örgütleri  Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF)   5 Şubat 2019  tarihindeki toplantısında    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron,  24 Nisan’ı  sözde Ermeni soykırımı anma günü ilan edeceğini açıklamıştır.  Macron Twitter’da yaptığı paylaşımda  "Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan'ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz" demiştir. Bu gelişmeler olurken Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen  Ermeni İsyanı 1894-1920  belgeseli  yayından kaldırılmıştır.

Fransa’nın dışında ABD’de de güçlü bir Ermeni diasporası (lobisi) vardır.  ABD’nin Indiana Eyaleti, 9 Kasım 2017  tarihinde Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın Ermenilere soykırım yaptığını kabul eden tasarıyı onaylamıştır. Son olarak Alabama 49’ncu eyalet olarak    20 Mart 2019 tarihinde sözde soykırımı tanımış ve geriye bir Eyalet kalmıştır: Orta güneydeki  Mississippi. Vali Kay Ivey, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi - Doğu Bölgesi’ne  atıfla    (ANCA-ER)   1915-1923 yılları arasında üç milyona yakın Ermeni, Yunanlı ve Süryani’nin Osmanlı Türk İmparatorluğu tarafından  planlı bir şekilde  imha edildiğini tanıyan güçlü bir bildiri yayınlamıştır. (Alabama has officially become the 49th U.S. state to recognize the Armenian Genocide. Governor Kay Ivey issued a  powerful proclamation recognizing the Ottoman Turkish Empire’s centrally-planned and executed annihilation of close to three million Armenians, Greeks, Assyrians and Syriacs from 1915-1923, according to the Armenian National Committee of America – Eastern Region ANCA-ER) Vali Ivey hızını alamayarak  Ermenistan, Yunanistan ve Güney  Kıbrıs’ı  bölgedeki Amerika Birleşik Devletleri'nin özgür, bağımsız, demokratik ülkeleri ve stratejik müttefikleri olarak tanımlarken  Türkiye’den  hiç söz etmemektedir.(the Republic of Armenia, the Hellenic Republic, the Republic of Cyprus, and the Republic of Artsakh are now free, independent, democratic states and strategic allies of the United States of America in the region, https://armenianweekly.com/2019/03/20/alabama-becomes-49th-u-s-state-to-recognize-the-armenian-genocide/)

Bu  güçlü lobi ile mücadelede  izlenen politikalarda hatalar vardır. ABD’de Ermeni tezlerini destekleyen  The Wall Sreet Journal  (WSJ) gazetesine Türkiye’nin  ilan vermesi yanlıştır. WSJ, Türkiye’ye hasım bir yayın organıdır. 17 Eylül 2018 tarihinde Türkiye aleyhine  aşağıdaki yorumu yapmıştır: “Finansal krizden sonra, yatırımcılar riskli gelişmekte olan piyasalarda daha yüksek getiri talep etti… Ancak pek çok yatırımcı, tek başına daha yüksek faiz oranlarının  yeterli olmayacağına, Türk şirketleri ile  büyük miktardaki borçları  finanse etmeye çalışan bankalar için sorun yaratabileceklerine inanmaktadır Türkiye Merkez Bankası, Perşembe günü enflasyonda ana faiz oranını % 17,75'ten % 24'e yükseltti ve bankanın bağımsızlığıyla ilgili olarak ilgili sorunlara cevap verdi ama  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  bir gün sonra yüksek faizlerden  hoşnutsuzluğunu yineledi.” (https://www.wsj.com/articles/some-investors-want-a-recession-in-turkey-1537178401 Sept. 17, 2018)

WSJ’a  MUSİAD, TOBB, Türk-Amerikan İş Konseyi’nin ilan vermesi doğru bir davranış değildir. ATAA (Assembly of Turkish American Associations) ve  Federasyon (FTAA)  ilana katılmamıştır. Çünkü bu gazete  25 Ocak 2018  tarihinde ABD’nin eski İstanbul  Büyükelçisi Henry Morgenthau Sr.’ın (http://www.armenian-genocide.org/morgenthau.html) torunu Robert M. Morgenthau’nın kaleme aldığı bir yazı yayınlamıştır. Yazıda Hitler’in sahte evraklara dayanan sözde  Ermeni  soykırımı  gündeme  getirilmiş ve Başkan Trump’ın sözde Ermeni soykırımını tanıması istenmiştir. 

Yazının yayınlanmasından sonra rahmetli Şükrü Server Aya ve Feruh Demirmen, WSJ’e Türkiye’nin görüşlerini  açıklayan  mektup göndererek bunların  da yayınlamasını  istemişlerdir. WSJ’ın, bu mektupları yayınlamaması üzerine  Demirmen  gazetenin  tutumunu kınayan, gazetenin ifade özgürlüğü hususunda hipokrasi  (ikiyüzlülük)  yaptığını dile getiren kinayeli ikinci bir mektubu  diğer yayın organlarında  göndermiştir.  Demirmen haklı olarak şu eleştirilerde bulunmuştur: “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?”

Sözde Ermeni soykırımını destekleyen  ABD gazetesine  ilan verilmesi bence doğru değildir.  Ermeni terör örgütü ASALA’nın Paris’te görev yaptığım 1985-1990 yıllarında tehdidine  maruz kalmış biri olarak   bu konudaki hassasiyetim  biraz fazla olabilir. Armenian Deportation is not A Genocide” başlıklı yazım, (https://www.researchgate.net/; https://www.researchgate.net/publication/325157544_Armenian_Deportation_Is_Not_A_Genocide; https://www.academia.edu/31604811/; https://www.academia.edu/31604811/ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE, https://independent.academia.edu/r%C4%B1dvankarluk  ve azvision.az/news’ta en çok okunan (4883, 24 April 2017) makaleler arasında yer almıştır. (https://en.azvision.az/news/63760/armenian-deportation-is-not-a-genocide%E2%80%A6!!!.html) İlan verilen gazetenin yayın politikası Türkiye aleyhinedir.  Böyle bir ilanı  Ermeni diasporası ve devleti “sözde Ermeni soykırımı  yoktur” tezini savunan bir gazeteye kesinlikle  vermez.  İlana, TÜSİAD ve bir dönem yönetim kurulunda bulunduğum İKV gibi özel sektör kuruluşlarının katılmaması dikkat çekicidir.

Kaynak:https://www.tasc-usa.org/single-post/2018/08/23/The-Turkish-American-Community-underlines-the-vitality-of-US-Turkey-relations

Aslında verilen ilan   yerindedir ve bir gerçeği açıklamaktadır.  Yanlış olan gazete seçimidir. Üstelik  Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan (R-WI), Çoğunluk Lideri Kevin McCarthy ‘ (R-CA)  ve Azınlık Lideri Nancy Pelosi’den (D-CA)  iki partili bir soykırım önleme tedbiri olan H.Res.220 hakkında bir oylama planlamak üzere  kampanya başlattığı bir dönemde, Ermeni yanlısı gazeteye ilan vererek destek  olunması çok yanlıştır. WSJ gazetesine “Türk Amerikan Topluluğu, ABD-Türkiye ilişkilerinin canlılığını vurgular ve mevcut çıkmazın üstesinden gelmek için sürekli diyalog çağrısında bulunur” (The Turkish American Community Underlines The Vitality Of Us-Turkey Relations and Calls For Continued Dialogue To Overcome Current Impasse) başlığı ile verilen ilan aşağıdadır.

Türk-Amerikan Topluluğunun temsilcileri, ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan son gelişmelerle derinden endişe duyuyor ve üzülüyor. ABD yönetiminin Türkiye'ye karşı uygulanan çelik ve alüminyum tarifeleri artırmaya yönelik son kararı, özellikle de Amerikan ve Türk  çıkarlarına hizmet etmeyeceğine inanıyoruz. Bu  sebeple  ABD yönetiminden kararını yeniden değerlendirmesini istiyoruz. ABD ve Türkiye, NATO müttefikleri olarak, dünyanın farklı bölgelerinde barış, demokrasi ve refahı teşvik etmek ve yıllarca birlikte çabalamak için ortak bir vizyona sahipler. İlişkiler zor zamanlar içinde en iyi anlam ifade ediyordu. Bu kesinlikle bu zamanlardan biridir. Türk Amerikalılar, yaşamın ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarındaki önemli katkılarıyla, tarihsel olarak ABD ile Türkiye arasında daha iyi ilişkiler için uygun bir köprü olmuştur. Türkiye ile ABD arasındaki iyi ilişkilerin korunmasının sadece ortak hedeflerin peşinde koşmak için değil, hem Amerikalılar hem de Türkler için daha iyi bir geleceğin gerçekleşmesi için hayati öneme sahip olduğuna  ilişkin  gerçek inancımızı dile getiriyoruz. Türk Amerikalıları, ticaret savaşının tehdidi ve tırmanışı söyleminin  sadece  durumu daha da kötüleştirdiğine ve eldeki sorunların kalıcı biçimde çözülme ihtimalini azalttığına inanmaktadır. Uzun vadeli çıkarlar için ihtiyat ve yeniden odaklanma çağrısında bulunuyoruz. Sürdürülebilir bir çözümün karşılıklı saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan sürekli diyalog gerektirdiğini hatırlatırız. ABD ve Türkiye arasındaki sağlam kazanılmış dayanışma ve dostluk kısa vadeli hedefler için  feda edilmemelidir. Tarih bize  siyasi  zorlukların zamanla aşılabileceğini söyler. Ancak, ivme ve işbirliği ruhu ortadan kalktığında ekonomik bağları yeniden kurmak çok daha zor olur.”

İlan verilmeden önce özellikle TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu Fransız avukat Georges de Maleville’in 1915 Ermeni Trajedisi” (La Tragedie Armenienne           ) kitabını okumuş olsaydı, bu ilanın WSJ’a verilmesine engel olurdu. Avukat Georges de Maleville, Osmanlı vatandaşı Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz Çarlık  Rusya’sına karşı savaşan Osmanlı ordusunu arkadan vurduklarını belirtiyor ve bu bölgelerdeki Ermenilerin bu  sebeple  Osmanlı sınırlan içinde Suriye'ye göç ettirildiklerini, bunun kaçınılınız bir önlem olduğunu açıklamaktadır. Benzer önlemlere silahlı bir ihanet olmamasına karşılık başta Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin de başvurmuş olduklarına da değinerek,  bunun asla bir  soykırım  olarak nitelendirilemeyeceğini açıklamaktadır. Bu tehcir sırasında birçok Ermeni’nin eşkiya, Ermenilerce öldürülen yakınlarının öcünü almak isteyenler ve hatta onları  korumakla yükümlü olanlarca öldürüldüğünü de belirtmektedir.  Maleville'in değindiği bir diğer gerçek ise, bu olayların Osmanlı merkezi yönetiminin bilgisi ve denetimi dışında olduğudur. Osmanlı Devleti'nin bu gibi olayları önlemek için elinden geleni yaptığı, yakalanabilen sorumluların yargılanıp cezalandırıldığı ve bu yüzden birçok görevlinin idam edildiğini belgelemektedir ki, bu gerçekler soykırım  iddialarını temelden çürüten  doğrulardır.

Büyükelçi Henry Morgenthau Sr.’ın torunu Robert M. Morgenthau’nun AİHM’nin Perinçek ve 28 Kasım 2017 tarihli Mercan ve diğerleri kararlarına (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) rağmen sözde Ermeni soykırımdan söz etmesi ve işe Adolf Hitler’i de karıştırması, Ermeniler ile Ermeni  muhiplerinin  iddiasından başka bir şey değildir. Aradan yüzyıl geçtikten sonra torun Morgenthau, 25 Ocak 2018 tarihinde The Wall Street Journal’da  “Trump, Ermeni soykırımı hakkında gerçeği söyleyecek mi?” başlığı ile yazı yayınlaması  bir provakasyondur. (Will Trump Tell the Truth About the Armenian Genocide? He recognized the reality that Jerusalem is the capital of Israel. Such daring is needed again. By Robert M. Morgenthau Jan. 25, 2018)

Kaynak: https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-1516925489

İsviçre Federal Mahkemesi’nin Perinçek lehine verdiği 25 Ağustos 2016 tarihli bozma kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesi’nin 16 Aralık 2013 tarihli ve AİHM Büyük Dairesi’nin 15 Ekim 2015 tarihli kararlarına  rağmen bu açıklamanın WSJ’de yayınlanması, gazetenin  yayın politikası açısından dikkat çekicidir. İsviçre’de bir konferansta “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır”  açıklamasıyla  İsviçre tarafından cezaya çarptırılan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, davanın kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne  taşımıştı. 28 Ocak 2015 tarihindeki AİHM temyiz duruşmasından sonra karar   15 Ekim 2015  tarihinde açıklanmıştır. Kararda; ifade özgürlüğü  açısından Perinçek   haklı bulunmuş, “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözlerinin, düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında olduğu  tespit edilmiştir. Avrupa ülkeleri, kararın düşünceyi açıklama özgürlüğünün ötesindeki gerekçesini de kabul etmeye başlamışlardır. Almanya Başbakanı Merkel’in “Alman Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanıma kararının hukuki değeri olmadığı” yolundaki açıklaması, İsviçre yargısı ve siyasetinde de kabul edilmektedir. Kararın gerekçesinde, 1915 olaylarının Yahudi soykırımı ile aynı sınıflama içinde olmadığı, 1915 olaylarında soykırım suçunun işlendiği konusunda bir mahkeme kararı bulunmadığı belirtilmiştir.

Karar; 1948 BM Sözleşmesine göre, soykırım suçuna hükmetme yetkisinin  sadece suçun işlendiği ülke mahkemesinde ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde olduğunu vurgulamıştır. İsviçre Federal Mahkemesi  Perinçek Kararı'na uyarak, BM 1948 Soykırımın Cezalandırılması ve Önlenmesi Sözleşmesi  uyarınca ancak yetkili mahkemelerin  soykırım konusunda karar alabileceğini kabul etmesine rağmen torun Morgenthau’nun konuyu  WSJ’de yayınlaması, Türkiye’ye yönelik  bir provakasyondur.  ABD Büyükelçisi olarak 1915-1916 yıllarında İstanbul’da görev yapan Henry Morgenthau, (Morgenthau, Türkiye'deki Aşkinaz Yahudilerinin Hahambaşısı Dr. Markus'a  yardımda bulunmuştur)  yalanlarla dolu hatıralarını ABD’ye döndükten sonra Büyükelçi Morgenthau’nun Hatıraları  (Ambassador Morgenthau´s Story, http://www.raoulwallenberg.net/wp-content/files_mf/1439907848HenryMorgenthauAmbassador.pdf) adı altında yayınlamıştır.

Kaynak: https://net.lib.byu.edu/estu/wwi/comment/morgenthau/MorgenTC.htm

(Türkçesi Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Belge Yayınları, 2015) Henry Morgenthau (1856-1946) New York'ta  emlak komisyoncusu iken  1912  seçimlerinde  başkan adayı  Wilson'u desteklemiş, Wilson seçimleri kazanınca kendisini İstanbul’a büyükelçi olarak  atamıştır.  27 Kasım 1913 tarihinde  İstanbul'da gelmiş, 26 ay   görev yaptıktan sonra  1916'da  ABD’ye dönmüş, Başkan Wilson'a  "Hükümetin savaş politikası adına bir zafer kazanmamız ve bunun için de her türlü yasal yol ve imkana başvurmamız gerekmektedir"  diyerek  hikayesini yazmış, elçilik sekreteri Hagop S. Andonian ile hukuk danışmanı Arshag K. Schmavonian’dan  yardım almıştır. Gazeteci Burton J. Hendrick, Büyükelçi Morgenthau'nun anlattıklarını yeniden düzenlemiş, ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing kitabın provalarını okuyup eklemelerde bulunmuştur. O dönem 120 bin  tirajlı aylık dergi olan  The World's Work’ta  (1900–1932) bu  hikaye tefrika edilmiş,  tirajı yüksek  çeşitli gazetelerde de  yayınlanmıştır. Morgenthau’nun kitabın yayımlanmasından önce Ermeni soykırımı iddiasını araştıran Alman Johannes Lepsius, İngiliz Lord Bryce ve Arnold Toynbee’ye belge sağladığı da söz konusudur.

Dr. Johanhes Lepsius (1858-1926), Alman din adamı ve politikacısıdır. Ermenilere yönelik yardım kuruluşları arasında ilk sırayı alan, Alman Doğu Misyonu ile Alman Ermeni Cemiyeti’nin yöneticisidir. Ermeni dostu olarak tanınan Lepsius, Alman misyoneri sıfatıyla başta Ermeniler olmak üzere doğudaki Hıristiyanlara yapılan yardım çalışmalarını yürütmüştür. Johannes’in kitapları, (Deutchland und Armenien) bugün Batı kamuoyunda sözde soykırımın ispatında vazgeçilmez öneme sahip kaynaklar arasındadır. 

Mavi Kitap olarak bilinen  ilk baskısı 1916 yılında Londra’da yapılan  The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915-16 (Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yönelik İşlemler 1915-16) isimli kitap bir Ermeni propaganda aracıdır. Kitabın özgün baskısında yer alan, “Documents presented to Viscount Grey of Fallodon Secretary of State for Foreign Affairs by Viscount Bryce with a preface by Viscount Bryce  (Viscount Bryce’ın Önsözüyle Viscount Bryce Tarafından Devlet Dışişleri Sekreteri Fallodon Viscount Grey’e Sunulan Belgeler)  açıklaması  önemlidir. Kitap, 2005 yılında Türkçe’ye  çevrilmiştir. Mavi Kitap, 1916’da İngiliz Parlamentosu’nun onayıyla savaş propaganda bürosu durumundaki Wellington House tarafından hazırlatılmıştır. Mavi Kitap’ın içeriği Amerikan misyoner raporlarına dayanmaktadır. Kitap, Lord Bryce’ın değişik makamlarla yaptığı birkaç yazışma, bir harita, önsöz ve editörden muhtıra bölümlerinin bulunduğu 8 kısımdan oluşmaktadır. Kitap, 150 adet mektup içermektedir. Son kısımdaki 7 ek ile kitap zenginleştirilmiştir. 30 Nisan 2005 tarihinde yeniden basılmıştır. (677 sayfa)

Kaynak:https://www.amazon.com/Treatment-Armenians-Ottoman-Empire-1915-1916/dp/1903656516

Osmanlı’yı (Türkiye’yi) suçlama görevi, hukuk profesörü olan Lord Bryce başkanlığındaki bir heyete verilmiştir. Bryce sonraki yıllarda Büyük Britanya’nın Washington büyükelçiliğine getirilmiştir. Tanınmış tarihçi  Arnold J. Toynbee   Lord Bryce’ın sekreterliğini yapmıştır. Toynbee  (1889-1975) uzun yıllar İngiltere Kraliyet Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde  çalışmış, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda  İngiltere Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi'nde görev almış bir akademisyendir. Toynbee daha sonra bunun bir propaganda kitabı olduğunu anlayınca  pişmanlığını dile getirmiş ve “fark etseydim, bu projede yer almazdımdemiştir.  Hatıralarında, Mavi Kitap’ın doğruluğu konusunda şüpheli  açıklamalarda  bulunmuştur.  Türkçe’ye Hatıralar: Tanıdıklarım  başlığıyla çevrilen eserinde konuya açıklık getirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda ittifak devletleri, Almanya’nın Rusya aleyhinde başlattığı propaganda silahı ile vurulacaktı. Almanya’ya davet edilen Amerikalı gazetecilerin verdikleri bilgiler,  Rus barbarlığını ortaya çıkarmaya yönelikti.  Rusların Yahudilere yönelik  şiddet uygulamaları, İngiltere ve Fransa’yı zor durumda bırakmıştır. Türklerin yapacakları yanlışlar da Almanya ve Avusturya-Macaristan  aleyhine olacaktı.  İngiltere Türkleri Ermenilere soykırım yaptı şeklinde açıklayarak Türkiye’nin müttefiklerini zor durumda bırakacaktı.  Osmanlı’nın  uygulamaya koyduğu “sevk ve iskan kanunu”  İngiltere’ye bu fırsatı vermiştir. Rusya'nın destek ve kışkırtmalarıyla örgütlenen bazı Ermeni grupları, 1890 yılından itibaren bağımsız bir Ermeni devleti kurmak amacıyla Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmışlardır. Ermenilerin yaşadığı yerlerde isyan hareketlerinin artmasıyla güvenlik sorunları ortaya çıkmıştır. Osmanlı Hükümeti, güvenliği sağlamak amacıyla 27 Mayıs 1915 tarihinde Sevk ve İskan Kanunu’nu çıkarmıştır.

Osmanlı ordusunun ve bölge halkının güvenliği için bazı Ermenilerin Osmanlı Devleti'nin güvenli bölgeleri olan Suriye ve Irak'ın kuzey vilayetlerine göç ettirilmesine karar verilmiştir. Bu proje,  İngiliz  siyasi manevrası olup,  Osmanlı Devleti    dünya kamuoyunun gözünde suçlu duruma düşürülecekti. Toynbee hatıralarının son kısmında Türklerin masumiyetine inandığını ve yaptığından pişman olduğunu  vefatından önce  dile getirmiştir. Mavi Kitap, günümüzde Ermeni  sorununda    Türkiye aleyhine kullanılmaktadır. Ermeni yalanlarına  çok sayıda  Türk ve yabancı araştırmacı karşı çıkmışlardır. (Many Scholars Challenge The Allegations Of Genocide: Part III, Ergun Kirlikovali on July 10, 2009 http://www.turkla.com/2009/07/10/many-scholars-challenge-the-allegations-of-genocide-part-iii/)

Torun Morgenthau’nun 25 Ocak 2018 tarihli yazısından 1,5 ay önce 9 Aralık 2017 tarihinde Turkish Forum’daki “Donald Trump Kudüs Açıklamasının Ardından 24 Nisan’da ‘Türkler Ermenilere Soykırımı Yaptı’ Derse Ne Olur?” başlıklı yazımda bu konuya   dikkat çekmiştim: “Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasıyla ilgili açıklaması, Birleşmiş Milletler kararlarını açıkça ihlal eden ve barışı dinamitleyen bir gelişmedir. Trump Türkiye’nin bu konuda gösterdiği sert tepki ve Ermeni lobilerinin baskısıyla 24 Nisan’da sözde Ermeni soykırımını ‘genocide’ kelimesini kullanarak tanıyabilir. ABD’de güçlü bir Ermeni diasporası ve lobisi vardır. Son olarak 6 Kasım’da ABD’nin Indiana Eyaleti Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın Ermenilere soykırım yaptığını kabul eden tasarıyı onaylamıştır. Böylece ABD’de sözde Ermeni soykırımını kabul eden eyalet sayısı 48’e yükselmiştir. Bu sebeple yumurta kapıya gelmeden, iş işten geçmeden şimdiden tedbir alınmasında yarar vardır. Türkçede bir deyim vardır: Delidir, ne yapsa yeridir. Bir insanın deli olduğu için beklenmeyecek şeyler yapabileceğini, dolayısıyla kendisinden sakınılması gerektiğini bildiren sözdür.” (http://ankaenstitusu.com/sozde-ermeni-soykirimini-tanima-sirasinda-hollandadan-sonra-misir-yeni-zelanda-ve-abd-var/)

Henry Morgenthau’nun 25 Ocak 2018 tarihinde WSJ’de yayınlanan yazısının  özeti şöyledir:“Hitler Polonya'yı 1939'da işgal etmeye başladığında komutanlarına ‘Merhametsizce  Yahudi erkek, kadın ve onların    çocuklarına ölüm  emri verdi: Kim  bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?’ ABD’nin  müttefiki olan Türkiye, tarihiyle yüzleşmeyi hala reddediyor. ABD hükümeti de, Ermenilerin haklarını savunamadı.  Amerikan yönetimleri Türk baskısına boyun eğdi ve sürekli olarak basit bir gerçeği teyit edemedi. Ermenilerin katledilmesi, sadece tarihin bir talihsizliği değil, sistematik bir soykırımdı. Diplomatların ihtiyatlı tutumu göz önünde bulundurulduğunda  bu tür bir  davranış şaşırtıcı değildi. Ancak Cumhurbaşkanı Trump, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabul ederken, yeni bir  döneme işaret ediyor gibi görünüyor. 1995 yılında Kongre, Dışişleri Bakanlığını Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımaya ve ABD Büyükelçiliği'ni buraya taşımaya yönlendiren yasayı kabul etti. Adaylar Bill Clinton ve George W. Bush elçiliği  taşıma sözü verdiler.  Barack Obama 2008'de Kudüs'ün İsrail'in başkenti olacağını söyledi.  Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, her üçü de  sözlerinden  döndüler. Şimdi, Amerika’nın Kudüs politikası tarihsel olgularla tutarlıdır.

Bu, Amerika'nın Ermeni soykırım gerçeğini de aynı şekilde kabul edebileceği hususunda  beni iyimser kılıyor. Gerçekler zorlayıcıdır. Binlerce yıldır Ermeniler, şu anda Türkiye'nin doğusundaki Ağrı Dağı'nın gölgesinde yaşıyorlardı. Tarihte bu Hıristiyan azınlık Müslüman komşularıyla barış içinde yaşadı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında parçalanmaya başlayınca  Ermenilere baskılar başladı. Birinci Dünya Savaşı’nda  Türkler Ermeni sorununu çözme fırsatını yakaladılar. İlk önce toplum liderleri ve aydınları tutukladılar ve idam ettiler. Daha sonra Suriye çöllerine  ölüm yürüyüşleri  ile  sivilleri sürdüler. 1,5 milyon kadar Ermeni katledildi. Benim için bu tarih, tarih kitaplarıyla sınırlı değil. Büyük babam Henry Morgenthau, katliam başladığında Başkan Wilson’un Osmanlı İmparatorluğu’nun büyükelçisiydi. Modern dünyanın hiç görmediği bir ölçüde Ermeniler katledildi ve bütün dünya bunu gördü.  Türk liderleri, Ermenilerin Amerikan vatandaşı olmadıklarını  söyleyip  büyükelçinin endişelerinin hiçbirine cevap vermediler. Büyükelçi Morgenthau'nun Yahudi, Ermenilerin Hıristiyan olduğunu söylediler. Türkler  büyükelçiyi  Washington'a geri  göndermek için  ABD’ye baskı yaptılar. Büyükbabamın cevabı çok açıktı: Hatırlanmamdan daha büyük bir onur düşünemedim Çünkü bir Yahudi olarak  yüz binlerce Hıristiyanın hayatını kurtarmak için elimden geleni yaptım.

Türklerin baskısı sonucunda  dedem  ABD’ye  döndü. Washington'a diplomatik bir  telgraf  gönderdi: Bir ırkın imhası devam ediyor.  Birinci  Dünya Savaşı ile meşgul olan Dışişleri Bakanlığı telgrafa kayıtsız kaldı. Sonunda büyükbabam bir dizi  konferanslarla  dünyanın vicdanına hitap etmeye karar verdi. Büyük bir yardım kampanyası sonucunda  hayatta kalanları yeniden yerleştirmeye yardımcı oldu. Ancak (sözde) soykırım, Ermeni halkına ve büyükbabamın ruhuna karşı büyük bir  saygısızlık yaratmıştır. Büyük babam ABD'ye geri dönerek hayatta kalanlara yardım etmek için karar verdi.  Ellis Adası’nda  mültecilere sponsor oldu. Ve başka bir şey daha yaptı. Çocuklarına ve torunlarına tanık olduğu tarihi öğretti.

Bu kehanet, Hitler'in Polonya'yı işgal ettiği ve dünyanın Ermenilerle ilgili amnezi (gecirilen siddetli bir sok sonucu geçmişe ait hafızanın bir kısminin kaybedilmesi)  söz konusunu olduğunda  gerçekleşti. Amerika'nın bu amneziden  çıkması için çok zaman var. Her Nisan ayında  Başkan  Ermeni halkına  yönelik vahşeti tanıyan bir bildiri yayınladı. Türk baskısına boyun eğildiği için  bildiride  hiçbir zaman “soykırım” kelimesini  kullanmadı. Bu değişmeli. Türkiye'nin  tepkisinin ABD'nin çıkarlarına karşı  gelebileceğini söyleyenlerin kaygılarını küçümsemiyorum. Kudüs'e elçiliği  taşımanın  barış görüşmelerini zorlaştırabileceğini söyleyenleri reddetmiyorum. Ancak, adil ve kalıcı bir dünya düzeni, yalanlar  üzerine inşa edilemez. Başkan Trump, Ermeni soykırımı gerçeğini ilan ederek bu taahhüdünü yerine getirmelidir. Bu,  iktidardaki haydutlara suçlarınızın üstü örtülmeyecek mesajı verecek.” (https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-1516925489; https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-151692548)

Kaynak: Cengiz Özakıncı, ABD Soykırım Anıt-Müzesi'nde Türkiye'yi Suçlayan Sahte Hitler Yazıtı (http://www.butundunya.com/pdfs/2018/03/022-028.pdf)

Dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisian, Ermenilerin Baş Patriği II. Karekin, Ermenistan Dışişleri Bakanı ve ABD Soykırım Anıtı Müzesi kıdemli danışmanı Arthur Berger ve diğerleri  Hitler'in sözde Ermeni soykırımına gönderme yaptığı sözlerinin önünde  inceleme yapmaktalar. 6 Mayıs 2015 tarihli fotoğraf,  Hitler’in sözlerinin müzeye  1993'teki açılışından  sonra  konulduğunu göstermektedir. 25 Ocak 2018 günlü Wall Street Journal gazetesinde torun Robert M. Morgenthau imzası ile yayınlanan “Başkan Trump Ermeni Soykırımı Hakkında Gerçeği Söyleyecek mi?” başlıklı makalede gerçekmiş gibi  tekrarlanan bu  ifade,  Hitlere ait değildir. Hitler'in 22 Ağustos 1939 tarihindeki konuşmasında  Ermenilerden söz ettiği ileri sürülen paragrafın müzeye  konmasının doğru olmadığını  SBF’den hocam Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, 1984 yılında  yayınlanan Hitler and the Armenian Question / Hitler et la Question Armenienne”  kitabında  açıklamıştır. Hitler'in Ermenilere ilişkin böyle bir sözünün bulunmadığını Nüremberg yargılama dosyalarından ilgili belgelerle kanıtlamıştır.“The Armenian Question: Conflict, Trauma and Objectivity” başlıklı yazısında da konuyu tekrar gündem taşımıştır. (http://www.politics.ankara.edu.tr/yearbookdizin/dosyalar/MMTY/24/9_turkaya_ataov.pdf)

Benzer şekilde Cengiz Özakıncı da  “ABD Soykırım Anıt Müzesi’nde Türkiye’yi Suçlayan Sahte Hitler Yazıtı” kitabında Hitler'in  bu sözünün  olmadığını  açıklamıştır.

AP ajansının  Berlin muhabiri Amerikalı gazeteci Louis P. Lochner, 1942'de ABD'de yayınlanan What About Germany adlı kitabında, bir muhbirden aldım dediği  Hitler konuşmasının metnini  aktarmıştı. Ancak konuşmanın Lochner'in 1942'de aktardığı 1945'te Saalfelden'de ele geçirdiği  arasında  uyuşmazlıklar  bulunuyordu. Hitler'e atfedilen sözler Louis Lochner'in 1942'de yayınlanan kitabında yer almıştır. Lochner'in kitabındaki  metnin içeriğini ve kaynağını, savcılık şüpheli bulduğu için kanıt olarak kullanmamıştı. Çünkü, Lochner'in "muhbirden aldığım Almanca konuşma metnini 1939'da derhal Amerikan Büyükelçiliğine teslim ettim" dediği üç sayfayı inceleyen çevirmen Carlos Porter, yazının Alman klavyeli bir daktilodan çıkmadığını ve bozuk bir Almanca ile yazılmış olduğunu  belirlemişti.

Kaynak: https://babel.hathitrust.org/cgi/pt?id=mdp.39015012841279;view=1up;seq=13

Lochner'in  kitabında Hitler'in,  “Gücümüz, hızımız ve acımasızlığımızdadır. Cengiz Han, milyonlarca kadın ve çocuğu önceden tasarlayarak ve iç huzuruyla katliama sürükledi. Bugün tarih onu yalnızca büyük bir devlet kurucu olarak görüyor. Zayıf Avrupa uygarlığının benim için ne diyeceği umurumda değil. Eleştiri için tek söz edeni bile infaz etmeleri için idam mangasına emir verdim. Savaş hedefimiz belirli hatlara ulaşmak değil, düşmanın fiziksel olarak yok edilmesidir. Polonya dili türevi konuşan her çocuk, kadın ve erkeği acımaksızın öldürme emrini uygulamak üzere Doğu’ya ölüm mangalarımın gitmesini ben emrettim. Bize gerek duyduğumuz yaşam alanını (lebensraum) kazandıracak olan yalnızca budur. Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" dediği yazılıydı. Fakat aynı konuşmanın Amerikan askerlerince Nazi belgeleri arasında ele geçirilen metninde ve savunma kanıtı olarak sunulan diğer belgelerde  Ermenilerden  hiç söz edilmemiştir.

1985 yılında  Prof. Dr. Heath W. Lowry, Ermeniler Üzerine ABD Kongresi ve Adolf Hitler”  başlıklı makalesinde, müzeye konulmak istenen sözün Hitler'e ait olmadığını, uydurma (spurious) olduğunu göstermiştir. .  (Heath W. Lowry, The U.S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians, Institute of Turkish Studies, Inc. Washington, D. C..Political Communication and Persuasion, Volume 3, Number 2 1985 https://www.ataa.org/armenian-issue-revisited/the-u-s-congress-and-adolf-hitler-on-the-armenians) Lowry  bu konuda şu  eleştiride bulunmuştur: “Savaş döneminde Türkler aleyhinde yapılan propagandanın en etkili örneklerinden birinin esasını teşkil eden bu belgelerin İngiliz haber alma örgütüne tarafsız Amerika Birleşik Devletleri'nin bir Büyükelçisi tarafından sağlandığı ve bunların Amerikan kamuoyunu Türkler ve Almanlar aleyhine kışkırtarak ülkeyi savaşa sokma amacını güden İngiliz çabalarının bir parçası olarak yayımlandığı anlaşılınca, Morgenthau'nun kullandığı 'yetki' konusunda insan meraka düşüyor.”  

Lowry’nin makalesi  ABD diplomatik çevrelerinde etkili olmuştur. Prof.  Lowry’a göre  “Büyükelçi Morghentau’nın hikayesinde yer alan tüm yorumlar, Eylül 1915’in sonlarına doğru Morghentau’nun, Ermenilerin, Genç Türk liderliği tarafından imha edilmeye maruz kaldığı konusunda kesin bir sonuca varmamışlardır.” (All comments in Ambassador Morghentau’s Story notwithstanding, as late as September 1915, Morghentau had not firmly concluded that the Armenians were the subject of an attempted ‘extermination’ by the Young Turk leadership, s. 51)

Sözde Ermeni soykırım propagandasında kullanılan yalanları kitaplarında belgelerle çürüten bir diğer önemli araştırmacı rahmetli  Şükrü Server Aya’dır. Hitler'e atfedilen "Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" sözlerinin uydurma olduğunu The Genocide of Truth (İstanbul Ticaret Üniversitesi Yayınları, 2008, s.366), Soykırım Tacirleri  (Derin Yayınları, Ocak 2009, s.205-206)  The Genocide of Truth Continues, (Derin Yayınları, Aralık 2010, s.249-270)  kitaplarında  açıklamıştır. Server Aya, The Wall Street Journal gazetesi editörlerine, Washington Soykırım Müze İdaresi ve Mütevelli Heyeti'ne (28.03.2018) ve müzenin bağlı olduğu üst makam   ABD Başkanlık Ofisi'ne gönderdiği (13.02.2018) yazılarda tepkisini şu sözlerle dile getirmiştir:

"Muhterem Beyefendiler. Birinci ve İkinci Dünya savaşları ve “soykırım mito-manisi” (Erich Feigl) ile ilgili tarih hakkında müstakil araştırmacı ve yazarlar olarak, makale yazarının dominant bir eda yazdığı makale içeriğinden fevkalade rahatsızlık duyduğumuzdan bunu ret etmek mecburiyetini duyduk; zira daha önce New York Bölge Savcısı olan Bay Robert M. Morgenthau’un bu yazı içeriği, neredeyse A’dan Z’ye kadar gerçek değildir, kanıtlanmamıştır ve ayrıca dünkü ve bugünkü tarih hakkında devasa bilgi eksikliği ile maluldür. Müzenin duvarında durmakta olan ve Hitler’e atfedilen cümle tamamen yalandır ve ihtimal yirmi yıldan fazladır oradadır. Maalesef Müze kendisine yapılan talepler ve sunulan belgesel kanıtlara suskun kalmayı yeğlemiş veya sessiz kalarak bu tarihsel yalanı halktan saklanması söylenmiştir. Avrupa’daki yetkili muhtelif mahkeme kararlarına ve hukuki mevzuata rağmen, Müze bu soykırım yalanının propaganda edilmesine alet olmuştur.  ABD arşivleri, Kongre veya Senato referanslı ve Bay Morgenthau’un makalesini nakzeden belgelerle doludur; hâlbuki hukuk ve kanun aleminde ün sahibi Bay Morgenthau kuralları ihmal veya görmezden gelmiş ve konuda savcı olarak davranırken savunmaya ve kanıtlara gerek görmemiş  ve ülke yasalarına uymayarak aynı olayda bir hâkim veya ebedî bir tanrı tutumu içinde olmuştur. Bu yapılanların kabul göremeyeceği anlamında araştırmamızı sunarken Wall Street Journal gazetesinin Bay Morgenthau’un Ermeni Soykırımı hakkındaki isteklerine katılıp katılmadığını da açıklamasını saygılarımızla talep ederiz."

ABD, İngiltere ve Sovyet Rusya 1945'te Almanya'yı yenmiş, esir aldıkları yüksek rütbeli Alman subaylarını Nüremberg'te uluslararası askeri mahkemede yargılayabilmek için  suç delillerini toplamaya başlamıştır. ABD  askerlerinin  1945 yılında Avusturya'da Saalfelden'de ele geçirdikleri belgeler arasında Hitler'in dünya savaşını başlatan, Polonya'yı işgal emrini verdiği 22.08.1939 günlü konuşmasına ilişkin notlar da   vardı.

WSJ  Türkiye’ye muhalif bir gazetedir.  Bu gazeteye  MUSİAD, TOBB, Türk-Amerikan İş Konseyi gibi  Türk-Amerikan kuruluşlarının  ilan vermesi  doğru bir tercih değildi. ATAA (Assembly of Turkish American Associations) ve  Federasyon (FTAA)  ilana katılmamıştır. Çünkü, WSJ  25 Ocak 2018  tarihinde   ABD’nin eski İstanbul  Büyükelçisi Henry Morgenthau Sr.’ın (http://www.armenian-genocide.org/morgenthau.html) torunu Robert M. Morgenthau’nın kaleme aldığı bir yazı yayınlamıştı. Yazıda Hitler’in sahte evraklara dayanan sözde  Ermeni  soykırımı  gündeme  getirilmiş ve Başkan Trump’ın sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiği savunulmuştur. L. Gordon Crovitz ise gazetenin  3 Mayıs 2015 tarihindeki baskısında  Türkiye'yi  bir milyondan fazla Ermeni vatandaşı katletmekle suçlamıştır. (Turkey’s massacre of more than one million of its Armenian citizens) “Ankara, olanları badanalamak için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Sosyal medya ve çevrimiçi videodan çok önce ABD'li diplomat sayesinde bu imkansız. 1915 yılında Henry Morgenthau Sr., Osmanlı İmparatorluğu'nun ABD Büyükelçisi idi.” (Opinion  Informatıon Age The Diplomat Who Called Out Mass Murder Using just a pen and a phone, Henry Morgenthau exposed Ottoman atrocities) 9 Şubat 2018 tarihinde torun Robert  Morris Morgenthau'nun  makalesini yayınlayan Wall Street Journal editörüne   aşağıdaki aydınlatıcı   mektup gönderilmiştir. (Open Letter To Wall Street Journal To Correct Morgenthau Falsehoods About Armenıan Claims - 09.02.2018 https://www.ata-a.org.au/morgenthaus-hate-and-lies-still-haunt-history/.BLOG NO : 2018 / 16, TASC 06.03.2018, 9 February 2018,The letter below was sent on February 9, 2018 to Wall Street Journal (WSJ) which published an earlier article by R. M. Morgenthau, grandson of Henry Morgenthau, former U.S. Ambassador to the Ottoman Empire)

9 Şubat 2018 tarihinde torun Robert  Morris Morgenthau'nun  makalesini yayınlayan Wall Street Journal editörüne   aşağıdaki aydınlatıcı   mektup gönderilmiştir. (Open Letter To Wall Street Journal To Correct Morgenthau Falsehoods About Armenıan Claims - 09.02.2018 https://www.ata-a.org.au/morgenthaus-hate-and-lies-still-haunt-history/.BLOG NO : 2018 / 16, TASC 06.03.2018, 9 February 2018,The letter below was sent on February 9, 2018 to Wall Street Journal (WSJ) which published an earlier article by R. M. Morgenthau, grandson of Henry Morgenthau, former U.S. Ambassador to the Ottoman Empire)

“Editöre

1915'ten bu yana Büyükelçi Morgenthau, 1915'teki Türk Ermeni ihtilafı hakkında yalan söyleme propagandasını  gerçekleştirenlerden  herkesten daha fazlasını yapmıştır. Son zamanlardaki araştırmalar, Henry Morgenthau'nun iddialarının yanlış bilgilere dayandığını, iddiaların gerçek  değil propaganda niteliği olduğunu göstermiştir. Kısaca bu iddialar reddedilmiş  ve 1915  tehciri  hakkında ciddi araştırmalarda kullanılmamıştır. Bölge Savcılığı görevinde bulunan emekli Robert Morris Morgenthau'nun “Trump, Ermeni Soykırımı Hakkında Gerçeği Söyleyecek mi?” yazısı (25 Ocak 2018) bizleri  rahatsız etmiştir. Trump  bu yalanı  söylerse, bay Morgenthau ile aynı fikirde olmak zorunda kalacaktır..Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçisi Henry Morgenthau'nun (1913-16) Osmanlı-Ermeni ihtilafı ile ilgili raporları, (1885-1919), iki  Ermeni kökenli diplomat olan Arshag Schmavonian ve Hagop Andonian'a güvendikleri için son derece kuşkuluydu.  Onlar, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaşan Ermeni Devrimci Federasyonu (ARF) üyesiydi. Ne Morgenthau, ne de Ermeni personel bildirdikleri olaylara tanık olmadı. Daha da kötüsü, Morgenthau Türk ve Müslümanlara “aşağılık bir ırk”  diyerek  atıfta bulundu. Gerçek şu ki, cehalet ve önyargı Büyükelçi Morgenthau'nun Osmanlı-Ermeni ihtilafı konusundaki perspektifini tanımlamaktadır. Bay  Morgenthau, bu yanlılığı kendi bakış açısıyla ele alıyor ve Adolf Hitler'e uzman tanıklığı olarak güveniyor. Robert Morgenthau'nun dayandığı Ermeni  katliamlarından   söz eden  Hitler, Kasım 1945'te Nürnberg Mahkemesi tarafından güvenilmez olarak reddedilmiştir.Yanlış alıntı, ilk  defa  24 Kasım 1945'te, “Nazi Almanya'nın Savaşa Giden Yol” adlı London Times'daki bir makalede, Hitler ve onun komutanları arasında, işgalden önce 22 Ağustos 1939'da yapılan bir konuşmayla ilgili olarak yazılmıştır. Bu konuşmanın birden çok versiyonu  açıklanmıştır.  Ancak sadece biri  cahillik ve önyargı ile harekete geçen, ne yazık ki  kışkırtıcı alıntıyı içermektedir.Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, dede  Morgenthau  hukuki  örnekleri görmezden geldi. 2015 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ermeni soykırımı iddialarının  hukuki olarak kanıtlanmamış olduğuna karar vermiştir. 2016 yılında, Fransız Anayasa Konseyi aynı kararı almıştır. 2012 yılında, ABD Yüksek Mahkemesi, 9. Devreye ilişkin 11-0'luk bir  kararla  Ermeni davasını soykırım olarak nitelendirmemiş ve bu konunun ABD dış politikası olmadığına karar vermiştir. 1920'li yıllara gelindiğinde, İngiliz liderliğindeki Malta Mahkemeleri 144 Osmanlı memuruna karşı suçlamada bulunmuştur. Çünkü İngiliz, Fransız ve ABD'deki arşivlerde  Ermenilere karşı bir zulüm  ve  imha politikasının hiçbir kanıtı yoktur. Gerçekten   Morgenthau, hukukun üstünlüğünü yok sayıyor, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi'ni  kabul eden Birleşmiş Milletleri de görmezden geliyor. BM  sözde Ermeni  soykırımını 1985 yılında reddetti,  2000, 2007 ve 2015 yıllarında da benzer kararlar aldı.mSevgin Oktay, Başkan,Türk İftira Önleme İttifakı   www.TADAlliance.org                                PO Box 2586, Poughkeepsie, NY 12603-2397, Halil Mutlu, Eş Başkan Türk Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi, Washington Türk Evi, 1526 18th Street NW Ste 200, Washington DC 20036,  David Saltzman, Danışman,Türk Amerikan Yasal Savunma Fonu, Amerika Türk Koalisyonu, 1510 H Sokak NW Ste 900 Washington DC 20005.”

Ferruh Demirmen’in   eleştirisine hak vermemek mümkün mü? “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?” Yukarıdaki belge ve açıklamalardan sonra Ermeni muhibi WSJ gazetesine ilan verilmesi bir akıl tutulması değilse nedir? Böyle bir ilanı  Ermeni diasporası ve devleti “ sözde Ermeni soykırımı  yoktur” tezini savunan bir gazeteye kesinlikle  vermezdi. 

24 Nisan için  zaman geçirmeden  tedbir alınmasında yarar vardır.  9 Aralık 2017 tarihinde Turkish Forum’daki “Donald Trump Kudüs Açıklamasının Ardından 24 Nisan’da ‘Türkler Ermenilere Soykırımı Yaptı’ Derse Ne Olur?” başlıklı yazımda bu konuya dikkat  çekmiştim: “ABD’de yayın yapan ve daha çok Ermeni tezlerini destekleyen  The Wall Sreet Journal   gazetesine Türkiye’nin önemli ekonomi kuruluşlarının ilan vermesine bir anlam veremedim. Bu gazete Türkiye’ye hasım bir yayın organıdır. 17 Eylül 2018 tarihinde Türkiye aleyhine  aşağıdaki yorumu yapmıştır: “Finansal krizden sonra, yatırımcılar riskli gelişmekte olan piyasalarda daha yüksek getiri talep etti… Ancak pek çok yatırımcı, tek başına daha yüksek faiz oranlarının  yeterli olmayacağına, Türk şirketleri ile  büyük miktardaki borçları  finanse etmeye çalışan bankalar için sorun yaratabileceklerine inanmaktadır… Türkiye Merkez Bankası, Perşembe günü enflasyonda ana faiz oranını % 17,75'ten % 24'e yükseltti ve bankanın bağımsızlığıyla ilgili olarak ilgili sorunlara cevap verdi ama  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  bir gün sonra yüksek faizlerden  hoşnutsuzluğunu yineledi.” (https://www.wsj.com/articles/some-investors-want-a-recession-in-turkey-1537178401 Sept. 17, 2018)

Türkiye aleyhine yazının yayınlanmasından sonra  rahmetli Şükrü Server Aya ve Feruh Demirmen WSJ’e Türkiye’nin görüşlerini  açıklayan  mektup göndererek bunların  da yayınlamasını  istemişlerdir. WSJ’ın, bu mektupları yayınlamaması üzerine  Demirmen  gazetenin  tutumunu kınayan, gazetenin ifade özgürlüğü hususunda hipokrasi  (ikiyüzlülük)  yaptığını dile getiren kinayeli ikinci bir mektubu  diğer bazı yayın organlarında  göndermiştir: “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?”

Ermeni terör örgütü ASALA’nın Paris’te görev yaptığım 1985-1990 yıllarında tehdidine  maruz kalmış biri olarak  bu konu benim için çok önemlidir. Armenian Deportation Is Not A Genocide” başlıklı makalem https://www.researchgate.net/; https://www.researchgate.net/publication/325157544_ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE; https://www.academia.edu/31604811/; https://www.academia.edu/31604811/ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE, https://independent.academia.edu/r%C4%B1dvankarluk  ve azvision.az/news’ta en çok okunan (4883, 24 April 2017 ) makaleler arasında yer almıştır. (https://en.azvision.az/news/63760/armenian-deportation-is-not-a-genocide%E2%80%A6!!!.html) Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan (R-WI) ve Çoğunluk Lideri Kevin McCarthy  (R-CA)  ve Azınlık Lideri Nancy Pelosi ‘den (D-CA)  iki partili bir soykırım önleme tedbiri olan H.Res.220 hakkında bir oylama planlamak üzere  kampanya başlattığı bir dönemde Ermeni yanlısı gazeteye ilan vererek destek olmak doğru değildir. 

İlan  yerindedir ve bir gerçeği açıklamaktadır. Bundan kimsenin şüphesi yoktur.  Doğru olmayan, yanlış gazete seçilmesidir. İlan verilmeden önce yetkililer Fransız avukat Georges de Maleville’in 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi (La Tragedie Armenienne de 1915, Lanore, Paris, 1988) Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Temmuz 1998)  kitabını okumuş olsalardı,  ilanı  bu  gazeteye vermezlerdi. “Türk Amerikan Topluluğu, ABD-Türkiye İlişkilerinin Canlılığını Vurgular ve Mevcut Çıkmazın Üstesinden Gelmek İçin Sürekli Diyalog Çağrısında Bulunur” (The  Turkish  Amerıcan Communıty Underlınes The Vıtalıty Of Us-Turkey Relatıons And Calls For Contınued Dıalogue To Overcome Current Impasse) başlığı ile verilen ilan şöyledir:

Türk-Amerikan Topluluğunun temsilcileri, ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan son gelişmelerle derinden endişe duyuyor ve üzülüyor. ABD yönetiminin Türkiye'ye karşı uygulanan çelik ve alüminyum tarifeleri artırmaya yönelik son kararı, özellikle de Amerikan ve Türk  çıkarlarına hizmet etmeyeceğine inanıyoruz. Bu  sebeple  ABD yönetiminden kararını yeniden değerlendirmesini istiyoruz. ABD ve Türkiye, NATO müttefikleri olarak, dünyanın farklı bölgelerinde barış, demokrasi ve refahı teşvik etmek ve yıllarca birlikte çabalamak için ortak bir vizyona sahipler. İlişkiler zor zamanlar içinde en iyi anlam ifade ediyordu. Bu kesinlikle bu zamanlardan biridir. Türk Amerikalılar, yaşamın ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarındaki önemli katkılarıyla, tarihsel olarak ABD ile Türkiye arasında daha iyi ilişkiler için uygun bir köprü olmuştur. Türkiye ile ABD arasındaki iyi ilişkilerin korunmasının sadece ortak hedeflerin peşinde koşmak için değil, hem Amerikalılar hem de Türkler için daha iyi bir geleceğin gerçekleşmesi için hayati öneme sahip olduğuna  ilişkin  gerçek inancımızı dile getiriyoruz. Türk Amerikalıları, ticaret savaşının tehdidi ve tırmanışı söyleminin  sadece  durumu daha da kötüleştirdiğine ve eldeki sorunların kalıcı biçimde çözülme ihtimalini azalttığına inanmaktadır. Uzun vadeli çıkarlar için ihtiyat ve yeniden odaklanma çağrısında bulunuyoruz. Sürdürülebilir bir çözümün karşılıklı saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan sürekli diyalog gerektirdiğini hatırlatırız. ABD ve Türkiye arasındaki sağlam kazanılmış dayanışma ve dostluk kısa vadeli hedefler için  feda edilmemelidir. Tarih bize  siyasi  zorlukların zamanla aşılabileceğini söyler. Ancak, ivme ve işbirliği ruhu ortadan kalktığında ekonomik bağları yeniden kurmak çok daha zor olur.” (Yet it would be much more difficult to restore economic ties once the momentum and the spirit of cooperation is lost.) Türk-Amerikan Topluluğu adına  Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges (TOBB USA), Foreign Economic Relations Board of Turkey (DEIK),Turkey-U.S. Business Council (TAIK), Independent Industrialists and Businessmen Association (MUSIAD USA), Turkish American National Steering Committee (TASC), Nimeks Organics, The Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA DC), Turkish-American Chamber of Commerce & Industry (TACCI), Turkish Anti-Defamation Alliance (TADA),Turkish Heritage Organization (THO).”

Georges de Maleville'in,  Osmanlı vatandaşı Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz Çarlık  Rusya’sına karşı savaşan Osmanlı ordusunu arkadan vurduklarını belirtiyor ve bu bölgelerdeki Ermenilerin bu  sebeple  Osmanlı sınırlan içinde Suriye'ye göç ettirildiklerini, bunun kaçınılınız bir önlem olduğunu açıklamaktadır.  Benzer önlemlere   silahlı bir ihanet olmamasına karşılık başta Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin de başvurmuş olduklarına da değinmekte, bunun asla bir  soykırım  olarak nitelendirilemeyeceği  açıklamaktadır.  Bu yer değiştirme sırasında birçok Ermeni’nin eşkıya, Ermenilerce öldürülen yakınlarının öcünü almak isteyenler ve hatta onları  korumakla yükümlü olanlarca öldürüldüğünü belirtmektedir. Maleville'in değindiği bir diğer gerçek ise, bu olayların Osmanlı merkezi yönetiminin bilgisi ve denetimi dışında olduğudur. Osmanlı Devleti'nin bu gibi olayları önlemek için elinden geleni yaptığı, yakalanabilen sorumluların yargılanıp cezalandırıldığı ve bu yüzden birçok görevlinin idam edildiğini belgelemektedir ki, bu gerçekler soykırım  iddialarını temelden çürüten olgulardır.

Büyükelçi Henry Morgenthau Sr.’ın torunu Robert M. Morgenthau’nun AİHM’nin Perinçek ve 28 Kasım 2017 tarihli Mercan ve diğerleri kararlarına (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) rağmen sözde Ermeni soykırımdan söz etmesi ve işe Adolf Hitler’i de karıştırması, aşırı Ermeniler ile Ermeni sevenlerin iddiasından başka bir şey değildir. Aradan yüzyıl geçtikten sonra torun Morgenthau, 25 Ocak 2018 tarihinde The Wall Street Journal’da  “Trump, Ermeni soykırımı hakkında gerçeği söyleyecek mi?” başlığı ile yazı yayınlaması  bir provakasyondur. (Will Trump Tell the Truth About the Armenian Genocide? He recognized the reality that Jerusalem is the capital of Israel. Such daring is needed again. By Robert M. Morgenthau Jan. 25, 2018) İsviçre Federal Mahkemesi’nin Perinçek lehine verdiği 25 Ağustos 2016 tarihli bozma kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesi’nin 16 Aralık 2013 tarihli ve AİHM Büyük Dairesi’nin 15 Ekim 2015 tarihli kararlarına  rağmen bu yazının WSJ’de yayınlanması, gazetenin   Türkiye’ye bakışı açısından önemlidir.

İsviçre’de bir konferansta “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözüyle İsviçre tarafından cezaya çarptırılan Doğu Perinçek konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne  taşımıştı. 28 Ocak 2015 tarihindeki AİHM temyiz duruşmasından sonra karar  15 Ekim 2015’de açıklanmıştır. AİHM  verdiği kararda Doğu Perinçek’i ifade özgürlüğü noktasında haklı bulmuş, Perinçek’in “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözlerinin düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında olduğunu  tespit etmiştir. Avrupa ülkeleri, bu kararın düşünceyi açıklama özgürlüğünün ötesindeki gerekçesini de kabul etmeye başlamışlardır. Almanya Başbakanı Merkel’in “Alman Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanıma kararının hukukî değeri olmadığı” yolundaki açıklaması, İsviçre yargısı ve siyasetinde de kabul edilmektedir.  AİHM kararın gerekçesinde, 1915 olaylarının Yahudi Soykırımı ile aynı sınıflama içinde olmadığı, 1915 olaylarında soykırım suçunun işlendiği konusunda bir mahkeme kararının bulunmadığını belirtmiştir. Kararda; 1948 BM Sözleşmesine göre soykırım suçuna hükmetme yetkisinin  sadece suçun işlendiği ülke mahkemesinde ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde olduğu vurgulanmıştır. İsviçre Federal Mahkemesi  AİHM'nin Perinçek Kararı'na uyarak, BM 1948 Soykırımın Cezalandırılması ve Önlenmesi Sözleşmesi  uyarınca ancak yetkili mahkemelerin  soykırım konusunda karar alabileceğini kabul etmesine rağmen torun Morgenthau’nun konuyu  WSJ’de yayınlaması, Türkiye’ye yönelik karalama kampanyasından başka bir şey değildir. WSJ sabıkalı bir gazetedir. Çünkü,  L. Gordon Crovitz isimli yazar  gazetenin  3 Mayıs 2015 tarihli yazısında Türkiye'yi  bir milyondan fazla Ermeni vatandaşı katletmekle suçlamıştır. (Turkey’s massacre of more than one million of its Armenian citizens)

ABD Büyükelçisi olarak 1915-1916 yıllarında İstanbul’da görev yapmış olan Henry Morgenthau, (Morgenthau, Türkiye'deki Aşkinaz Yahudilerinin Hahambaşısı Dr. Markus'a  yardımda bulunmuştur)  yalanlarla dolu hatıralarını ABD’ye döndükten sonra Büyükelçi Morgenthau’nun Hatıraları  (Ambassador Morgenthau´s Story, http://www.raoulwallenberg.net/wp-content/files_mf/1439907848HenryMorgenthauAmbassador.pdf) adı altında yayınlamıştır. (Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Belge Yayınları, 2015) Henry Morgenthau (1856-1946) New York'ta  emlak komisyoncusu iken  1912  seçimlerinde  Başkan adayı  Wilson'u desteklemiş, Wilson seçimleri kazanınca  İstanbul’a Büyükelçi  atanmıştır.  27 Kasım 1913 tarihinde  İstanbul'da gelmiş, 26 ay   görev yaptıktan sonra  1916'da  ABD’ye dönmüş, Başkan Wilson'a  "Hükümetin savaş politikası adına bir zafer kazanmamız ve bunun için de her türlü yasal yol ve imkana başvurmamız gerekmektedir"  diyerek  uydurma  hikayesini yazmıştır. Kitabını yazarken  elçilik sekreteri Hagop S. Andonian ile hukuk danışmanı Arshag K. Schmavonian’dan  yardım almıştır. Gazeteci Burton J. Hendrick, Büyükelçi Morgenthau'nun anlattıklarını yeniden düzenlemiş, ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing kitabın provalarını okuyup eklemelerde bulunmuştur. O dönem 120 bin  tirajlı aylık dergi olan  The World's Work’ta  (1900–1932) gerçek dışı hikaye tefrika edilmiştir.  Uydurma  hikayeler  tirajı yüksek  çeşitli gazetelerde de  yayınlanmıştır. Morgenthau’nun kitabın yayımlanmasından önce Ermeni soykırımı iddiasını araştıran Alman Johannes Lepsius, İngiliz Lord Bryce ve Arnold Toynbee’ye belge sağladığı da söz konusudur.

Ataöv'den bir yıl sonra, 1985 yılında  Prof. Dr. Heath W. Lowry, Ermeniler Üzerine ABD Kongresi ve Adolf Hitler (The U.S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians) başlıklı makalesinde, müzeye konulmak istenen sözün Hitler'e ait olmadığını, uydurma (spurious) olduğunu göstermiştir. Lowry (Mustafa Kemal Ataturk Professor of Ottoman and Modern Turkish Studies, Princeton University) bu konuda şu  eleştiride bulunmuştur: “Savaş döneminde Türkler aleyhinde yapılan propagandanın en etkili örneklerinden birinin esasını teşkil eden bu belgelerin İngiliz haber alma örgütüne tarafsız Amerika Birleşik Devletleri'nin bir Büyükelçisi tarafından sağlandığı ve bunların Amerikan kamuoyunu Türkler ve Almanlar aleyhine kışkırtarak ülkeyi savaşa sokma amacını güden İngiliz çabalarının bir parçası olarak yayımlandığı anlaşılınca, Morgenthau'nun kullandığı 'yetki' konusunda insan meraka düşüyor.”(The Story Behind Ambassador Morgenthau's Story,  Istanbul, Isis Press, 1990)  Bu  araştırma  kamuoyunda değilse bile Amerikan diplomatik çevrelerinde etkili olmuştur. Prof.  Lowry’a göre  “Büyükelçi Morghentau’nın hikayesinde yer alan tüm yorumlar, Eylül 1915’in sonlarına doğru Morghentau’nun, Ermenilerin, Genç Türk liderliği tarafından imha edilmeye maruz kaldığı konusunda kesin bir sonuca varmamışlardır.” (All comments in Ambassador Morghentau’s Story notwithstanding, as late as September 1915, Morghentau had not firmly concluded that the Armenians were the subject of an attempted ‘extermination’ by the Young Turk leadership, s. 51) Ermeni soykırım propagandasında kullanılan yalanları kitaplarında belgelerle çürüten bir diğer önemli araştırmacı ise  rahmetli Şükrü Server Aya’dır. Hitler'e atfedilen "Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" sözlerinin uydurma olduğunu The Genocide of Truth (İstanbul Ticaret Üniversitesi yayınları, 2008, s.366), Soykırım Tacirleri  (Derin Yayınları, Ocak 2009, s.205-206)  The Genocide of Truth Continues, (Derin Yayınları, Aralık 2010, s.249-270)   açıklamıştır.

Louis P. Lochner'in What About Germany” kitabında, Hitler'in  “Gücümüz, hızımız ve acımasızlığımızdadır. Cengiz Han, milyonlarca kadın ve çocuğu önceden tasarlayarak ve iç huzuruyla katliama sürükledi. Bugün tarih onu yalnızca büyük bir devlet kurucu olarak görüyor. Zayıf Avrupa uygarlığının benim için ne diyeceği umurumda değil. Eleştiri için tek söz edeni bile infaz etmeleri için idam mangasına emir verdim. Savaş hedefimiz belirli hatlara ulaşmak değil, düşmanın fiziksel olarak yok edilmesidir. Polonya dili türevi konuşan her çocuk, kadın ve erkeği acımaksızın öldürme emrini uygulamak üzere Doğu’ya ölüm mangalarımın gitmesini ben emrettim. Bize gerek duyduğumuz yaşam alanını (lebensraum) kazandıracak olan yalnızca budur. Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" dediği yazılıdır. Fakat aynı konuşmanın Amerikan askerlerince Nazi belgeleri arasında ele geçirilen metninde ve savunma kanıtı olarak sunulan diğer belgelerde  Ermenilerden  hiç söz edilmemiştir.

Fransa’yı  olmayan  sözde Ermeni  soykırımına  sahip çıktığı için eleştirirken,  Türkiye’nin geçmişte izlediği yanlış politikaları da yok sayamayız. Türkiye, Cezayirlilerin Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşında maalesef Fransa’ya destek vermiştir. Bu durumu  emekli Büyükelçi Onur Öymen şöyle değerlendirmektedir:  “Cezayir Cumhurbaşkanı, orada görev yapan elçilerimizden bir tanesine bu konu ile ilgili dert yanmıştır. Fransa’ya karşı savaşan Cezayirli mücahitlerin iç cebinde Atatürk’ün fotoğraflarını taşıdığını, Türk bağımsızlık savaşını örnek aldıklarını ifade etmiş fakat Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamalarda, Cezayir’in karşısında ya da çekimser kaldığını unutmadıklarını eklemiştir. Hatırlarsınız o oylamaların bir tanesi, bir oyla Cezayir’in aleyhine sonuçlanmıştır. Maalesef o oy Türkiye’nin oyudur.”  

15 Aralık 1957 tarihli Milliyet Gazetesi’nde  yer alan haber   şöyledir: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Cezayir Hakkında Asya-Afrika Memleketleri tarafından hazırlanmış olan karar sureti üçte iki çoğunluk elde edilemediği için reddedilmiştir. Tasarı 34 lehte,19 aleyhte rey almış, 28 delege de müstenkif kalmıştır. Türkiye müstenkif kalanlar arasındadır. Daha evvel Siyasi Komisyonda kabul edilmiş olan tasarıda Cezayir halkına istiklal hakkı tanınması ve Fransa ile muvakkat Cezayir hükümeti arasında müzakerelere girişilmesini tavsiye etmekte idi. Siyasi komisyon ve Genel Kuruldaki müzakerelere Fransız delegesi katılmamıştır.” Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakan iken 23 Aralık 2011 tarihinde Sarkozy’ye Cezayir soykırımını  hatırlatmıştır.

Kaynaklar:https://www.aljazeera.com/news/europe/2011/12/20111223223922279.html, https://www.bbc.com/news/world-europe-16314373

Fransa  Anayasa Mahkemesi,  Yahudi soykırımı ile sözde Ermeni soykırımının aynı şey olmadığını, çünkü Ermeni soykırımında bir mahkeme kararının  bulunmadığını belirlemiştir. Böylece, Ermeni soykırımı yasası ile ilgili Fransız  Parlamentosu’ndan  gelebilecek bir  yasanın önünü kapatmış, daha önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  verdiği Perinçek Kararı tanınmıştır. Karar, Türkiye’yi soykırımla suçlayan 29 Ocak 2001 tarihli yasayı iptal etmemiş, fakat Danıştay’ın (Conseil d’Etat) 19 Kasım 2015 tarihli kararının hatalı olduğunu  belirlemiştir. 

 

Fransa, 2011 yılında Türkiye’yi  tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan  yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından  8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım  anıtı açılmasına izin veren  ülkedir. Anıtın üzerinde 1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu ifade  Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. 1,5milyon Yahudi 1,5 milyon

Ermeni olarak değiştirilmiştir. Auschwitz- Birkenau toplama kampının  girişine yazılan cümle şudur: Auschwitz- Birkenau toplama kampının  girişine yazılan cümle şudur: “Arbeit Macht Frei”  (Çalışmak Özgürlük Getirir) minik bir çocuğun küçücük ayaklarıyla toprağı sürüyerek, annesinin avcunun içinde sımsıkı kavranmış eliyle, gözlerini kırmızı tuğlalara dikip, güya özgürlüğe adımını attığı  bu kapıdan, bir daha çıkmamak üzere 1,5 milyon insan girmiştir.

Bu konuda Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada  rakamlar verilmektedir: (Question 8: Did 1,5 Million Armenians Die During World War I?)  “Armenian propagandists claim that as many as 1, 5 to 2 million Armenians died as the result of "massacres". Like the rest of their claims, this also is imaginary, with the number claimed being increased over time. At first, immediately following the war the Armenians claimed that as many as 600,000 had been killed. Later they raised it to 800,000 and now they talk about 1,5 million and tomorrow they may talk even about three million. The 1918 edition of Encyclopedia Britannica said that 600,000 Armenians had been killed; in its 1968 edition this was raised to 1,5 million. How many Armenians did die? It is impossible to determine the number exactly, since no complete death records of statistics were kept during those years. The only basis on which even an estimate can be made is the actual Armenian population in the Ottoman Empire at the time. Even here figures vary widely, with the Armenians claiming far more than other sources.Leaving aside the Armenian figures, which are evidently exaggerated, the western estimates vary between 1,056,000 and 1,555,000 which more or less correspond with the official Ottoman census report of 1,295,000. How, then, could 1,5 million Armenians have been massacred even had every Armenian in the Empire been killed, which of course did not happen? Therefore, what are the real Armenian losses? Talat Pasha, in a report presented to the last congress of the Union and Progress Party, stated that this number was estimated at around 300.000. Monseigneur Touchet, a French clergyman, informed the congress of "Oeuevre d'Orient" in February 1916, that the number of dead is thought to be 500.000, but added that this figure might have been exaggerated. Toynbee estimates the number of the Armenian losses as 600.000. The same figure appears in the Encyclopedia Britannica's 1918 edition. Armenians had also claimed the same number before. Bogos Noubar, head of the Armenian delegation at the Paris Peace Conference, declared that after the war 280.000 Armenians were living in Turkey and 700.000 Armenians have emigrated to other countries. According to the estimation of Bogos Noubar, the total number of the Armenian population before the war was 1.300.000. Therefore, it can be concluded that the number of the Armenian losses was around 300.000. This figure reflects the same proportion, according to their total population, of the 3 million loss of Turkish lives during the same period. Once more, facts do not correspond with the Armenian claims.” (http://www.historyoftruth.com/history/documents/9363-armenian-claims-and-historical-facts-questions-and-answers-8)

Sevr Müzesi’nin önüne, sanki Fransa’da başka bir yer yokmuş gibi anıt dikilmesine izin veren Fransa Ermenilere göz kırpmakta ve şu mesaj vermektedir: “Türkiye Cumhuriyetini   kuran Lozan Anlaşması’nı tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşması’nın halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.”  Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’in en merkezi yeri olan  Kanada Meydanı’na  Gomitas Sogomonyan  (gerçek adıyla Ermenice Soğomon Kevork Soğomonyan ya da Komitas Vartabed ) adına  bir sözde Ermeni  kin anıtı  dikilmesini de onaylamıştır. Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Karabağ’da Ermeniler tarafından Hocalı’da yapılan soykırımı ile ilgili bir anıt dikemez.

Anıtı dikilen Gomitas’ın soykırımla ilgili hiçbir açıklaması ya da eylemi olmamıştır. Ermeni ulusal müzik okulunun kurucusu olup, rahip, müzikolog, besteci, aranjör ve koro şefidir. 8 Ekim 1869 tarihinde Kütahya’da  doğmuş, 22 Ekim 1935’de  Fransa’da Villeiuif’de ölmüş, Ermenistan’da defnedilmiştir. Gomidas, 4000’e yakın Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçe halk şarkısını notaya alarak bu şarkıların günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır. Gomidas’ın verdiği konserlere katılanlar arasında dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa ve Savaş Bakanı Enver Paşa, Şehzade Mecid Efendi de vardır.  Ben bir Türk'üm dinim cinsim uludur, Özüm sinem áteş ile doludur” diye başlayan şiirin yazarı  Mehmed Emin Yurdakul tutuklanan  Gomidas'ın serbest bırakılıp İstanbul'a getirilmesini sağlamıştır.

Gomidas, Jön Türkler ve saray çevresine yakın olmasına rağmen 24 Nisan 1915’de  tutuklanır ve  hayatı  Fransa’da  son bulur. Türk Müziği'nde tarih boyunca bestekar  olarak  isim yapmış çok sayıda Ermeni  müzisyen vardır. Bimen Şen, Udi Hırant, Kemani Tatyos, Artaki Candan, Nikoğos Ağa, Asdik ve Boğos Efendiler, Kemani Serkis, Nubar Tekyay, Udi Apet, Levon Hancıyan, Udi Arşak ve Hampartsum Limoncuyan bunların en tanınmışlarıdır. Gomidas da bu müzisyenler arasındadır. Gomidas’ın 1915 yılının Mart ayının sonlarında Türk Ocağı’nda verdiği konserden  önce Hamdullah Suphi  kendisinden  övgüyle bahsetmiştir.  Paris'in merkezinde, turistlerin yoğun olarak ziyaret ettikleri parka dikilen Gomidas  heykelinin kaidesine   “soykırım” yazmak, Murat Bardakçı’nın da belirttiği gibi Gomidas’a yapılan  büyük saygısızlıktır. (Murat Bardakçı, 17.03.2003,http://www.hurriyet.com.tr/o-heykelin-altina-soykirim-yazmak-en-azindan-gomidas-a-hakarettir-142877) 16 Mart 2019 tarihinde sarı yeleklilerin eylem yaptıkları tarihte Paris’te idim. Özellikle bu anıta gittim. Çok sayıda turistin fotoğraf çektiğini görünce kendilerine bunun kim olduğunu sordum. Cevap tahmin ettiğim  gibi geldi: “Türkler Ermenilere soykırım yapmış. Bu kişi de buna karşı çıkmış.”

Kütahya 1915                  Gomidas     

 Detroit Michigan         Paris Kanada Meydanı  

Fransa, Paris Büyükelçiliğimizin bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik)  Ankara (rue d’Ankara) adını vermiştir. Fakat Türkiye,  Ankara’nın en güzel  caddelerinden Paris Caddesi’nin  (2,5 km) adının bir küçük sakağa verilmesi konusunu  gündemine   hiç almamış, seçimlerde adaylardan hiçbiri bu  konuya değinmemiştir. Paris’te bir de Rue de Constantinople caddesi  vardır ama  İstanbul caddesi yoktur. Bu cadde üzerinde 100 m2’lik bir daire ortalama fiyatı 6,5 milyar TL’dir.

Azerbaycan Meclisi 1994 yılında  Hocalı katliamını   “soykırım”  olarak kabul ederken Türkiye  Hocalı'da yaşananları  “soykırım” olarak   tanımlamaması ilginçtir. Dönemin Cumhurbaşkanı   Abdullah Gül’ün 6 Eylül 2008 tarihinde futbol maçı izlemek için Erivan’a yaptığı ziyaretin ardından atılan adımlar, Türkiye-Ermenistan arasında başlayan yakınlaşma süreci karşılıklı olmadığı için sonuç vermemiştir. Zaten vermesi de beklenmemeliydi. Bence sayın Gül Ermenistan’a gitmemeliydi ve de Bursa’daki milli maça Azerbaycan bayraklarının sokulması  engellenmeliydi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ermenistan Futbol Federasyonu’nun FİFA’ya müracaatı üzerine talimat vererek, Türkiye-Ermenistan futbol maçına Azerbaycan bayraklarının sokulmasını yasaklatmıştır. Bursa Valisi Şahabettin Harput Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Azerbaycan bayrağı veya başka türlü flama ve sloganlarla buraya gelip, maç seyretmeye müsamaha göstermeyeceğiz ve müsaade etmeyeceğiz” demiştir.  Harput,  1 Aralık 2018 tarihinde yargılandığı FETÖ/PDY davasında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.

Aşağıdaki fotoğrafı, Hocalı katliamını kimin yaptığını bilmeyen biri çektirebilir. Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Hocalı Katliamı'nın sorumlusu birliklerin başındaki iki liderden biriydi ve bazı kaynaklara göre katliam emirlerinin sahibiydi.  Sarkisyan, İngiliz araştırmacı Thomas de Wall'un yaptığı bir röportajda o günlerden şu şekilde söz etmiştir: “Azerbaycanlılar Ermenilerin sivil halka karşı katliam yapmayacağını düşünmekteydiler. Biz bunu Azerbaycanlılara şaka yapmadığımızı göstermek amacıyla ibret olsun diye yaptık.- He told me: “Before Khojalu, the Azerbaijanis thought that they were joking with us, they thought that the Armenians were people who could not raise their hand against the civilian population. We needed to put a stop to all that. And that’s what happened. And we should also take into account that amongst those boys were people who had fled from [the anti-Armenian pogroms in] Baku and Sumgait.” (https://carnegieendowment.org/2012/02/24/president-interview-and-tragic-anniversary/9vpa) Dünya basınının Hocalı katliamı ile ilgili değerlendirmeleri  şöyledir:

“Ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı'nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa'ya döndüm. Onlar Haç'ın hatırı için savaşa devam ettiler. For The Sake of Cross, s. 62-63. “Ermeniler Hocalı’ya saldırdılar. Bütün dünya tanınmaz hale getirilmiş cesetlere tanıklık etti. Azerbaycanlılar çok sayıda insanın öldürüldüğünden haber vermekteler.” Krua l'Eveneman Paris, 29 Şubat 1992. “Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmiştir.Sunday Times,1 Mart 1992.“Ermeniler Ağdam'a doğru giden orduyu kurşun yağmuruna tutmuştur. Azeriler 1200 kadar ceset saymış. Lübnanlı kameraman, ülkesinin zengin Ermeni Taşnak lobisinin Karabağ'a silah ve asker gönderdiğini onaylamıştır." Financial Times, 9 Mart 1992. “Birçok insan çirkin hale getirilmiş, masum kızın sadece kafası kalmış.” Times, 4 Mart 1992.  “Video kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.” İzvestiya, 4 Mart 1992.  “Ağdam’da bulunan yabancı gazeteciler  Hocalıda öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş , tırnakları çıkarılmış 3 kişi görmüşlerdir.” Le Monde, 14 Mart 1992. “Binbaşı Leonid Kravets: Ben şahsen tepede yüz civarında ceset gördüm. Bir erkek çocuğun kafası yok idi. Her tarafta acımasızca öldürülmüş kadın, çocuk ve ihtiyar vardı.” İzvestiya,  13 Mart 1992.  BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 2, 3, 5, 9 ve 17’nci maddelerinin ihlal edildiği Hocalı Katliamı'ndan ötürü kimse yargılanmamıştır.

Ermenistan devletinden  dost olmaz. Çünkü;

  • Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin 23 Ağustos 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nin 12’nci maddesinde “Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiye’si ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir” denilmektedir.
  • Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında “Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’ne sadık kalacağını” açıklamış ve  taahhüt etmiştir.
  • 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası’nda “Ermenistan’ın Bağımsızlık Bildirisi’ndeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı” bir anayasa hükmü olmuştur. Soykırım yalanının uluslararası alanda tanınmasının Ermenistan’ın dış politika hedefi olduğu belirtilmiştir.
  • Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü  Kurultayına katılan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, “Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz” demiştir.
  • Ermenistan’daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye’nin 12 ili yer almıştır.
  • Ermenistan Milli Marşı’nda “Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” yazılıdır.
  • Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan  eski Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır.
  • Sarkisyan, İngiliz yazar Thomas De Waal’a, “Hocalı’dan önce Azeriler bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu- stereotipi- (zeka geriliği) kırmayı başardık” diyen kişidir.

Fransa, Ermenilerin  Hocalı’da yaptıkları soykırımı görmezse,  inandırıcı olmaz. Eski ASALA (Ermeni terör örgütü ASALA’nın askeri kanadının 1981 yılında Güney Kıbrıs’a geçtiğini Kuznetsov açıklamıştır) eylemcilerinden Monte Melkonian Hocalı’ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmış ve katliamdan bir gün sonra Hocalı çevresinde gördüklerini günlüğünde anlatmıştır. Melkonian'ın ölümünden sonra Markar Melkonian kardeşinin günlüğünü Benim Kadeşimin Yolu (My Brother's Road: An American's Fateful Journey to Armenia, I. B.Tauris,2005) isimli kitapta Hocalı katliamı için şunları yazmıştır: “Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.”

Büyük Ermenistan idealistlerinden ve İnterpol tarafından   tüm dünyada aranan Zori Balayan  1995 yılında yayınlanan Ruhumuzun Canlanması (Heaven and Hell,  Los Angeles 1997, Yerevan 1995) kitabında (s. 260-262) Hocalı’da soykırımın yapıldığını  itiraf etmiştir: “Arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğu için hümanist idim, buna rağmen Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915'te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı'yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Yukarıdaki satırlar, Ermenilerin bir insanlık suçu işlediğinin itirafıdır. Bu suçu işleyenlerin başı Karabağ savaşında Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan eski Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Azati Sarkisyan’dır. Kendisinin işlediği suçlardan yargılanması gerekir. (United Nations Security Council: Recognize Serzh Sargsyan, the President of Armenia, as a war criminal)

Avrupa  Konseyi Parlamenterler Konseyi’nin  31 üyesi tarafından  (12 Türkiye, 8 Azerbaycan, 3 İngiltere, 2 Arnavutluk, 1 Bulgaristan, 1 Lüksemburg,  1 Yugoslavya, 1 Makedonya, 1  Norveç, 1 Polonya)  imzalanan, Ermeniler tüm Hocalıları öldürdüler ve tüm şehri harap ettiler” ifadesinin yer aldığı ve 19’ncu yüzyılın başlarından bu yana Ermeniler tarafından Azerilere karşı işlenen katliamları soykırım olarak tanımaya adım atılması gerektiğini belirten 324 No.lu Bildiri yayınlanmıştır ama bunun bir yaptırımı olmamıştır.

Hocalı’daki katliamı  görmek istemeyip “sözde” Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, yukarıda  söz ettiğim Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920  belgeselini izledikten sonra acaba ne diyecekler?

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu   Hocalı soykırımının 25’nci yılı anısına Türk Keneşi ve Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin işbirliğiyle düzenlenen Hocalı Soykırımı, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Terörizm  başlıklı uluslararası konferansta  yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: Hocalı katliamı bir gerçektir. 21. yüzyılda 25 sene önce tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir. Esasen Hocalı Katliamını yapanların o günkü komutanının bunu izah etmesi ve savunması da ibretliktir. Diyor ki, 'Ermenilerin, sivillere, kadınlara, çocuklara dokunmayacağına inananlar Hocalı'da ne yapabileceğimizi görmüşlerdir.' Böyle bir vahşet, bu kadar insanlık dışı söylemlerle savunabilir. O kişi maalesef bugün o ülkeyi yönetiyor. Maalesef Ermenilerin insanlık anlayışı budur. Özelikle bugün Ermenistan’ı  yönetenlerin."

Avaaz The World in Action sitesinde konunun neden önemli olduğu şöyle açıklanmaktadır: “Why this is important Unfortunately, Serzh Sargsyan, current President of Armenia,still remains unpunished by international organizations for his policy of attacking Azerbaijan for several times. Serzh Sargsyan commanded groups that organized Khojaly Massacre, in which hundreds of people were killed by Armenians. A massacre which saw the town of Khojaly strewn with rubbles, was committed by the Armenian armed forces, on 25-26 February 1992. As a result, hundreds of Azerbaijanis were killed or captured. His nonsensical statement “We wanted to give a lesson to Azerbaijan  is not forgotten ! Khojaly Massacre was recognized and commemorated by 15 states of USA and 7 countries. In addition to Serzh Sargsyan`s war crimes, he was directly involved in the occupation of Nagorno-Karabakh and 7 surrounding districts. His military ,political aggression has to be deprecated by the international community. In 1993 the UN Security Council adopted four resolutions (822,853,874,884) demanding immediate and unconditional withdrawal of the Armenian forces from the occupied territories. However, these resolutions remain unimplemented, remain on paper.”

Tarihte kalan tehciri soykırıma dönüştürme çabalarının altında Sevr (Sevres) Anlaşması’ndaki büyük Ermenistan hayali yatar. Tıpkı 25 Eylül’de Barzani’nin referandum yaparak kurmak istediği büyük Kürdistan gibi. Paris Barış Konferansı sürecinde Ermenistan’ın sınırları konusu ABD Başkanı Woodrow Wilson’un hakemliğine bırakılmıştır. Wilson, General James G. Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyetini incelemelerde bulunmak üzere 1919 sonbaharında Türkiye’ye göndermiştir. 1919 Eylül ve Ekim aylarında Türkiye’de incelemeler yapan Harbord, vardığı sonuçları bir raporla ABD Kongresi’ne sunmuştur. Rapor’da; Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Ermenilerin Türkiye’de hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları ve olaylara ilişkin acıklı ve korkunç iddiaların yanlış olduğu tespit edilmiştir.

Kaynak: The 1920 Treaty Of Sévres And The Struggle For A Kurdish Homeland In Iraq and Turkey Between World Wars By Whitney Dylan Durham Bachelor Of Science In Geoscience The University Of Tennessee Martin, Tennessee 2000 Master Of Science in Geosciences Murray State University Murray, Kentucky 2003, s.108.

ABD Kongresi rapor üzerine 1920 Nisan ayında Ermenistan’a mandater olunmasını reddetmiştir. Fakat Başkan Wilson  22 Kasım 1920’de Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir. Batı Ermenistan da, tıpkı Kürdistan gibi   Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur. Sevr Anlaşması, Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’ne kurulan büyük suikasttır. Lozan Anlaşması ile Kürdistan ve Büyük Ermenistan hayali bitmiştir. Anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur. Tapu delme hareketine Ermeni diasporasına çok yakın olan bazı Türk akademisyenlerin katkıda bulunması üzücüdür. Tüm bu çabalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşması ile garanti altına alınan tapuyu deldirmeyecek güçtedir ama Türkiye’ye yönelik sistematik saldırılara mutlaka organize bir şekilde cevap verilmelidir.

Fransa Cumhurbaşkanı  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  kararlarına rağmen   Ermeni soykırımının tanınması için  girişimde bulunması, AİHM’in  15 Ekim 2015 tarihli Perinçek Kararı’nı   yok sayması  anlamına gelir. Alman Federal Parlamentosu’nun 2 Haziran  2016’da “1915 soykırımdır” kararı almış olması, kendisine yol göstermiştir. Perinçek  Kararı’ndan sonra AİHM yeni bir karar daha alarak Türkiye’nin tezlerini haklı çıkarmıştır.  Sözde Ermeni soykırımının tanınması aleyhine verilen AİHM’nin  28 Kasım 2017 tarihli   Mercan ve diğerleri kararı, (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) İsviçre’yi mahkum ederek  Avrupa’da uluslararası hukuka saygılı hakimlerin bulunduğunu göstermiştir. (https://hudoc.echr.coe.int/eng#{"itemid":["001-178955"]}

Günümüzde Birleşmiş Milletlere üye 193 ülke vardır. Sözde Ermeni soykırımını  yasa  ve parlamento kararıyla kabul eden, bu durumu tartışan ve kısmen 1915 olaylarını soykırım olarak kabul eden  29 ülke bulunmaktadır. 19 ülke meclis kararıyla, 4 ülke yasayla ve toplamda 29 ülke 1915 olaylarını  soykırım olarak tanımaktadır. Almanya’da 1 Haziran 2016’daki oylamada sadece bir çekimser ve bir ret oyu kullanılmış,  Başbakan Angela Merkel, Başbakan Yardımcısı Sigmar Gabriel ve Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier oylamaya katılmamış, tasarının oylandığı sırada hükümet sıraları boş kalmıştı. Ocak 2017 de Danimarka Parlamentosu (Folketing)  ise  sorunun tarihi belgelerin tarihçilere açılarak serbest tarih araştırmaları yoluyla çözülmesini, tarihi olaylar hakkında parlamentonun hüküm vermeme geleneğini devam ettireceğine karar vermiştir.

Federal Meclisi Yeşiller Partisi Eş Başkanı, milletvekili Cem Özdemir kararın çıkmasında başı çekmiştir.  Karşılığında kendisine Ermenistan'ın Mkhitar Gosh” madalyası verilmiştir. 23 Mart 2018’de  Ermenistan'ın Berlin Büyükelçiliğinde düzenlenen törende büyükelçi  Ashot Smbatyan, 12.yy’da yaşamış Ermeni tarihçi Nerses Şnorhali’nin sözlerini alıntılayarak “Gerçek bilgelik, nesnelere farklı açılardan bakabilmektir” demiştir. Özdemir, 12 Mart 2015 tarihinde Yerevan’daki sözde Ermeni soykırımı anıtını ziyaret ederek sözde Ermeni soykırımının  tanınması gerektiğini söylemiştir. 2016 yılında Özdemir, Federal Meclis'te 1915 katliamını soykırım olarak tanımlayan kararın çıkması için büyük çaba harcamıştır.

Fransa Türkiye ile ilişkileri tam olarak koparmamak için  bazı  bazı başarılı kişilere nişan vererek neyi amaçlamaktadır? Nişanla ödüllendirilen Türk vatandaşlarının sonuncusu  Pegasus Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sabancı’dır. Sabancı’ya  Fransa’nın Chevalier dans I'Ordre National de la Légion d'Honneur nişanı verilmiştir. Nişan, Napoléon Bonaparte tarafından 19 Mayıs 1802 tarihinde  yayınlanan  bir kararnameyle  oluşturulmuştur. Napolyon döneminden bu yana verilmekte olan nişan, Fransa’da ciddi bir ‘seçkinler ağına’ dahil olmanın yanı sıra, pek çok kazanım da sunmaktadır.  Bu sebeple nişanı alan çoğu kişi bunu iade etmez. Bununla beraber Fransa'nın 2006'da Ermeni iddialarının inkarını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesinin ardından, Legion d'Honneur sahibi geçmişte birlikte görev yaptığımız, çok değerli dostum rahmetli  eski Devlet Bakanı Kamran İnan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç nişanlarını iade etmişlerdi. Ehess / Paris ve Inserm araştırma merkezi profesörlerinden sosyolog Annie Thébaud-Mony’nin de 14 Temmuz 2012 tarihinde kendisine verilen Légion d’Honneur nişanını kabul etmemiştir. Mony’nin reddetme gerekçesi şöyledir: “Çalışma koşullarındaki kötüleşmeyi, iş kazası ve meslek hastalıklarının yarattığı dramları, asbest, tarım ilaçları, nükleer ve kimyasal atıkların doğal çevremizi nasıl tahrip ettiğini görünür kılmaya çalıştığımız zaman, kamusal otoriteler tarafından ciddiye alınmak istiyoruz.”

Legion d'Honneur  nişanı alan Türk vatandaşlarından bazıları şunlardır:  Ali Sabancı, Leyla Alaton, Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal,  Tarık Zafer Tunaya, Sakıp Sabancı, İnan Kıraç ve Yaşar Kemal, Sani Şener, Kamran İnan, Erdoğan Teziç, Hikmet Çetin, Ayşe Gülsün Bilgehan, Lucien Arkas, Gökşin Sipahioğlu, Nebahat Akkoç, Mehmet Erbak, Tunay İnce.  Fransız muhafazakar eğilimli  Le Figaro gazetesinde “Fransa Dostları Türklerin Düş Kırıklığı” başlıklı bir makale  yayınlanmıştır. Yazıyı yazan Fransız kadın gazeteci Marie Michele Martinet,  Zeynep Göğüş’ün Tempo’da  yayınlanan  “17 Aralık’ta Fransa Türkiye’yi engellerse Yaşar Kemal Fransızların en yüksek devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü geri versin” sözlerine  yer vermiştir ama Yaşar Kemal  nişanı   geri vermemiştir. Yaşar Kemal  18 Aralık 2011 tarihinde  Legion d’Honneur   nişanı almıştı.

Fransa’dan ödül alanlar  nişanları iade etmezken, Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela 1992 yılında kendisine verilecek olan Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmiştir. Fakat çok enteresan   93 yaşındaki Mandela ABD’nin Houston Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gülen Enstitüsü’nün 2010 Barış Ödülünü 24 Ocak 2011’de almıştır. (https://www.risalehaber.com/gulen-enstitusu-baris-odulu-mandelaya-verildi-96530h.htm)

Ali Sabancı’nın nişan töreninde konuşan Fransız Büyükelçi Fries, “Bu akşam Fransa Cumhuriyeti, Napoleon Bonaparte tarafından ihdas edilen ve Fransa’nın en eski ve saygın nişanı olan Legion d’Honneur nişanı ile size taltif ederek, liyakatlarınızı onurlandırmak istemiştir. Sayın Ali Sabancı, Cumhurbaşkanı adına, sizi Legion d’Honneur şövalyelik nişanıyla taltif ediyoruz” demiştir ama Macron,  15 gün önce 31 Ocak’ta Ermeni diasporasının çatı  kuruluşu olan Ermeni  Örgütleri  Koordinasyon Konseyi'nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF)) yıllık yemeğine katılarak Türkiye’yi  sözde Ermeni soykırımı konusunda eleştirmiştir.  Macron etkinlikte  yaptığı konuşmada, Fransa'da Ermeni soykırımını anma günü ilan edileceğini, Cumhurbaşkanı seçilmeden önce bu konuda   söz verdiğini açıklamıştır: "Ermeni soykırımının tanınması ve adalet için mücadele hepimizin mücadelesidir. Bu mücadeleyi, soykırımı anma gününü destekleyerek yürütüyoruz." Macron yemekte Ermeni kökenli HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan'a özel ilgi göstermiş, Ermeni etkinliğinde  Paris Büyükşehir Belediyesi tarafından  Paylan’a  Vermeil Madalyası  (la médaille Grand Vermeil)  verilmiştir. Garo Paylan  Artsakhpress.am’ de yer alan demecinde Afrin operasyonuna  karşı olduğunu açıklamıştı: “Supporters of war are also accomplices to war. Say “no” to Afrin war, do not be part of that crime,” the MP urged, addressing the public.”

Orhan Pamuk’a  29 Ekim 2012 tarihinde  düzenlenen törenle Legion d’Honneur nişanı verilmiştir. Pamuk, İsviçre’nin  günlük Tagesanzeiger gazetesinde 6 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan röportajında “Türkiye’de otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü. Neredeyse benim dışımda hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor ve milliyetçiler bunun için benden nefret ediyorlar” demişti. Türkiye’de bir milyon Ermeni öldürülmemiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuştur. Pamuk, nişan almasından önce  ABD‘de yayımlanan Time dergisinin  8 Mayıs 2006 tarihli sayısının Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuş, 2007 Mayıs‘ında yapılan 60.Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır. 12 Ekim 2006 tarihinde Fransızların Ermeni soykırımını inkara ceza yasasını parlamentolarından geçirdikleri gün  Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir. Acaba bu bir tesadüf müdür? Acaba Fransa’dan ödül alan Pamuk’un  aşağıdaki gerçeklerden haberi var mıdır?

  •  Türkiye’yi tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan ve bu konuda parlamentosundan yasa çıkaran ilk ülkedir. 29 Ocak 2001 tarihinde onaylanan bir cümlelik yasa şöyledir:“Fransa , Ermenilerin 1915 yılında maruz kaldığı soykırımı tanır.”
  •  Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki Porselen müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni Kin Anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Bu sözde kin anıtının  üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.Bu anıtın dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşmasının halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.” Ermenistan, Türkiye’nin doğu sınırlarını tanımamakta ve Ağrı dağını kendi toprağı olarak görmektedir.
  • 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Komitas Sogomonyanadına bir sözde Ermeni kin anıtı dikilmesini de onaylamıştır. Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Karabağ’da Ermeniler tarafından yapılan soykırımı ile ilgili bir Hocalı Soykırım Anıtı dikemez.
  • , dönemin Türk büyükelçisi tarafından terk edilen ülkedir. Eski Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık 1968’lerde Paris Büyükelçisi’dir. Fransa’daki Ermenilerin kışkırtıp dayatması sonucu Marsilya’da yapılacak Ermeni soykırımı anıtına karşı çıkar. Anıtın açılış törenine Fransız hükümetinin resmen katılmamasını ister. Ancak anıtın açılışına Fransız bakanlardan birinin katıldığını görünce sabrı taşar ve Ankara’ya sorma gereğini dahi duymadan Paris’i terk edip Ankara‘ya döner, gelişmelere karşı dik bir duruş sergiler. Hemingway’in “Cesaret, olaylar karşısında gösterilen zarafettir” sözüne sadık kalır.
  • , Türkiye’nin Paris Büyükelçisini koruyamamış ve Büyükelçi İsmail Erez’in 1984 yılında Ermeni terör örgütü ASALA tarafından şehit edilmesine engel olamamıştır.
  •  diplomatlarımızın  ASALA teröristlerince şehit edildiği bir ülkedir.
  • , Büyükelçiliğimizin arkasında bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (rue d’Ankara) adını veren ülkedir.
  • , Ruanda’da  1994 yılında yaklaşık 800 bin kişinin öldürüldüğü soykırıma bulaşmış bir ülkedir. Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, raporda 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir. Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir.
  • Fransa, Terry George’ın 2004 yapımı Otel Ruanda filminde geçen olayları inkar eden bir ülkedir,
  •  Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırımın hesabını henüz verememiş bir ülkedir. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy 2006’da Cezayir’e yaptığı bir ziyarette“Babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez sözleriyle Fransa’nın Cezayir’de işlediği insanlık suçlarını tanımayacağını söylemiştir. Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrandda “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştur. (Le Figaro12 Ocak 1998) 
  •  Avrupa Birliği müzakere sürecinde 5 müzakere başlığını veto ederek Türkiye-AB ilişkilerinin donmasını sağlayan ülkedir.
  • Anayasa Mahkemesi’nin sözde soykırım yasasını iptal kararına  rağmen sözde soykırım iddialarını ortaokul ders kitaplarına sokan ülkedir.
  • ,  29 Ekim 1919’da Kilis’i ve  5 Kasım 1919’da  Antep’i işgal  eden ülkedir.
  • ,  Gaziantep ve Kahraman Maraş’ta  Ermenilerce yapılan Türk  katliamları için Fransa’da anıt açılmasına izin vermeyen ülkedir.
  •  sözde Ermeni soykırımı anketi yapan bir ülkedir. Ankette yeni bir Ermeni soykırımı yasası gerekli mi diye sorulmuştur. (http://www.newsring.fr/societe/165-faut-il-une-loi-sur-le-genocide-armenien)Ankette 274.555 oy kullanılmıştır.  Oyların yüzde 52’si yeni bir sözde Ermeni soykırım yasasının çıkarılmasından yanadır.
  • , Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 22 Ocak’ta Afrin konusunda acil toplantıya çağıran ülkedir.
  •   Cumhurbaşkanı Gül’ün telefonuna çıkmayan bir Cumhurbaşkanına sahip bir ülkedir. Gül, “Savaşta bile cumhurbaşkanları birbirleriyle konuşurlar” diyerek nazik bir şekilde tepkisinin göstermiştir.

Bunları şunun için yazdım: “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.”

Türkiye‘nin tüm itirazlarına rağmen Fransız Parlamentosu  soykırım iddialarını inkar etmeyi suç sayan yasa teklifi 22 Aralık 2011 tarihinde kabul etmiştir. Oylamaya 577 milletvekilinin sadece onda biri katılmış, teklif oy çokluğuyla kabul edilmişti. Teklifi kaleme alan iktidar partisi Halk Hareketi Birliği (UMP) milletvekili Valerie Boyer“Burada amacımız ilişkileri bozmak değil, Fransa vatandaşlarının korunması. Sizi bu tasarıyı destek vermeye çağırıyorum, sevgili meslektaşlarım. Bazı ülkeler 1915 olaylarını inkar ederek suç işlediler. Cezasız kaldılar. 1914 yılındaki Ermenilerin üçte ikisi ya tehcir edildi ya da katledildi. Sizden destek bekliyorum” demişti

Perinçek  Kararı’ndan sonra (Case Of Perincek V. Switzerland (Application No. 27510/08)  Judgment  Strasbourg  15 October 2015.  This Judgment is Final But May Be Subject To Editorial Revision) AİHM yeni bir karar daha alarak Türkiye’nin tezlerini haklı çıkarmıştır.  Sözde Ermeni soykırımının tanınması aleyhine verilen AİHM’nin  28 Kasım 2017 tarihli   Mercan ve diğerleri kararı, (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) İsviçre’yi mahkum ederek  Avrupa’da uluslararası hukuka saygılı hakimlerin bulunduğunu göstermiştir. (https://hudoc.echr.coe.int/eng#{"itemid":["001-178955"]}  Fransa  Anayasa Mahkemesi,  Yahudi soykırımı ile sözde Ermeni soykırımının aynı şey olmadığını, çünkü Ermeni soykırımında bir mahkeme kararının  bulunmadığını belirlemiştir. Böylece, Ermeni soykırımı yasası ile ilgili Fransız  Parlamentosu’ndan  gelebilecek bir  yasanın önünü kapatmış, daha önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  verdiği Perinçek Kararı tanınmıştır.

Karar, Türkiye’yi soykırımla suçlayan 29 Ocak 2001 tarihli yasayı iptal etmemiş, fakat Danıştay’ın (Conseil d’Etat) 19 Kasım 2015 tarihli kararının hatalı olduğunu  belirlemiştir. Danıştay, Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan 2001 tarihli yasanın iptali için Anayasa Konseyine yapmış olduğu bireysel başvuruyu (Question Prioritaire de Constitutionnalité) hukuk dışı gerekçelerle reddetmişti. Anayasa Konseyi böylece Danıştay’ın kararının hatalı olduğunu da belirlemiştir. AİHM’nin kararlarına rağmen sözde Ermeni soykırımını tanıyan ülke sayısı giderek artmaktadır.  Eğer 24 Nisan’da Türkiye ile ilişkileri pek iyi olmayan ABD Başkanı Trump  Ermeni tehcirini soykırım olarak tanımlarsa (genocide) bu sayı hızla artacaktır.  Biz bunu tanımıyoruz demekle yetinilirse, Türkiye’nin başına çok işler açılabilecektir.

Sözde soykırımı yasa ile  tanıyan  ülkeler; Fransa, Kıbrıs Cumhuriyeti, Uruguay ve Arjantin’dir.  ABD 1915 olaylarını soykırım olarak şimdilik  tanımlamıyor ancak ABD’nin 50 eyaletinden 81’i soykırım olarak tanıyor.  İran, şah rejimi döneminde  soykırımını tanımıştı. 1979 İslam Devrimi’nden sonra İran İslam Cumhuriyeti resmi olarak tanımasa da gayri resmi olarak soykırımı kabul ettiği varsayılıyor. Reuters kaynaklı haritada yasa ve parlamento kararı ile 1915 olaylarını soykırım diye kabul eden ülkeler eksik gösterilmiştir. Haritada Lüksemburg, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Ermenistan ve Vatikan yer almamıştır. Vikipedia’da ise parlamento ve yasa ile kabul eden ülke ayrımı yapmadan 29 ülke aşağıda  verilmiştir.

Sözde Ermeni Soykırımını Tanıyan 29 Ülke

Kaynak: Vikipedia

Sözde Ermeni Soykırımı’nı reddeden ülkeler Türkiye’yle birlikte Azerbaycan, İngiltere, Danimarka, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Arnavutluk Bosna-Hersek, Kosova, Pakistan ve Norveç’tir. İki listede de yer almayan ülkelerin konu hakkında olumlu veya olumsuz resmi kararları yoktur. Filistin Ermeni iddialarını soykırım olarak kabul  etmemiştir. Diasporanın 100. yılında Ermeni Haber Ajansı tarafından ‘Ermeni soykırımının 100. yılı’ anısına basılmış pul olarak internette servis edilmiş olan pulu, bir Filistinlinin özel olarak bastırdığı ortaya çıkmıştır.

SBF’den hocam Prof. Dr. Türkkaya Ataöv,  Rus ressam Vasily Vereshchagin’in 1871 tarihli “Savaşın Yüceliği” adlı tablosunun Ermeniler tarafından kullanıldığını, bu tabloyu kendisinin  Moskova’da ortaya çıkardığını açıklamıştır. Kuru kafa yığınıyla savaşın sadece ölüm getirdiğini vurgulayan bu tabloyu Ermeniler, soykırım iddiasını savunan kitap kapaklarında ve afişlerde kullanmaktadırlar. ABD’de Kaliforniya Üniversitesi (University of California at Los Angeles-UCLA)  Ermenilerin etkin olduğu bir üniversitedir. Bu üniversite, Atatürk’ü ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine “İnkarın Yüzü” (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlamıştır.

Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı Ahmet Bin Bella, Türkiye’nin BM’de Fransa lehine oy kullanması konusunda büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını,  Müslüman bir ülkeden beklentilerinin bu olmadığını  belirmiştir. Cezayir’in ikinci Cumhurbaşkanı Bumedyen Türkiye’ye dargın olduklarını, Türkiye’nin hep Fransa’nın yanında yer aldığını, üstelik Cezayir’e üç yüz yıl hükmettiğini ama mücadelede kendilerini desteklemediğini  açıklamıştır. Cezayir halkı ve devlet adamlarının bilincinde Türkiye’nin BM’deki çekimser ve ret oyları derin izler bırakmıştır. Bu yüzden Türkiye’nin Cezayir ile Turgut Özal zamanına kadar ilişkisi olmamış, Turgut Özal’ın Cezayir ziyareti sırasında yaptığı özür açıklaması sonrasında ilişkiler yumuşamıştır.  5 Şubat 1985 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yorum şöyledir: “Fransız sömürgeciliğine karşı yıllardır savaşan ve binlerce evladını kaybeden Cezayir’in bağımsızlığı konusunda zamanın Türk Dışişleri’nin bu davranışı sadece Cezayir’de değil, hemen hemen tüm Arap-İslam ülkeleri üzerinde olumsuz bir tepki uyandırmış ; Türkiye bu tepkiler yüzünden  uzun yıllar uluslararası görüşmelerde Asya-Afrika ülkelerini karşısında bulmuştu.”

Fransa, 1990-1995 yılları arasında Elyasee Sarayı’nda hazırlanan Ruanda’yla ilgili belgeleri gün ışığına çıkararak  soykırım  arşivlerini paylaşıma açmakla kendini affettiremez. Cumhurbaşkanı François Mitterand'a verilen tavsiyeleri de içeren belgeler, araştırmacılar ve soykırımın kurbanları tarafından görülebilecektir. 1994'teki katliamda 100 gün içinde çoğunluğu azınlıktaki Tutsi’ler ve ılımlı Hutu’lardan oluşan 800 binden fazla kişi öldürülmüştür. Soykırım sırasında hatalar yaptığını kabul eden Fransa, Ruanda'nın soykırımcılarla işbirliği yaptığı iddialarını  reddetmektedir. Fransa, Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame'nin soykırımda Paris'in doğrudan rolü olduğu iddiası üzerine 20. yıl anma törenlerine katılmaktan vazgeçmiştir.

Emekli Büyükelçi Onur Öymen dış politikadaki son gelişmeleri değerlendirdiği röportajında, “Gelmiş geçmiş hiçbir Türkiye hükümeti döneminde, Ermeni meselesi, Kıbrıs, Kürt sorunu gibi konularda izlediğimiz siyaset büyük devletlerinkiyle örtüşmedi” diyerek bir gerçeğin altını çizmiş ve şu örneği  vermiştir: “Geçenlerde Fransa’nın Nice şehrini ziyaret ettim. 24 Nisan vesilesi ile şehrin en büyük kitapçısında Ermeni meselesi ile ilgili kitapları teşhir etmişler. Kitapçının vitrininde sergilenen konu ile ilgili 30 kitabın 29’u Ermeni tezlerini savunan kitaplarken biri de Ermeni yemekleri üzerineydi. Batı’nın Türkiye’ye karşı taraflı bakışını anlatan bir tabloydu. Özellikle Avrupalılar, Türkiye’nin bu konuları onların istediği gibi çözmemizi istiyor. Avrupa ülkelerinde, sağ veya sol bütün siyasi partiler, hükümetlerinin Türkiye’ye uyguladığı siyaset konusunda hemfikirlerdir.”

Perinçek Kararı’na rağmen  sözde Ermeni soykırımını kabul eden  Avrupa ülkelerinin  parlamentolarının   soykırım kararlarının geri alınması sağlanmadığı sürece, diğer ülkelerin  de Ermeni diasporasının etkisiyle Türkiye aleyhine karar almaya devam etmeleri  kaçınılmazdır. Ermeni diasporasının bu etkinlikleri Avrupa’da  Türkiye ve Türkler aleyhine  hava yaratılmasına katkı sağlar. Buna  örnek İngiliz BBC 3 radyosunun Avusturyalı yazar Franz Werfel’in Musa Dağı’nda 40 Gün  kitabı hakkındaki 50 dakikalık  programıdır.

Program sunucusu Maria Makaronis, soykırımdan kurtulmuş Ermenilerin Musa Dağı’nın tepesinde verdikleri mücadele hakkında gerçek bir hikayenin sunulduğunu, 20’nci  yüzyılının en acı romanı olarak görülebileceğini söylemiştir: “Kitap çağdaş tarihin en karanlık sayfalarından birini açıyor; Osmanlı İmparatorluğunun Ermeni vatandaşlarını yok ettiğini anlatıyor.” Kitaba  sansür uygulanmasına  rağmen, romanın 34 dile çevrildiğini  açıklayan Makaronis, Hollywood’da  romanı konu alan  film çekme girişimlerinin Türkiye’nin   baskısı yüzünden başarısız olduğunu söylemiştir.

Kaynak: New York Times, 29 December, 1935

Son Posta, 29 Mayıs 1935                    Cumhuriyet, 6 Eylül,1935

1915 yılındaki tehcir emrinin, yaklaşan ölümün soğuk nefesi olduğunu anlayan ve emre uymamaya karar veren Antakya Ermenilerinin direniş ve kaçış hikayesine odaklanan Musa Dağ’da Kırk Gün (Die Vierzig Tage Des Musa Dagh) adlı roman
Werfel’e göre güya “1929 yılının Mart ayında, Şam’da tasarlanmıştır. Bir halı fabrikasında çalışan, sakat kalmış, açlıktan ölmek üzere olan çocukların sefaletini, bir halkın akıl almaz kederini anlatmaktadır.”
1932-1933 yıllarında kaleme alınan roman   edebi gücüyle çok satmış, 2016 yılında Türkçeye de çevrilmiştir.  Dikkat: Musa Dağda Kırk Gün bir romandır ve  kurgudan ibarettir. 

Fransa’da olduğu gibi ABD’de de  etkili bir Ermeni lobisi vardır.  22 Eylül 2017 tarihinde İstanbul’da Bilgi Üniversitesi tarafından AB-Türkiye İlişkileri konusunda bir Konferans düzenlenmiştir.  Konferans; İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Türkiye Temsilciliği, Türkiye Sosyal, Ekonomik, Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES), KÜYEREL Düşünce Enstitüsü, Bilim Akademisi ve Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir. Açılış konuşmalarının ardından AB-Türkiye İlişkilerinin 2017 sonbaharındaki durumu ve perspektifler tartışılmıştır. Konferansa Prof. Dr. Şevket Pamuk (Boğaziçi Üniversitesi), Prof. Dr. Refet Gürkaynak (Bilkent Üniversitesi), Doç. Dr. Lars Nilsson (Avrupa Birliği Komisyonu), Prof. Dr. İlter Turan (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Prof. Dr. Ayhan Kaya (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Doç. Dr. Nicolas Monceau (Bordeaux Üniversitesi), Prof. Dr. Gencer Özcan (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Doç. Dr. Murat Somer (Koç Üniversitesi) ve Doç. Dr. Raffaele Marchetti (LUİSS Üniversitesi) konuşmacı olarak katılmıştır.

Sunumlar bitince  katılımcılar merak ettikleri konuları  konuşmacılara  yöneltmişlerdir.  Süre sınırlı olduğu için oturum başkanı takriben 8-9 soru almıştır. Ben de sunum yapan hocalara şu soruyu yönelttim: 19 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 9 sayfasında yer alan Hedef Avrasya Gümrük Birliği manşeti ile verilen haberde Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Türkiye’nin AB ile olan birlikten ayrılmadan Avrasya Gümrük Birliği’ne dahil olmasını hedeflediklerini belirtmiştir. Pamukkale’de 13 Aralık 2014 tarihinde düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştay’ında yaptığı konuşmada da “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İşbirliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız” demiştir. Bu durumda Ermenistan gibi Türkiye’yi sözde soykırım yapmakla suçlayan bir ülke ile aynı kuruluşta yer almamız doğru bir tercih midir?   GATT/WTO kapsamında Türkiye her iki Gümrük Birliği’nde de  olabilir mi? Tüm konuşmacılara bu sorumu yönelttim.

Prof. Dr. Şevket Pamuk (Orhan Pamuk’un kardeşidir) soruya dolaylı cevap vermiştir. Prof. Dr. Asaf Savaş Akat ise sözde Ermeni soykırımını ağzından düşürmeyen Ermenistan ile Türkiye’nin aynı kuruluşta yer almasını mümkün olmadığını söylememden rahatsız olsa gerek ki, beni kınamıştır.  Oysa, bir gerçeğin ifade edilmesinin kınanacak bir tarafı yoktur. Beni kınayanlar, bununla yetinmeyip  bir adım öteye geçmişler, içlerinden birisi hızını alamayarak 500 bin daha ekleyerek rakamı 2 milyona çıkarmıştır. Bu ifade karşısında acaba bir açık arttırma seansında mıyım hissine kapıldım. Birinin 1,5 rakamını diğeri hemen 2 milyona çıkarmıştır.

Ben üzüntülerimi Asaf Hoca’ya aktardım.  Ertesi gün Asaf Hoca aşağıdaki e postayı gönderdi: “Rıdvan Bey, Uzun mesajınıza teşekkür ederim. Sizi üzmek istemezdim. Keşke toplantının geri kalan bölümünü de izleseydiniz. Yemek sırasında size bakındım ama göremedim. Konuşmaya başlarken isminizi söylemediniz, ya da ben duymadım. Neyse, kim olduğunuzu bilmiyordum. İşin ilginç tarafı, Avrasya birliğinin Türkiye için asla AB’ye alternatif olmadığı konusunda sizinle bire bir aynı görüşteyim. Ancak, ekonomik konuların tartışıldığı bir seansta aniden Ermenistan konusunu ortaya atmanızı doğrusu çok yadırgadım. Dolayısı ile müdahale gereği duydum. Soykırım konusundaki görüşlerinizi ilgili ortamlarda savunmak hiç şüphesiz sizin hakkınız. Görüşünüze katılmıyorum ama saygı duyarım. İtirazım dünkü toplantının bunun yeri olmadığını vurgulamak içindi.”

Ben de hocaya şu cevabı verdim: “Sayın Hocam, Hiç ilgisi yok dersek, buzağının altını göremeyiz. AEB’de Ermenistan da var. Bu ülke ve diasporanın sözde Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek için uğraştıkları malumunuz. En son Almanya Parlamentosu karar aldı. Avrupa Parlamentosu’nun da 4 kararı halen yürürlükte. ABD’de nerdeyse tanımayan eyalet kalmadı. Ekonomi Bakanı da iki hafta önce buraya girmemizi önerdi. Hürriyet iç sayfalarda bunu manşet haber olarak verdi. Daha öncede aynı görüşü savunmuştu. Bende sözde soykırımı tanıyın diyen bir ülke ile aynı masada nasıl oturacağız anlamında söyledim. Ayrıca, Almanya’daki toplantıya beni yer yok diye almadılar. Bunu yazımda da bahsettim. Demek ki, Türkiye’de de farklı düşünenlere söz hakkı tanınmıyor diye düşündüm ve öğleden sonraki toplantıya katılmadım. Saygılarımla. R. Karluk”

Eylül  2017’de  Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) toplantılarına sözde Ermeni soykırımını onaylayan akademisyenler katılmaktadır. Çalıştay’a aksi düşüncede olan biri olarak ben de katılmak istedim ama kabul edilmedim. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap şöyledir: “[WATS 2017- Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [knocke@lepsiushaus-potsdam.de]  05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels. Kind regards, Roy Knocke, Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam, Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624Fax: 0331 – 58164519, Email: knocke@lepsiushaus-potsdam.de Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Bu kapsamda Başbakan Binali Yıldırım ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 15 Eylül 2017 tarihinde yazılan, “Workshop on Armenian Turkish Scholarship: WATS” Çalıştay’ına katılanları aklayan ve Türkiye’yi eleştiri yağmuruna tutan şikayet dolu mektup, ABD’den kendilerine gönderilmiştir:  “September 15, 2017 Prime Minister Binali Yıldırım Office of the Prime Minister Başbakanlık 06573 Ankara Turkey H.E. Recep Tayyip Erdoğan President of the Republic of Turkey T.C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 06689 Çankaya, Ankara Turkey   Dear Prime Minister Yıldırım and President Erdoğan: We write on behalf of the Middle East Studies Association (MESA) of North America and its Committee on Academic Freedom to express our deep concern about the Council of Higher Education’s (YÖK) steps to prevent scholars based in Turkey from participating in a conference in Berlin entitled “Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide.” We consider this action to be an assault on the academic freedom of scholars in Turkey and a disturbing new instance of a broader trend of stifling scholarship on topics deemed taboo by your government. MESA was founded in 1966 to promote scholarship and teaching on the Middle East and North Africa. The preeminent organization in the field, the Association publishes the International Journal of Middle East Studies and has nearly 3000 members worldwide. MESA is committed to ensuring academic freedom and freedom of expression, both within the region and in connection with the study of the region in North America and elsewhere. The Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) is an academic workshop series that was founded by the University of Michigan in 2000 as the “first forum where Turkish, Armenian and other historians could conduct an informed debate” relating to the controversy surrounding the relocation of Ottoman Armenians during World War One. The latest workshop in this series is scheduled to take place on 15-18 September at the European Academy Berlin and is being co-organized by the University of Michigan, USC Dornsife Institute of Armenian Studies and Lepsiushaus Potsdam, under the auspices of Dr. Martina Münch, Minister for Science, Research and Culture of the State of Brandenburg.  The topic of the conference has come under sustained attack by ultra-nationalist political leaders in Turkey. Doğu Perinçek, the head of the ultra-nationalist “Vatan Partisi,” and a long-time denier of the Armenian Genocide in the international arena, declared that the conference will “serve imperialism and the interests of Kurdistan,” the latter of which he has termed “the second Israel.” Following Perinçek’s denunciation of the workshop, the event was targeted in a broad campaign by right wing, nationalist and pro-government media in Turkey. Perinçek has threatened to go to Berlin on 14 September, to join the workshop, provide his own “presentation”

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 2 September 15, 2017  (despite not being an invited participant) on what he deems to be the “truth” of the events of 1915. As part of his broader campaign against the conference, Perinçek brought the topic and list of participants to the attention of YÖK, which subsequently rescinded permission for Turkey-based academics to travel to the conference. In line with this policy, Dr. Murat Cankara, who is on the faculty at the Ankara Social Sciences University, was subjected to a travel ban preventing him from participating in the conference. In addition, ultra-nationalist Turkish diaspora organizations, in apparent coordination with Perinçek’s party, have mobilized against the conference and are threatening a show of force at the Lepsuishaus, the main organizer of the event in Germany. No doubt, anyone who attends the conference is at risk of being filmed/photographed, blacklisted, and hounded by social media trolls in Turkey. The smear campaign led by the daily Aydınlık, associated with Perinçek and his party, targets the private Koç and Sabancı Universities and accuses especially the latter of treason. The atmosphere of intimidation and threats has grown so alarming that the cancellation of the conference is being considered. We strongly condemn the private and public harassment of academics for their planned participation in this conference and call on YÖK to immediately reverse its policy of preventing academics from traveling from Turkey to attend the conference.

The conduct of independent research and the presentation of research findings at academic meetings are, of course, fundamental to academic freedom. Targeting academics on the grounds that their research findings are not in line with the official government position on a matter of historical significance and banning academics from presenting their findings at conferences are clear violations of academic freedom. Such violations of academic freedom by Turkish authorities are all the more disturbing when considered in light of Turkey’s reputation, until recently, of aspiring to maintain a standard of protection of civil and political rights in keeping with the European Convention of Human Rights. The events surrounding the WATS conference in Berlin represent another depressing instance of your government’s failure to respect basic human rights’ protections under Turkish law despite Turkey’s clear international obligations. As a member state of the Council of Europe and a signatory of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms,

Turkey is required to protect freedom of thought, expression and assembly.  Turkey is also a signatory to the Universal Declaration of Human Rights, the International Covenant on Civil and Political Rights, and the Final Act of the Conference on Security and Cooperation in Europe (OSCE), all of which protect the rights to freedom of expression and association, which are at the heart of academic freedom.Moreover, the rights being trampled in these actions are enshrined in articles 25-27 of the Turkish Constitution. We urge your government to take all necessary steps to reverse the decision taken by YÖK and restore the right of Turkish academics to travel to the Berlin conference and other international scholarly meetings to present their findings. In the aftermath of the 16 April referendum, your government has an opportunity to restore confidence in its commitment to democratic rights and freedoms by taking steps to protect academic freedom, right to education, freedom of expression and freedom of association. Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 3 September 15, 2017 Thank you for your attention to this matter. We look forward to your positive response.  Yours sincerely, Beth Baron MESA President Professor, City University of New York Amy W. Newhall MESA Executive Director

cc: İsmail Kahraman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı (President of the Turkish National Assembly)  Abdülhamit Gül, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı (Justice Minister of the Republic of Turkey)  Yekta Saraç, Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı (President of the Turkish Higher Education Council)  Elena Valenciano, Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights,  Barbara Lochbihler, Vice-Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights,  Monika Kacinskiene, Member of the Cabinet of Federica Mogherini, High Representative of the European Union for Foreign Affairs and Security Policy Johannes Hahn, Commissioner for European Neighborhood Policy and Enlargement Negotiations  Nils Muižnieks, Council of Europe Commissioner for Human Rights  Kati Piri, Member, Committee on Foreign Affairs, European Parliament Zeid Ra’ad Al Hussein, United Nations High Commissioner for Human Rights David Kaye, United Nations Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression Kishore Singh, United Nations Special Rapporteur on the right to education Serdar Kılıç, Turkish Ambassador to the United States John R. Bass, United States Ambassador to Turkey”

Bu konudaki özel büro notunu  paylaşırım: “Sözde soykırım konusunu en iyi bilen milli yazarlarımızdan ve akademisyenlerimizden Rıdvan S. Karluk’un yazısını aşağıda dikkatinize sunarız. Hocamızın ağzına ve kalemine sağlık. Türk üniversitelerinin katkılarıyla Almanya’da düzenlenen sözde Ermeni soykırımı için Avrupa  Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den büyük destek var.” (http://ozardiplo.blogspot.com/2017/10/rdvan-karlukun-almanyada-postdamda.html)

 

Çalıştay’dan haberdar olunca, Türkiye’den katılacak olanlara biri İngilizce olan iki çalışmamı göndererek görüşlerimi açıkladım, bu konuda objektif olmalarını sağlamak istedim. Bunlardan sadece Ankara’dan katılacak olan öğretim üyesinden cevap gelmiştir.  Çalıştay’a sadece “soykırım var” diyenler çağırılmış, karşı görüşü savunanların başvuruları ise kabul edilmemiştir. Çalıştay’ın konuşmacıları arasında bulunan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Zeynep Türkyılmaz Ermeni Diasporası’na çok yakın isimlerdir.

Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi  Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Türkiye için sözde Ermeni soykırımı önemli bir sorun olmasına rağmen Türk basınında bu konu  yer almamıştır. İlk ilanda Çalıştay’ın ev sahiplerinden birisi Sabancı Üniversitesi idi. Türkiye’den diğer katılımcılar ise Koç, Bilgi, Kemerburgaz (Altınbaş), Ankara Sosyal Bilimler Üniversiteleridir. Çalıştay’a Sabancı Üniversitesi’nin katkıda bulunacağı ve ev sahipliği   yapacağı anlaşılınca Üniversite, geniş bir kesimden tepki almıştır. Koç Üniversitesi Çalıştay’a katılacak olan akademisyenin işine 6 ay önce son verdiklerini açıklamıştır. Sabancı Üniversitesi ise “Biz ev sahibi değiliz” diyerek işin içinden çıkmış, Çalıştay’ın bilimsel bir çalışma olduğunu, akademisyenlerinin çalışmalarının kısıtlanamayacağını, istedikleri Çalıştay’a katılabileceklerini  açıklamıştır.

Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ronald Grigor Suny, Prof. Dr. Fatma Müge Göçek ve Prof. Dr. Gerard Libaridian’ın katkılarıyla Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) ilk defa 2000 yılında düzenlemiştir. Daha sonra 2000-2013 döneminde Şikago (2000), Michigan (2002), Minnessota (2003), Salzburg (2004), New York (2005), Cenova (2008), Kaliforniya (2010) ve Amsterdam’da (2013) yapılmıştır. Bu etkinliklere karşıt görüştekiler alınmamıştır.  9’su, Türkiye’de Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihleri arasında Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Çalıştay’a katılanlara şu öneride bulundum:

Katılımcı öğretim üyelerinin ve destek veren üniversitelerdeki diğer öğretim üyelerinin bir kitabı okumalarını öneririm: Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok, Kaynak Yayınları, 2005. Kitap, 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi’nin Başkanı ve 1918 yılında Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanın 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu rapora dayanmaktadır.  Ermenilerin insanlık dışı katliam yaptıkları kitapta yer aldığı için Ermenistan’da yasaklanmış, İngilizce baskıları da Batı kütüphanelerinden toplatılmıştır. Türkiye aleyhine olan bir Çalıştay’da Sabancı gibi dünya sıralamasına giren seçkin bir Türk Üniversitesi’nin adının program afişinde geçmesi hoş olmamıştır.”

Çalıştay’a alınmayan sadece ben değildim. Dr. Ali Söylemezoglu da benim gibi toplantıya alınmayanlardandır. WATS toplantıların en önemli özelliği, Ermeni Soykırımı yoktur diyen karşıt görüştekilerin toplantılara alınmamasıdır. Toplantıyı haber alınca katılım başvurusunda bulundum ama hayal kırıklığına uğradım. Çünkü başvurum reddedildi. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap aşağıdadır:

“[WATS 2017- Past in the Present:

European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [knocke@lepsiushaus-potsdam.de]  05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels.

Kind regards,

Roy Knocke,

Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam,

Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624

Fax: 0331 – 58164519,

Email: knocke@lepsiushaus-potsdam.de  

Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Çalıştay’a katılan Zeynep Türkyılmaz  Kaliforniya Üniversitesi’nde (University of California at Los Angeles-UCLA) eğitim almıştır. UCLA, Atatürk’ü, ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine İnkarın Yüzü (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlayan üniversitedir.

1915 olaylarının yarattığı mağduriyet duygusu ve Türkiye karşıtlığı Ermeni kimliğinin en önemli referans noktaları haline gelmiştir.  Türkiye’de Ermenilerin mağdur oldukları savına destek verenler maalesef soykırım yalanına ortak olmaktadırlar. Fransa’ya 1920’lerde Antep yöresinde ne aradığını, oraya neden geldiğini, bu gelişi sırasında bu bölgelerde yaşayan insanlarımızdan ne kadarını öldürdüğünü, sakat bıraktığını ve daha ne gibi zararlar verdiğini bile sorma gereği duymayan  bir  milletiz. İşin kötü yanı bunu unutuyoruz, geçmiş sayıyoruz.  Sözde Ermeni soykırımı hakkında olayın gerçek yüzünü Ermeni kaynaklarını  kullanarak Batı kamuoyunda anlatmadıkça  daha pek çok ülke sözde Ermeni soykırımını gerçek  bir soykırım gibi kabul edecektir.

1751’de İngiltere ve Rusya’nın Ermenileri hangi nedenlerle yanlarına aldıklarını, 1804-1828 yıllarında Rusya’nın Ermenileri nasıl baskı altına aldığını, 1820 de Amerikalı misyonerlerin Anadolu’ya neden geldiklerini, 1840 ve sonrasında Rusya’ya, 1870 yılından  sonra Amerika’ya yönelen  Ermeni göçlerini, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Ermenilerin neler yaptığını, 1878’de Kara Haç örgütünün neden kurulduğunu, 1880 yılından  sonra  Ermenilerin  Amerika’daki çalışmalarını,  1885’de Ramgavar Azatakan,  (Ramgavar Partisi Tarafından II. Meşrutiyet (1908) Meclis-i Mebûsân'ına Sunulan Beyânnâme ve Program, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/821/10434.pdf)  1887’de Hınçakyan, (Sosyal Demokrat Hınçakyan Cemiyeti ve Nizamiyesi, http://www.eraren.org/index.php?Lisan=tr&Page=DergiIcerik&IcerikNo=36) 1895’de Daşnaksutyun örgütünün neden kurulduğunu, (Ermeni Devrimci Federasyonu, radikal milliyetçi Ermeni siyasi partisi. Ermenistan'ın bağımsızlığını sağlamak amacıyla 1890'da kuruldu. Ermenistan Cumhuriyeti'nde ve diasporadaki Ermeniler arasında aktif bir siyasi parti) 1895’den sonra Amerika’da artan Ermeni nüfusunu, 1894-1896 yıllarında Osmanlı’ya karşı yoğunlaşan Ermeni isyanlarını ve Atatürk’ü kullanarak propaganda yapan  sahtekar Ermenilere onların anlayacağı dille ve de üslupla cevap vermezsek, sözde Ermeni soykırımını kabul eden bir nesil olarak tarihe geçebiliriz. Türkiye’nin bu iyi niyetli girişimlerine rağmen Ermenistan ve Ermeni  diasporası “4 T” Planları’ndan  asla vazgeçmeyeceklerdir.  Tanıtma (dünyanın sözde soykırımı tanıması)  Tanınma (Türkiye’nin sözde soykırımı kabul etmesi) Tazminat (Türkiye’den tazminat alınması) ve Toprak. (Türkiye’den toprak alınması)

Ermenistan'ın 2 Mart 2018 tarihinde  seçilen 4. Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan, Soykırım Suçuna Karşı  Global Forum’daki  konuşmasında  21’inci yüzyılda dünyada hızla gelişen kötü ya da iyi olayların  arttığını  ve  kök saldığını    açıklamıştır:  “İnsanlık tarihinin binlerce yıl süren zaman  içinde hem aydınlık zaferler ve hem de var olan kötülüğün kanıtı niteliğinde olaylar yaşandı. Siyah ve Beyaz, Aydınlık ve Karanlık Arasındaki Mücadele Devam Ediyor.” Sarkisyan siyah ile Türkiye’yi, beyaz ile Ermenistan’ı kastetmektedir. Bu ortamda  “Birinci Dünya Savaşı'nın sıkıntılı şartlarında hayatını kaybeden milyonlarca Osmanlı vatandaşına Allah'tan rahmet niyaz ediyorum"  demek, Ermeniler tarafından katledilen Türk diplomatlarının  ve de Türklerin ruhunu acaba rahatsız etmez mi?   Hocalı’daki katliamı  görmek istemeyip “sözde” Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920  belgeselini izlemelidirler. Bu belgesel altı gün önce youtubedan silinmiştir. (video kullanılamıyor, http://www.youtube.com/watch?v=zNCnSDjHGTg)

Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeseli şimdi https://www.dailymotion.com/video/x2nuga2 adresinden izlenebilir. (57 dakika)

Sözde Ermeni soykırımı konusunda mücadele sadece devlete düşmemelidir. Üç Türk vatandaşının kazandığı dava (Mercan ve diğerleri) çok önemlidir. Ayrıca rahmetli  Şükrü Sever Aya’nın, (Big Lie, Büyük Yalan,Ka Kitap 2017) emekli Büyükelçi Pulat Tacer’in, çok yakında kaybettiğimiz emekli Büyükelçi Ömer L. Lütem’in ve Ferruh Demirmen’in (Respectable EU, European Council, and UN Dignitaries) çabalarını  göz ardı edemeyiz. Bu kapsamda benim de  bir katkım vardır. 

Turgut Özal Üniversitesi, Federal Almanya Parlamentosu 1 Haziran 2016 tarihinde asılsız sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanıma kararı alınca, bunu kınayan ilk Türk üniversitesi olmuştur. O tarihte tarafımdan hazırlanan bildiri, 2 Haziran 2016’da    Üniversite Senatosu tarafından yayınlanmıştır. (https://www.haberler.com/turgut-ozal-universitesi-nden-soykirim-kararina-8493701-haberi/ )  Kınama metni aşağıdadır.

 

"Ermeni Diasporasının 1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren, çeşitli ülkelerde Türkiye  aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını hissettiren sözde Ermeni soykırımı iddiası, 1973'den sonra ASALA terör örgütü tarafından Türk diplomatlarına yönelik terör saldırılarına dönüşmüştür. Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin, yabancı mihrakların kışkırtmasıyla devlete başkaldırmaları sonucunda bulundukları bölgelerden daha emniyetli bölgelere nakledilme sürecinde üzücü olaylar ve ölümler olmuştur. Fakat bu tehcir, hiçbir zaman Ermeni nüfusunun kitlesel imhasını öngören bir şekilde gelişmemiştir ve de asla bir soykırım değildir. Türk Ermeni çatışması sırasında binlerce Müslüman Türk vatandaşının toplu olarak katledildiği, Kars, Erzurum ve Van’da ortaya çıkarılan toplu mezarlarla dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmiştir. Yeni nefret ortamlarına fırsat verilmemesi, insanların barışa ve birlikte yaşamaya davet edilmesi gerekirken Almanya Federal Parlamentosu'nun tarihi ve hukuki gerçeklerden uzak, siyasi nitelikli Türkiye'yi sözde soykırımı tanımaya davet eden kararı, Türk kamuoyu gibi Üniversitemiz mensupları tarafından üzüntüyle karşılanmıştır. Karar, Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki bütünleşme çabalarına ve de tarihi Türk - Alman dostluğuna zarar verebilecek niteliktedir. Karar, Türk-Ermeni ilişkilerine fayda sağlamayacağı gibi, geleceğe dönük bölgesel ve küresel yeni gerilimlere kaynak oluşturabilecektir. Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Birinci Dünya Savaşı'nın Savaş şartlarının yarattığı bir zorunluluktan doğan ölümlerden üzüntü duymamamız mümkün değildir. Fakat, Almanya Parlamentosu'nun tarihi gerçekleri yok sayarak sadece Ermenilerin değil, Asuriler, Süryaniler ve Keldanilerin de soykırıma tabi tutulduğunu öne sürmesi, 1915 olaylarının Almanya'da okul, üniversite ve siyasi eğitim müfredatlarına konulmasının istenmesi ve de 1915'te yaşananların hem gelecek nesillere anlatılmasına hem de Almanya'da yaşayan Türk ve Ermeni kökenlilerin uyumuna katkı sağlayacağının belirtilmesi kabul edilemez. Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Almanya Federal Parlamentosunda alınan sözde Ermeni soykırımı iddialarını savunan kararı kınadığımızı Türk ve dünya kamuoyuna ilan ediyor ve alınan kararın amacına ulaşamayacağını başta Almanya olarak bütün ülkelere bir kez daha önemle hatırlatıyor, zamanımızdan 101 yıl önce yaşanan olayların başta tarihçiler olmak üzere konuyla ilgili bilim insanları tarafından araştırılması yolundaki tüm bilimsel çalışmaları destekleyeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz."

 

AİHM’nin  7 kişilik bir dairesi tarafından Perinçek lehine verilen karar sonrasında, temyiz başvurusu üzerine 17 kişilik Büyük Daire'nin yeniden görüştüğü dava 28 Ocak 2015 tarihinde sonuçlanmıştır. Ermenistan adına konuşan İngiliz avukat Geoffrey  Robertson'ın konuşması, sinema ve popüler kültürden alışkın olduğumuz teatral mahkeme sahnelerini aratmamıştır. Duruşma,  Perinçek v. Switzerland (no. 27510/08) Grand Chamber hearing -  28 January2015 https://www.echr.coe.int/Pages/home.aspx?p=hearings&w=2751008_28012015&language=lang&c&py=2015   linkinden  izlenebilir.

Kaynak: https://www.echr.coe.int/Pages/home.aspx?p=hearings&w=2751008_28012015&language=lang&c&py=2015

Avrupa’da Fransa dışında  Almanya’da 24 Nisan yaklaşırken sözde Ermeni soykırımı konusundaki faaliyetler hızlanmıştır. 15 Nisan 2018 tarihinde, Soykırımı Hatırlatma İnisiyatifi tarafından Köln şehrinde Hohenzollern Köprüsü’nün seyir platformuna yasadışı olarak bir anıt dikilmiştir. Şehir Meclisi’nin kararı olmadan dikilen ve Köln şehrinde Ermeni ve Türk topluluklarının toplumsal huzuruna zarar verecek olan anıt, 57 Türk sivil toplum kuruluşunun bir araya gelerek kurduğu Köln ve Çevresi Türk Dernekleri İnsiyatifi’nin girişimleri sonucunda Köln Belediyesi’nin kararı ile kaldırılmıştır. Anıt üzerinde Ermenice, Almanca ve İngilizce “Bu acı hepimizin” yazılıydı.

Almanya Federal Meclisi  1 Haziran 2016 tarihinde 1915 deki tehcir olaylarını bir soykırım olarak kabul etmiştir. Hollanda Meclisi 22 Şubat 2018 de sözde soykırımı 3’e karşı 142 oyla onaylamıştır. Ermeni Milletvekili Vartkes Mahdessian 20 Nisan 2018’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Meclisinde yaptığı konuşmada 103 yıl sonra sözde soykırımın Türkiye tarafından tanınmasını istemiştir. (It was inconceivable that 103 years after the Armenian Genocide there were civilised states that succumbed to Turkey’s pressure not to recognise the ‘extinction plan’ applied by Ankara in 1915, the Armenian Representative at the House Vartkes Mahdessian said on Friday.20) Armenpress ve Armedia web sitelerinde Ermeni sözde Soykırımı: Mısır Milletvekilleri parlamentoyu Hollanda Örneğini Takip Etmeye Çağırdı (Armenian Genocide: Egyptian Lawmakers Call on Parliament to Follow Netherlands) başlıklı bir haber yayınlanmıştır.  Sözde Ermeni soykırımını tanıyan iki Müslüman ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülke Suriye ev Lübnan’dır. Lübnan’da etkili bir Ermeni diasporası vardır. Suriye’nin neden tanığını söylemeye bilmem gerek var mı?

Fransa ve Almanya’daki bu gelişmelere karşı  Danimarka Parlamentosu’nun 1915 olaylarına ilişik 26 Ocak 2017’de aldığı  kararda, sözde Ermeni soykırımından söz edilmemiştir. Parlamento 1915-1923 sürecinde yaşanan trajik olaylarda uzlaşımın arşiv belgelerine dayanılarak karşılıklı diyalog yoluyla sağlanabileceğini ve bu noktada bir yargılama yapmayacağını kararlaştırmıştır. Bu görüş, 1948 BM Soykırım Antlaşması uyarınca AİHM’nin soykırım suçunun tanınmasında parlamentoların yetkisi olmadığı hükmü ile bağdaşmaktadır.

Türk kamuoyunun  önemli bir kesiminin bilmediği bir gerçeği de bu kapsamda açıklamak isterim. Ülkede yaşanan karışıklıklar sebebiyle  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “dik dur kardeşim yanındayız” sözleriyle destek verdiği Venezüella,  sözde Ermeni soykırımını tanıyan bir ülkedir. Her fırsatta Türkiye’yi ve Türk insanını çok sevdiğini dile getiren Maduro, 14 Temmuz 2005 tarihinde  Meclis Başkanlığı  döneminde sözde Ermeni soykırımını tanınmış ve Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik sürecinin askıya alınması istemiştir.

Kaynak:https://www.armenian-genocide.org/Affirmation.352/current_category.7/affirmation_detail.html

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu arayarak destek verdiğini  sözcü Kalın açıklamış, "Cumhurbaşkanımız, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu arayarak Türkiye'nin desteğini ifade etti ve 'Maduro kardeşim! Dik dur, yanındayız' dedi. Türkiye, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın liderliğinde bütün darbe girişimlerine karşı ilkeli duruşunu koruyacaktır"   demiştir.

Venezuela Meclisi'nin aldığı bu karara, dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç “Nicolas Venezuela Ulusal Meclisi'ne Tepki” (29 Temmuz 2005) başlıklı bir mektup yazarak alınan kararı eleştirmiştir: “Sayın Başkan,  Venezuela Ulusal Meclisi'nin 14 Temmuz 2005 tarihinde 1915 yılında Türklerle Ermeniler arasında meydana gelen karşılıklı bazı trajik olayları tek taraflı soykırım olarak niteleyen bir karar kabul ettiğini büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığıyla öğrendim. Venezuela Ulusal Meclisi'nin kararı, 1915 olayları hakkında çarpıtılmış ve tek yanlı bilgiler içermesinin yanı sıra, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ile ilgili anlamsız bir beyana da yer vermektedir. Tarihin bu döneminin, Türkiye ve Türk Ulusu aleyhinde önyargılar yaratacak siyasi emellere alet edilmesini kabul etmek mümkün değildir. Ulusal parlamentolar tarihin tartışmalı dönemleri hakkında bir yargıda bulunmak için uygun forumlar değildir. Bunun yerine parlamentoların ülkeler ve halklar arasındaki dostluk ve işbirliğinin geliştirilmesini sağlayacak bir ortam yaratılması için gayret göstermeleri gerektiğine inanıyorum. Türkiye her zaman tarihin tartışmalı dönemlerinin tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunmuş ve arşivlerini bütün araştırmacıların hizmetine sunmuştur. Son olarak, Türkiye, Ermenistan'a Türk ve Ermeni tarihçilerden oluşacak bir grubun ilgili bütün arşivlerde 1915 dönemine ait gelişme ve olayları inceleyerek, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önermiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir bildiri ile bu öneriyi benimsemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir bildiri ile bu öneriyi benimsemiştir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 10 Nisan 2005 tarihli bir mektupla söz konusu öneriyi Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan'a resmen iletmiştir. Sayın Koçaryan'ın 25 Nisan tarihli cevabi mektubu tarafımızdan olumlu bir bakış açısıyla kapsamlı şekilde değerlendirilmiştir. Halen, üst düzeyde yapılan bu açılımların Türk-Ermeni ilişkilerine nasıl olumlu olarak yansıtılabileceği araştırılmaktadır. Bu nedenle, Venezuela Ulusal Meclisi'nin kararının iki komşu ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi yolunda sarfedilen çabalara ters düştüğünü ayrıca dikkatinize getirmek istiyorum.”

Venezülla, başkent  Karakas’ta sözde Ermeni soykırım anıtını 2002 yılında açan bir ülkedir. Türkiye Maduro’ya bu kadar destek verdiğine göre  neden bu anıtın kaldırılması konusunda bir girişim yapmamaktadır? Herhalde Büyükelçi Şevki Mütevellioğlu bu konuyu Ankara’ya iletmemiş olsa gerek.

Türkiye Cumhuriyeti, ekonomik boykot dışında  alternatifler geliştirmelidir.  Derin devlet bu tepkinin içinde olmalı, sivil girişimleri ve açık eylemleri organize etmelidir. Basın konuya önem vermelidir. Düzensiz çalışma anlayışımız ve bir projeyi takip etmekte ve devamlılık sağlamaktaki eksikliklerimiz giderilmelidir. Bunu bilen Avrupalı stratejistler, sert tepkilerin ardından kabul ve sessizlik geleceğini tahmin ediyorlar. Bu dezavantajları görerek strateji oluşturan Fransa, aldığı kararlardan sonra ortalığın durulmasını beklemekte, daha sonra yeni kararlar almaktadır.

 

Özellikle Fransa merkezli yayın, iletişim ve medya kuruluşuna ağırlık verilmelidir.  Türkiye’de çok aktif olan internet kullanıcıları, webmasterlar aracılığı ile Avrupa dillerinde  web site, mail zinciri, gruplar oluşturulmalıdır.  Bu konuda üniversitelerimize ve de YÖK’e  büyük sorumluluk düşmektedir. Tüm üniversitelerde  Ermeni Araştırmaları Enstitüsü açılmalıdır. Buralarda yapılacak araştırma ve yayınlarla   Türkiye, sözde Ermeni soykırımı konusunda daha güçlü olabilir. Türkiye’deki Ermeni cemaatinin  tepkileri de uluslararası arenada dile getirilmelidir. Ermeni sorununun dünya gündemine girmesi, diaspora Ermenilerinin örgütlenmelerine bağlı olarak, yaşadıkları ülkelerde kamuoyu oluşturacak güce ulaşmalarıyla gerçekleşmiştir.

ABD Başkanı Donald Trump;  Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış, 1967 yılında İsrail tarafından işgal edilen  Golan tepeleri üzerinde İsrail’in  egemen olduğunu açıklamış, Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in eylemlerini geçersiz kılan 338 ve 242 sayılı kararlarını yok saymış, son olarak Rusya'dan alınması planlanan S-400 hava savunma sistemi  sebebiyle  Türkiye'ye teslimatı geciktirilen ve projesinin de iptal edilmesi gündemde olan F-35 savaş uçakları ile ilgili yeni bir adım atmış,  eğitim teçhizatının ve diğer malzemelerin Türkiye'ye gönderimi durdurulmuştur. Pentagon sözcüsü, kararın "Türkiye, S-400 alımından vazgeçtiğine dair, hiç yanlış anlaşılmaya yer vermeyecek nitelikte bir karar alana kadar" geçerli olacağını  açıklamıştır.       

Tüm bu gelişmeler olurken Türklere yönelik iftiralarla dolu  Benny Morris ile  Dror Ze’evi’nin  kitabının  piyasaya çıkış tarihinin 24 Nisan olması  anlamlıdır.  Geçen yıl Trump tüm baskılara rağmen “soykırım” dememişti. (Nunes calls it 'Armenian Genocide,' but Trump carefully avoids that word in statement, April 24, 2018, https://www.fresnobee.com/news/local/article209737409.html)

Türkiye Cumhuriyeti gerekli   önlemleri şimdiden almalıdır. Eğer Trump 24 Nisan’da Ermeni tehcirine “soykırım” derse, bunun uzun vadede Türkiye’ye gerek siyasi ve gerekse ekonomik büyük  zararları olur. Konunun önemi Türk kamuoyunda ne kadar  biliniyor  bilemem ama  son gelişmelere bakılırsa bu yıl Başkan Trump Türkiye’yi sıkıştırmak için “soykırım” diyebilir.  Umarım  gerekli tedbirler alınarak  Trump  bu  hassas konuda aydınlatılır. Ermeniler  bir stratejiye bağlı olarak çalışmakta ve gerektiği zaman yeni hamlelerini gerçekleştirmektedirler. Tüm bu gelişmeler karşısında öncelikle  sivil bir platform oluşturulmalıdır. Platformu her konuda uzman katılımcılarla  desteklemek, her alanda yüksek nitelikte iletişimciler ve strateji oluşturma yeteneği olanlarla kısa ve uzun vadede  yapılacakları belirleyerek hızlı davranmak gerekir. Platform, internet ve sanal iletişim aracılığı ile kurumsal iletişim yapılanmasına dönüştürülmelidir. 

Aşağıda çeşitli ülkelerdeki sözde Ermeni soykırım anıtları verilmiştir. İlk soldaki fotoğraf  Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından  8 Mart 2001 tarihinde konulan  soykırım  anıtıdır

Kaynak: http://team-aow.discuforum.info/t1191-Monuments-Commemoratifs-du-Genocide-Armenien.htm

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar