75. Yılında Kırım Tatar Sürgünü Bir İnsanlık Ayıbıdır
  • Reklam
Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

75. Yılında Kırım Tatar Sürgünü Bir İnsanlık Ayıbıdır

20 Mayıs 2019 - 11:09

Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Josef Stalin'in emriyle 18 Mayıs 1944 tarihinde Kırım Yarımadası'nda yaşayan Kırım Tatar Türkleri Özbekistan, Sibirya, Kazakistan gibi Orta Asya içlerindeki bozkırlara ve oblast denilen yönetim bölgelerindeki çalışma kamplarına İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle  sürülmüştür.  Kaynaklara göre rakamlar değişse de 250- 300 bin Kırım Tatar Türkü bebek, çocuk, yaşlı, hasta, kadın, erkek ayrımı yapılmaksızın  vatanlarından koparılarak  tren vagonlarıyla  Özbekistan, Kazakistan ve Sibirya içlerine sürgüne gönderilmiştir. Tatarlar, 1953 yılında  Stalin'in ölümüne kadar sürgün yılları boyunca Sovyetler Birliği içinde Gulag sistemi olarak bilinen büyük ölçekli projelerde zorla işçi olarak çalıştırılmıştır.

75. yıl olması sebebiyle bu yıl diğer yıllara göre daha fazla etkinlik yapılmıştır. Sürgünü yaşayan Dilaver Mustafaev ve Zehra Mustafaeva çifti ile  AA muhabiri bir mülakat yapmıştır. Sürgünden sonra adi Selo Zelenoe olarak değiştirilen Kırım'ın Tatarosman köyünde doğan, bugün New York'un Brooklyn bölgesinde yaşayan 90 yaşındaki Dilaver Mustafaev o günleri şöyle anlatmıştır:

"14-15 yaşlarındaydım. Sabaha doğru karanlıkta kapıyı kırar gibi açarak üç silahlı asker içeri daldı. Annem, babam ve 3 kardeşim, korkuyla yataklarımızdan fırladık. 'Size 15 dakika müsaade, alacağınızı alın, evi boşaltın!' diye bağırdılar. 'Bizi nereye götürüyorsunuz?' diye sorduk. 'Kırım halkı Sovyetlere ihanet etti, buradan gidiyorsunuz!' dediler, başka bir bilgi vermediler. Annem ağlıyor, hepimiz şaşkınız, asker 'hadi hadi!' diye sıkıştırıyor, dakika sayıyor. Yanımıza kuru erik, fındık, ekmek gibi alelacele elimize geçen şeyleri aldık, çıktık. Ardımızdan kapıyı çivilediler, o evden son çıkışımız oldu. Yaklaşık bir ay vagonlarda yarı aç yarı tok yolculuk yaptıklarını dile getiren Mustafaev, "Yolda yemek yok, 2-3 günde bir kömür kovasından bir bardak çorba verdiler. Tren şehirlerde ve normal istasyonlarda bizi kimse görmesin veya kaçmayalım diye durmuyor, çölde, ıssız açık alanlarda duruyordu. Açlıktan, hastalıktan, havasızlıktan yolda birçok insan öldü.”

30 aile geldikleri köyde 3 aile kaldıklarına dikkati çeken Mustafaev, sürgün kararı alan Josef Stalin ölene kadar kimsenin o köylerden dışarı çıkamadığını ancak 1953'ten sonra Taşkent’e kaçabildiklerini  açıklamıştır. 30 aile geldikleri köyde 3 aile kaldıklarına dikkati çeken Mustafaev  Kırım halkının, Yahudilerin uğradığı soykırımdan çok daha ağır şeyler yaşadığını belirtmiştir: "Bizim nüfusumuzun nerdeyse yüzde 80'ini 90'ını yok ettiler. Yahudiler 2. Dünya Savaşı yıllarında uğradıkları zulümden dolayı el üstünde tutuldu ama bizim Kırım Tatarlarını hatırlayan olmadı, özgürlükleri ve toprakları geri verilmedi, hep hor görüldüler hala da hor görülüyorlar."  Mustafaev'in eşi 84 yaşındaki Zehra Mustafaeva da sürgün sırasında 9 yaşında olduğunu  hatırlatarak  bunun sürgün değil "zulüm" olduğunu  söylemiştir.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, 1944'ün 17-18 Mayıs gecesinde yaklaşık 250 bin Kırım Tatarının sürgüne gönderildiğini belirtmiştir: "Soydaş Kırım Tatarları ile kardeş Kafkas halklarının acılarını paylaşıyor, sürgünlerde yaşamını yitirenleri rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz. 75 yıl önce insanlık onuruna aykırı şartlarda gerçekleştirilen sürgün sırasında maalesef onbinlerce Kırım Tatarı hayatını kaybetti. Birçoğu ise maruz kaldıkları ağır sürgün şartlarında, vatan hasretiyle ana yurtlarından uzakta yaşamını yitirdi." 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Kırım Tatar Sürgünü’nün 75'nci yılı nedeniyle Twitter hesabından paylaştığı mesajda, "18 Mayıs 1944´te sürgüne gönderilen 400 binden fazla Kırım Tatarı´nın ve hayatını kaybeden on binlerce kardeşimizin acısını unutmadık, unutmayacağız. Kırım´ın ilhakını tanımayan Türkiye, her daim Kırım Tatarlarının yanında olmaya devam edecektir"  demiştir.  Fakat  hafıza-i beşer nisyan ile malul olduğu için bir hatırlatmada bulunmak istiyorum.

Kırım Tatar halkının milli lideri, Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın Kırım Tatarlarından Sorumlu Yetkilisi, Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu,  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile  4 Temmuz  2017 tarihinde Ankara’da  görüşmüştür. Görüşmenin uzun sürmediğini belirten  Rus RİA Novosti ajansı spekülasyon yapmıştır. Resmi ziyareti nedeniyle Ukrayna’nın başkenti Kiev’de bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan,  Kırımoğlu ve Kırım Tatar toplumu temsilcilerini  9 Ekim 2017’de kabul ederek  görüş alış verişinde bulunmuşlardır.

Cumhurbaşkanı  Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı  Putin oldukça sık görüşmelerine rağmen Kırım konusu  pek gündeme gelmemektedir.  Soçi’de Putin ile görüşmesinin ardından basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Domates dışında her konuda mutabık kalındı” derken,  Putin şu açıklamayı yapmıştır: “Domates dışında kısıtlamaların kaldırılması için anlaştık. Kendi pazarımızı Türk domatesine sonsuza kadar kapatmayacağız.”  Domates dışında her konuda mutabık kalındığını Cumhurbaşkanı  Erdoğan da onaylamıştır: “Şu anda bir geçiş süreci var. Bu arada ara formüller bulmak suretiyle süreci belirli bir zemine oturtacağız. Domates konusundaki soru işaretleri konusunda mutabık kalındı.”  

Bu açıklamalar, Türkiye ve Rusya arasında domates sorunundan başka sorun kalmadığı anlamına gelmektedir. Oysa gerçek öyle değildir. Tarafların dünyaya bakışları örtüşmemektedir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Kırım dahil Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri, Rusya ve Türkiye arasında bir rekabet alanı olmuştur. Taraflar arasında PKK ve PYD, Yukarı Karabağ, Kosova, Suriye, Kıbrıs ve sözde Ermeni soykırımı konularında temel görüş ayrılıklarının varlığı yok sayılamaz. Halep’te ateşkes için BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan oylamada Rusya ve Çin’in veto kullandığı da unutulmamalıdır.

Kırım’ın işgal  eden Rusya, Kırım Tatarlarını korkutmaya ve bölmeye, yarımadada meydana gelen olaylar hakkında gerçeklerin sesini susturmaya çalışarak Kırım Tatarlarına karşı baskı uygulamaya devam ederken, domates sorunundan söz etmek ne kadar doğrudur bilemem. Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını açıklayan hakim Ronny Abraham Rusya’yı, Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerinin yasaklanması dahil Kırım Tatarlarına karşı sınırlamalardan kaçınmasını şöyle ifade etmiştir: “Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerinin yenilenmesi dahil olmak üzere Kırım Tatarlarına yönelik çıkarların temsil edilmesine ilişkin sınırlamalardan kaçınılsın. Ukraince eğitim verilmesi sağlansın.”

Kırım Tatar Teşkilatları Platformu bünyesinde bir araya gelen çeşitli Kırım Tatar diasporası örgütlerinin  katıldığı 5 Şubat 2017 tarihindeki  etkinlikte Kırımoğlu Türkiye’nin son zamanlardaki tutumuna  değinerek şunları söylemiştir: “Türkiye dünyadaki birçok ülkenin uyguladığı yaptırımlara katılmadı. Tersine, şimdi Türkiye-Rusya arasında ‘işbirliği’ ve ‘dostluk’ kelimeleri kullanılıyor. Ambargoya katılmayı bırakın, son zamanlarda iki ülke arasında ticaret hacmi artıyor. Şimdi dünyada bize soruyorlar, Türkiye size bu kadar yakın, en kalabalık diasporanız da orada, Türkiye niye böyle davranıyor diye. Biz elimizden geldiğince Türkiye’yi savunuyoruz. Ama bunlar çok tesirli, çok inandırıcı olmuyor. Diyorlar ki, akrabalık böyle olmaz.”

Cumhurbaşkanı  Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin, 10’ncu Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika (BRICS) zirvesi kapsamında 26 Temmuz’da bir görüşme yapmışlardır. Bu   görüşmede  Cumhurbaşkanı, “Aramızdaki her türü dayanışma birilerini de gerçekten kıskandırıyor”  demiştir. Bu açıklama Türkiye’de yaşayan Kırım kökenli Türk vatandaşlarını üzmüştür. Çünkü Kırım Türklerinin anavatanı  Rusya tarafından işgal altındadır. Bu durumda Rusya ile ilişkileri acaba kimler kıskanmaktadır?  Kırım kökenli Türk vatandaşları Rusya’nın Kırım’ı uluslararası hukuka aykırı olarak işgalini  kabul etmemektedir.

ABD Dışişleri Bakanlığı 2014 yılından   buyana Rus işgalinde olan Kırım'la ilgili bir bildiriyi bundan tam bir hafta önce   yayınlamıştır. ABD’nin 25 Temmuz'daki Kırım Bildirisi, bütün dünyada büyük yankı uyandırmıştır: “Rusya, Ukrayna'yı 2014'te işgal etmesi ve Kırım'ı ilhak etme girişimi yoluyla, demokratik devletlerin paylaştığı bir anayasa prensibini zayıflatmaya çalışmıştır.  Hiçbir ülke bir diğerinin sınırlarını zor kullanarak değiştiremez.” (Russia, through its 2014 invasion of Ukraine and its attempted annexation of Crimea, sought to undermine a bedrock international principle shared by democratic states: that no country can change the borders of another by force, https://www.state.gov/secretary/remarks/2018/07/284508.htm)

Merhum Cumhurbaşkanı  Süleyman Demirel’in 21-23 Mayıs 1998 tarihlerinde Ukrayna’ya ve tarihte ilk defa bir Devlet Başkanı sıfatıyla 23 Mayıs 1998’de Kırım’a gerçekleştirdiği ziyaret ile taraflar arasındaki ilişkiler doruk noktasına çıkmıştır. Bu tarihi ziyaret öncesinde Demirel 20 Mayıs 1998 tarihinde Kırım Gelişim Vakfı Kurucu Yönetim Kurulu üyelerini kabul etmiş, bu satırların yazarının Cumhurbaşkanına vermiş olduğu brifingi dinleyerek notlar almış, Kırım davasına vermiş olduğu desteği göstermiştir.  Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde Kırım’ı ziyaret eden ilk devlet adamı olan  Demirel Kırım’ı ziyaretinde şunları söylemişti: “Tarihin karanlık bir döneminde zorla, yaşadıkları topraklardan koparılmış olan Kırım Tatarlarının yeniden anayurtlarına dönmeleri, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün küresel bir mutabakata dönüştüğü zamanımızın ruhuna uygun bir tarihi gelişmedir.”

Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa 1915 olaylarının yıldönümü sebebiyle 23 Nisan 2014’de Başbakan seviyesinde Ermenilere taziye mesajı yayınlanmıştır: “Hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.” İşgalden sonra 9 Mayıs 2014 tarihinde Kırım’ı ziyaret eden Putin, Başbakan Erdoğan gibi “18 Mayıs’ta 1944 tehcirinde hayatlarını kaybeden Kırım Tatarlarının huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” dememiş ve Çarlık Rusya’sının Türkler, Osmanlı ve Türkiye’ye karşı olan duygularına teslim olmuştur.  Vladimir Putin 3 Aralık 2012 ve 1 Aralık 2014 tarihlerinde Türkiye-Rusya Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısı için Ankara’ya gelmiştir ama Kırım konusu toplantılarda gündeme gelmemiştir.

Kırım Tatarları, Türkiye ve Anadolu Türkleri için çok önemlidir. Bu öneminden dolayı 21 Mart 2014 tarihinde menfur bir suikasta kurban giden Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Gennadiyeviç Karlov Eskişehir’e yaptığı ziyaret kapsamında Rusya Federasyonu Tataristan Cumhuriyeti Kültür Bakanı Airat M. Sibagatullin ile beraber Tatar Kültür Evine ziyarette bulunmuştur. Rusya Büyükelçiliğinin sitesinde o tarihte yer alan haberde “Tatar Kültür Evinde Büyükelçi Eskişehir Tatar diasporası temsilcileriyle sohbet etti” denilmiştir ama Büyükelçi Karlov Eskişehir’de Kırım Tatarları ile görüşmemiştir. Ziyaret bir algı yaratma operasyonu olmuştur. Tıpkı Ankara’da ATO Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda 18 Mayıs 1944 sürgününden 18 gün önce 29-30 Nisan 2015 tarihlerinde gerçekleştirilen Tataristan Kültür ve Ekonomi Günleri etkinliğinde olduğu gibi.

Bir dönem başkanlığını yaptığım Eskişehir Kırım Türkleri Derneği’nin 11-12 Ekim 2014 tarihleri arasında Eskişehir’de düzenlediği Çalıştay’ın sonuç bildirisinde “Türkiye ve Rusya arasında bu yıl sonunda yapılacak olan Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nde ve Türkiye ile Rusya arasında yapılacak olan tüm toplantılarda Kırım Tatarlarının yaşadığı sorunlar gündeme getirilmelidir” tespiti yapılmış olmasına rağmen, bu konuda bir ilerleme sağlanamamıştır.

1944 sürgünü sonrasında sürgünden dönen ve Kırım’a yerleşenler üzerinde Rusya’nın ağır baskısı devam etmektedir. Rusya Adalet Bakanlığı 18 Nisan 2016 tarihinde, Kırım Tatar Milli Meclisi’ni aşırı faaliyetler sebebiyle çalışmaları durdurulan dini ve sivil toplum örgütleri listesine almıştır.  Bunun üzerine Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland 26 Nisan'da, Türk Dışişleri Bakanlığı ise 27 Nisan’da yasaklama kararını kınamıştır. Rusya, Kırım Tatar Türklerinin lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun Rusya’ya girişini yasaklamıştır.

Kırım Tatarları; vatanları Kırım’da kendi özyönetiminde, insan haklarına saygı, hukukun ve demokrasinin üstünlüğü, ırk, milliyet, din, dil, cinsiyet ve diğer diğer her türlü ayrımcılığa karşı olma ilkeleri çerçevesinde barış, huzur ve refah içinde yaşama hakkına sahiptir. Bunun sağlanmasında büyük sorumluluk Türkiye Cumhuriyeti’ne düşer. Karşılıklı ekonomik çıkarlar önemli olmakla beraber, Kırım Tatarları ile olan tarihsel ve kültürel bağın gözetilmesi gereken bir unsur olduğu unutulmamalıdır. Türkiye, kısa vadeli değil, uzun vadeli çıkarlarını düşünerek bir strateji geliştirilmelidir.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin düşürülen Rus uçağı sonrasında düzelmesi olumlu bir gelişmedir. Tarafların yakınlaşması her iki ülkenin lehinedir. Fakat bu yakınlaşma, Türkiye’nin izlediği temel politikalar ile çelişmemeli, Rusya ile ilişkilerin gelişmesi karşılığında Kırım Tatar Türkleri feda edilmemelidir. Türkiye Kırım’da Rusya aleyhine bir faaliyet içinde değildir.  Kırım’ın hukuk dışı işgalini Türkiye’nin tanımaması uluslararası hukukun gereğidir. Çünkü, Avrupa Konseyi üyesi Rusya’nın Kırım’ı işgali uluslararası hukuku yok saymaktır. Kırım, Kırım Tatarlarının anavatanıdır, onların yeniden bir sürgün yaşamaması için tüm Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin desteği alınarak Kırım’ın eski statüsüne dönülmesi için gerekli her türlü girişim yapılmalıdır.

Kırım’ın Çarlık Rusya’sı eline düşmesinden sonra başlayan Kırım Tatar Türklerinin Milli İstiklal Mücadelesine Türkiye gerekli desteği vermeli, işgalden sonra Kırım’da yaşanan insan hakları ihlallerinin önlenmesi için daha çok çaba harcamalıdır.

Dönemin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün “Ankara-Moskova arasındaki mesafe, Ankara-Brüksel arasındaki mesafeden daha yakındır” açıklamasının, km uzaklığı olarak anlaşılmasında yarar vardır. Çünkü Ankara-Moskova 2,406 km, Ankara -Brüksel ise 3,121 km’dir. Sayın Bakan’ın mantığıyla hareket edersek çok farklı bir sonuçla karşılaşırız: “Ankara-Kırım Bahçesaray arasındaki mesafe, Ankara-Moskova arasındaki mesafeden daha yakındır.”  Çünkü bu mesafe 1,577 km’dir. Aradaki fark 829’dir. Diğer bir deyişle Bahçesaray Ankara’ya Moskova’dan 829 km daha yakın olup 2,406 rakamı 1,577’den daha büyüktür.

Kırım Tatar Milli Meclisi  ve Ukrayna Milletvekili Çubarov, 2014'te Rusya'nın işgal ettiği Kırım'da yaşananları AA muhabirine anlatmıştır.  Çubarov, Rusların yüzyıllardır süren Kırım'ı slavlaştırma politikasının bugün de devam ettiğini belirterek, "Günümüzde insanları bir gece yarısı evlerinden çıkarıp trenlere bindirip Sibirya'ya göndermek eskisi gibi kolay olmayabilir ama bugün başka bir yöntem uygulanıyor. İnsanlarımıza yoğun bir baskı yapılıyor, fikir adamlarımız, kanaat önderlerimiz hapse atıldı. Gençlerimiz zorla Rus ordusuna askere alınıyor. Halkın üzerine korku salınarak insanlar Kırım'ı terk etmeye zorlanıyor"  demiştir.

Çubarov, Rusya'nın Kırım'da yaşayan çoğunluğun Ukrayna'dan ayrılıp Rusya'ya bağlanmak istedikleri iddiasıyla yarımadayı işgal ettiğini, bunun ise Moskova'nın uydurduğu koca bir yalan olduğunu söylemiş ve şöyle devam etmiştir: “Rusya yüzyıllarca topraklarını genişletmek için başka ülkelerin topraklarına müdahale etmiştir. 'Kırım Rus topraklarıydı daha sonradan Ukrayna'ya verildi' iddiası gerçeği yansıtmıyor. Kırım'da 300 yıl devam eden bir Kırım hanlığı vardı. Kırımlı Tatarlar Kırım devletini kurmuştur ve bu coğrafyada bilinen bilge bir devletti. Ta ki 1783'te Rusya tarafında işgal edilene kadar. Sovyetler Birliği döneminde, Stalin zamanında ise Kırım halkı vatanlarından sürgün edildi. Ruslar, Büyük Katerina'dan beri Kırım'ı Kırım Tatarlarından arındırmaya çalıştılar. O sebeple Romanya ve Türkiye başta olmak üzere Polonya'da, Litvanya'da ve dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca Kırımlı Tatar diasporası yaşıyor."  

Çubarov, Türkiye'nin bir yandan Ukrayna bir yandan Rusya ile iyi ilişkiler yürütürken bir yandan da Kırım Tatarlarının haklarının korunması konusunda büyük çaba sarf ettiğini vurgulayarak uluslararası ilişkilerin siyah ve beyaz olarak ikiye ayrılamayacağını, arada gri tonların bulunduğunu  açıklamıştır: "Türkiye'nin enerji, nükleer santral, ticaret ve savunma gibi alanlarda Rusya ile ilişkileri var. Ankara bu noktada reel bir politika yürütüyor. Ancak Türkiye bununla beraber komşularının asayişi ve huzuru ile de yakından ilgileniyor. Suriye ve Irak'ta bunu görüyoruz. En önemlisi de Türkiye, Kırım'ın Ruslar tarafından işgalini tanımadı. Ukrayna'nın toprak bütünlüğünün savunmasından yana bir tavır aldı. Bu çok önemlidir. Türkiye büyük bir devlettir. Komşularına karşı tarihi bir sorumluluğu var. İstiyoruz ki bütün Türk dünyası Türkiye'nin önderliğinde bir birlik oluştursun." 

Fakat hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Hatırlamakta yarar vardır. Rus Çarı Nikolay Saint Petersbug’da 'da  9 Ocak 1853 tarihinde Osmanlı için  "Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var” demiş ve 12 Mayıs 1860 tarihinde  The New York Times’da bu ifade yer almıştır. (Avrupa'nın hasta adamı: Sick man of Europe)

75'nci yılında  Ankara Ulus'taki  Atatürk heykelinin önünde  yapılan etkinlikte, Ukrayna Büyükelçisi Andri Sybiha, ortak acıyı ve hüznü paylaşmaktan gurur duyduğunu anlatarak, "75 sene önce Sovyet totaliter rejimi, insanlığa karşı bir suç işledi ve bu suça biz soykırım diyoruz. Bu suçu özellikle bu şekilde nitelendirmemiz gerekiyor. 75 sene önce 200 binden fazla Kırım Tatarı vatanlarından sınır dışı edildi ve yaşama hiç uygun olmayan şartlarda yaşamaya zorlandı. Onlar çok zor günler geçirerek, sınır dışı edilen insanlardan yüzde 6'sı hayatını kaybetti. Ne yazık ki trajik tarihi zamanların tekrarlanmasını yaşıyoruz. 2014 yılında Kırım, Rusya tarafından işgal edildi ve yine bunların hedefi Kırım Tatar halkı oldu" demiştir. Ortak basın bildirisinde de  sürgünde geride kalanların 20'nci yüzyılın ortalarına kadar sürgün, katliam ve suni açlığa maruz bırakıldığı açıklanmıştır.

Türkiye ile Rusya arasında düşürülen Rus uçağından sonra gelişen ekonomik ilişkiler, Kırım Tatar Türkleri’nin anavatanlarında insan haklarından yoksun olarak yaşamalarına feda edilmemelidir. Dönemin  Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin  “Aramızda bazı ufak tefek problemler yok değil, var” tespiti doğrudur. Rusya ile Türkiye arasında Kırım konusunda sorunların olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Kırım Tatarlarının 1783 yılında Kırım’ın Çarlık Rusya’sının kontrolüne geçtikten sonra başlayan mücadelesi, günümüzde İsmail Gaspıralı’nın “Dilde Fikirde İşte Birlik” görüşü çizgisinde devam etmektedir ve de etmelidir.

Ukrayna’da Kırım Tatar sürgünü resmen soykırım olarak tanındı. 1944 Kırım Tatar sürgününün soykırım olarak tanınmasını öngören 2493 No’lu karar tasarısı Ukrayna Parlamentosu tarafından 12 Kasım 2015 tarihinde yapılan oturumda kabul edildi. Bunun yanı sıra 18 Mayıs, “Kırım Tatar Soykırım Kurbanlarını Anma Günü” olarak kabul edildi.

ırım’daki  işgal devam ederken  Cumhurbaşkanı  Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı  Putin, 10’ncu  BRICS zirvesi kapsamında 26 Temmuz 2018 tarihinde bir görüşme yapmışlardır. Bu   görüşmede  Cumhurbaşkanı, “Aramızdaki her türü dayanışma birilerini de gerçekten kıskandırıyor”  demiştir.Bu açıklama Türkiye’de yaşayan Kırım kökenli Türk vatandaşlarını üzmüştür. Çünkü Kırım Türklerinin anavatanı  Rusya tarafından işgal  edilmiştir.  Bunun   kıskanılacak bir durum olmaması gerekir.  Bu kapsamda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun  tespitlerini hatırlamakta yarar vardır.

Kırım Tatarları, 1420 yılında Altın Orda İmparatorluğu’ndan kopup bağımsızlıklarını kazanmıştır. Bu tarihten 1783 yılında Çarlık Rusya’sı tarafından ilhak edilinceye kadar Kırım Hanlığı içinde yaşamışlardır. Kırım Tatarları Rusya’nın esaretine düştükten sonra  gördüğü zulüm ve haksızlıklardan dolayı büyük gruplar halinde Kırım’dan ayrılmaya başlamışlardır. Göçe 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması zemin hazırlamıştır. Anlaşma’nın III’ncü maddesi ile Kırım Hanlığı bağımsız bir bölge olarak Osmanlılar ve Rusya tarafından  kabul edilmiştir.

Bunu fırsat bilen Rusya, Kırım Hanlığını yok etmek için  girişime başlamıştır. Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet isimli kitabında bu duruma dikkati çekmiştir. Cevdet Paşa, bağımsızlık kurularak Rusya’nın Kırım Tatarları üzerine sağlamış olduğu “himaye” hakkı ile Kırım’ı manen istila ettiğini yazmıştır. Rus Çariçesi II’nci Katerina’nın Hanlık tahtından Devlet Giray’ı indirip yerine himaye ettiği Şahin Giray’ı getirmesi üzerine Osmanlı Padişahı I’nci Sultan Hamit, “Rusların asıl amacının Kırım’ı ilhak etmek olduğunu” açıklayarak bir tarihi gerçeğin altını çizmiştir.

Rus Çariçesi II’nci Katerina’nın generali Grigoriy Aleksandroviç Potemkin, Şahin Giray’ı Han yapıp Kırım topraklarını işgal etmiştir. Potemtekin, Kırım Yarımadasının ortasındaki Karasu’da Katerina’nın Kırım’ı kendi ülkesine kattığına ilişkin bir bildiri yayınlamış,  Kırım Tatarlarından bu duruma razı olmayıp gitmek isteyenlere yollarının açık olduğunu açıklamıştır. Bu emrivakiyi kabul etmeyen Kırım Türklerinden bir kısmı, başta Togay’lar olmak üzere Osmanlı İmparatorluğuna göç etmeye başlamıştır. Bu göç, 20’nci yüzyıla kadar devam etmiştir.

1917 yılında Bolşevik ihtilalinin başarıya ulaşması üzerine Çarlık Rusya’sı yıkılmıştır. Bolşevikler, iki gün içinde Kırım’ı işgal etmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar 24 Nisan 1918’de Kırım’a girmiştir.  8 Mayıs 1918 tarihinde Akmescit’te Tatar Parlamentosu toplanmış ve 18 Mayıs 1918’de Kırım Müslüman Parlamentosu kendisinin geçici olarak Kırım Parlamentosu ilan etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın  sona ermesinden  sonra Bolşevikler 1919 yılı yazında Kırım’ı yeniden işgal etmiştir. Bu defa Tatarlara karşı daha insancıl davranmışlar, fakat Beyaz Rus Generali Wrangel orduları karşısında Kırım’da fazla tutunamamışlardır. General Wrangel başlangıçta Kırım’daki azınlıklara ve Tatarlara karşı ılımlı bir politika izlemiştir.

Bolşeviklerin 11 Kasım 1920 tarihinde Kırım’ı üçüncü defa işgal etmelerine kadar Tatarlar anavatanlarında seslerini duyurmaya devam etmiş ve bu sebeple Wrangel’in zulmüne uğramışlardır. Yeni yönetim Kırım İdaresi’nin başına Macar Komünisti Bela Kuhn’u getirmiştir. Kuhn, Kırım  Tatarlarına şiddet ve zulüm uygulamıştır. Artan tepkiler üzerine Bolşevikler  12 Aralık 1917 tarihli Bildirilerine sahip çıkarak Kırımlı mahkumları affetmişlerdir. 18 Ekim 1921 tarihinde Lenin  bir Kararname çıkararak Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir. Akmescit’te toplanan İkinci Kongre’de Özerk Cumhuriyet’in Anayasası kabul edilmiştir. Bu Anayasa’ya göre Kırım, Rusya Cumhuriyet’inin parçası olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’nın çıktığı döneme kadar Kırım’da 1921 ve 1922 yıllarında büyük  açlık yaşanmıştır. Bunun sonucunda 100 bin insan ölmüştür. Açlıktan ölenlerin  yüzde 60’ı Tatar halkındandır. Savaşın bitmesine yakın 1944 yılının Nisan ayında  bu defa Bolşevik Kızıl Ordu Birlikleri Alman işgalinde olan Kırım’a girmiştir. 18 Mayıs 1944 tarihinde Tatarlar Almanlarla işbirliği yaptığı gibi haksız bir gerekçeyle ve Stalin’in özel emriyle bir gecede trenlere bindirilerek başta Özbekistan olmak üzere Orta Asya’ya sürülmüştür. Sürgüne gönderilen 300 bin Kırım Tatarlarının yarısı  yollarda ölmüştür. 150 bin  suçsuz insanın yollarda hastalık, açlık ve iklim şartları sebebiyle kaybedildiği bu sürgün, insanlık tarihinin kara sayfalarından biridir. Sürgün, Kırım  Tatarlarına yönelik bir “jenosid” (soykırım) suçudur ve insanlık ayıbıdır.

Sovyetler Birliği döneminde 1965 yılında Yüksek Sovyet Prezidyom Başkanı olan Ukraynalı Nikolay Viktoreviç Padgorniy Devlet Başkanı sıfatıyla 5 Eylül 1967 tarihinde yayınlandığı bir Predziyum Kararnamesi ile Kırım  Tatarlarını “affettiğini” açıklamıştır. Bu Kararnamede sürgüne gönderilen soydaşlarımıza vadedilen hakların hiçbiri verilmemiştir. Büyük Rus Ansiklopedisi Provetchtheie’in 1903 baskısında 1987 yılındaki istatistiklere göre Kırım’da yerli halklar arasında etnik orijin bakımından Tatarların oranı yüzde 88’dir. Bir asır sonra  oran  çok  düşmüştür. Bunda, geçen süre içinde Tatarlara yönelik  izlenen asimilasyonlar ve yok etme politikalarının büyük rolü olmuştur. Padgorniy Kararnamesi’nden sonrada Kırım’a gidip yerleşmek isteyenlere çeşitli baskılar uygulanmış, gelenlerin bir kısmı geldikleri yerlere gönderilmiştir.

Sürgün sırasında henüz sekiz aylık olan Mustafa Cemiloğlu’nun 1968 yılında Tatar Milli Hareketi’nin başına geçmesiyle  Kırım  Tatar Hareketine  canlılık gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasıyla Ukrayna bağımsızlığını kazanmıştır. Yeni devletin bir bölgesi olan Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne bu tarihten sonra Orta Asya’ya sürgüne gönderilen Tatarlar dönmeye başlamıştır.

Ukrayna Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında 1991’den sonra gelişen ilişkiler Sekizinci Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in 21-23 Mayıs 1998 tarihlerinde Ukrayna’ya ve tarihte ilk defa bir devlet başkanı sıfatıyla 23 Mayıs 1998’de Kırım’a gerçekleştirdiği ziyaret ile doruk noktasına çıkmıştır. Bu tarihi ziyaret öncesinde Cumhurbaşkanımız, 20 Mayıs 1998’de Kırım Gelişim Vakfı Kurucu Yönetim Kurulu üyelerini kabul ederek Kırım Davasına vermiş olduğu desteği göstermiştir.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması, dünyadaki küreselleşme olayını hızlandırmıştır. Eski Sovyetler Birliği içinde olan üç ülke ile Sovyet sistemine dahil 7 ülke 1991’den sonra Avrupa Birliği’ne  üye olmak için müracaat etmiştir. 1997 Aralık ayında 10 Merkezi ve Doğu Avrupa ülkesinin başvuruları olumlu karşılanmıştır. Demokrasi ve insan haklarının çağdaş ve uygar ülkelerde büyük önem kazandığı günümüz dünyasında insan haklarına saygı göstermeyen rejimlerin çağdaş dünyadan soyutlanması kaçınılmazdır.

4 Kasım 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Ukrayna vatandaşı olan Kırım Tatarlarını da  koruyan temel bir hukuk normudur. Haksız bir şekilde Kırım’dan sürgüne gönderilen soydaşlarımızın Kırım’da yeniden iskan edilmeleri  en temel insan haklarındandır. Sekizinci Cumhurbaşkanımız  Demirel bu duruma dikkat çekerek  şöyle demiştir: “Tarihin karanlık bir döneminde zorla, yaşadıkları topraklardan koparılmış olan Kırım Tatarlarının yeniden anayurtlarına dönmeleri, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün küresel bir mutabakata dönüştüğü zamanımızın ruhuna uygun bir tarihi gelişmedir.”

Rusya ile Türkiye  hiçbir dönemde gerçek anlamda dost olamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa 1915 olaylarının yıldönümü vesilesiyle Başbakan seviyesinde Ermenilere taziye mesajı yayınlamıştır. Başbakan adına Başbakanlık tarafından yazılı olarak yayınlanan mesajda Ermenilere taziye dilekleri şöyle iletilmiştir: “Hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz." Kırım’ı ziyaret eden Putin ise  18 Mayıs 1944 tehcirinde hayatlarını kaybeden Kırım Türklerinin çocuk  ve torunlarına taziyelerini iletmemiştir. Madem Türkiye Cumhuriyeti Ermenilere taziyelerini iletiyor, Rusya da Kırım Tatarlarına taziyetlerini neden iletmesin?

Putin, Başbakan Erdoğan gibi “18 Mayıs’ta 1944 tehcirinde hayatlarını kaybeden Kırım Tatarlarının huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz" dememiş ve Çarlık Rusya’sının Türkler, Osmanlı ve Türkiye’ye karşı olan duygularına teslim olmuştur. Bunun en somut kanıtı, Kırım Başbakanı Sergey Aksyonov'un Kırım'da   kitlesel eylemlerin yapılmasının yasaklanmasına ilişkin kararı imzalamasıdır. Bu karar sonrasında Kırım Tatar Milli Meclisi başkent Akmescit Merkez Meydanı'nda yapılacak mitingden vazgeçmiştir. Buna karşılık 17 Mayıs’ta  Kırım Tatar sürgününün 70’nci yıldönümü New York'taki Birleşmiş Milletler  Genel Merkezi'nde gündeme getirilmiştir.  Törende ABD’deki Kırım Tatar diasporası, Ukrayna ve Polonya’nın Birleşmiş Milletler  Temsilcileri, sanatçılar ve sivil toplum temsilcileri yer alırken Rusya’dan bir katılım olmamıştır.

Ukrayna’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Yuriy Sergeyev törende yaptığı konuşmada Kırım Tatarlarının Kırım’dan sürgün edilmesinin totaliter Sovyet gücünün insanlık dışı yüzünü gösteren en büyük örneklerden biri olduğunu belirterek, Kırım Tatarların evlerinde aramalar yapılmasından, haklarının ihlal edilmesinden, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun Kırım’a girişinin kontrol altına alınmasından ve sürgün kurbanlarını anma etkinliklerinin yasaklanmasından dolayı endişelendiğini açıklamıştır. Yuriy Sergeyev ayrıca, Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesinden sonra 7 binden fazla Kırım Tatarının yarımadadan ayrılmak zorunda kaldığını belirtmiştir.

Rus Çarı Nikolay Saint Petersbug’da 'da  9 Ocak 1853 tarihinde Osmanlı için  "Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var” demiş ve 12 Mayıs 1860 tarihinde  The New York Times’da bu ifade yer almıştır. (Avrupa'nın hasta adamı: Sick man of Europe) İki yıl önce Türkiye’nin  Ekim ayında Moskova-Şam seferini yapan Rus uçağını askeri malzeme taşıdığı gerekçesi ile Türk hava sahasını geçerken indirmesinin sonucunda Rusya ile gerilim artmış ve Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin Kasım ayı başında yapacağı ziyareti “sağlık” gerekçesiyle ertelemiş,  ertelenen  ziyareti  3 Aralık 2012 tarihinde gerçekleştirmişti. Vlademir Putin son olarak  1 Aralık 2014 tarihinde  Türkiye-Rusya Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısı için Ankara’ya  gelmiştir.

Putin’in ziyareti öncesinde Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Rusya’nın Türkiye’nin  önemli bir ticari partneri ve komşusu olduğunu belirtmiş ve  Ukrayna krizi  için şunları söylemiştir:“…Ukrayna’da yaşayan bütün etnik grupların, bütün değişik kesimlerin de memnun olacağı bir çerçevede bu sorunların aşılmasını arzu ediyoruz. Orada Kırım Türkleri de yaşıyor biliyorsunuz. Özellikle, Kırım Türklerinin koşulları tabi bizi çok yakından da ilgilendiriyor.” Bakan Yılmaz haklıdır.  Çünkü Kırım ve Kırım Tatarları, Türkiye ve Anadolu Türkleri  için çok önemlidir. Bu öneminden dolayı  21 Mart 2014 tarihinde Rusya Büyükelçisi A. G. Karlov Eskişehir’e yaptığı ziyaret kapsamında Rusya Federasyonu Tataristan Cumhuriyeti Kültür Bakanı A. M. Sibagatullin ile beraber  Tatar Kültür Evine ziyarette bulunmuştur.

Rusya Büyükelçiliğinin sitesinde o tarihte yer alan haber aynen şöyledir: “Tatar Kültür Evinde Büyükelçi Eskişehir Tatar diasporası temsilcileriyle sohbet etti, onlar Büyükelçiliği ve Tataristan Türkiye Temsilciliğini kültür merkezinin açılışına sağladığı katkıları için teşekkür ettiler. A. G. Karlov ayrıca şehrin üniversitelerinde eğitim gören Tataristan’dan gelen öğrencilerle görüştü. Tatar Kültür Evi Rusya Federasyonu Tataristan Cumhuriyeti Başkanı R. N. Minnihanov’un 2013 yılı Haziran ayında Türkiye Cumhuriyetine ziyaret çerçevesinde açıldı. Söz konusu merkezde 20.Yüzyılın başında Türkiye’de yerleşen Rusya Tatarlarının geleneksel yaşam tarzını gösteren kültür, sanat eserleriyle beraber arşiv belge ve fotoğraf sergileniyor.”

Kırım’ın Rusya tarafından uluslararası hukuka aykırı bir şekilde işgalinin ardından Rusya’nın Kıbrıs Büyükelçisi Stanislav Osadchiy’in Kırım ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında bağ kurulmasıyla ilgili tespitleri, gerçekleri yansıtmamakta, uluslararası hukuk açısından da bir hüküm ifade etmemektedir.

Kıbrıs’ta 1963 yılındaki Anayasa değişiklikleri üzerine ayrılan Türk ve Rum toplumları pek çok defa bir araya getirilmeye çalışılmış olmasına rağmen şimdiye kadar bir sonuca ulaşılamamıştır.   ABHaber’in Rusya’nın Kırım ve Kıbrıs politikalarını sorgulaması sonrasında Ukrayna’nın Kıbrıs Büyükelçisi sorunu ada gündemine taşımıştır. Daha sonra Büyükelçi  Stanislav Osadchiy Kıbrıs Rum Haber Ajansı’na bir mülakat vermiş ve mülakat ABHaber’e gönderilmiştir.  ABHaber de Kıbrıs Haber Ajansı’nda yer alan mülakatı aynen yayımlamıştır.
Rusya’nın Kıbrıs Büyükelçisi Osadchiy “Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılması, Kıbrıs Türk kukla rejiminin yasadışı ilan edilmesi ile aynı şey değildir” diyerek uluslararası anlaşmalar ile kurulmuş fakat Kıbrıslı Rumlar tarafından işgal edilmiş Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu asli unsurunu yok sayarak taraflı davranma yolunu seçmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anlaşmaları ile kurulmuş ve Cumhurbaşkanı Makarios’un 1963’te Kıbrıs Türklerinin kazanılmış haklarını ellerinden alan anayasa değişikliği üzerine iki toplum birbirinden ayrılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni sözde temsil eden Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de (GKRY)  Avrupa Birliğine (AB)  1960 Anayasası ile girmiştir. Fakat bu Anayasa ile Türklere verilen tüm haklar (Türkçenin resmi dil olması, Avrupa Parlamentosu’nda Türklerin temsili gibi) işgalci Rum yönetimi tarafından bloke edilmiştir.  

Rum Dışişleri Bakanı İoannis Kasoulides, ABHaber’de yer alan bir demecinde şunları söylemiştir: “Biz AB’ye girerken Türkçenin AB’nin resmi dili olmasını önerdik ama bazı AB üyeleri bunu kabul etmedi. Daha sonra teknik sorun öne sürüldü bundan dolayı reddedildi.’’ Kasoulides, cebinden Kıbrıs pasaportunu çıkararak  “Pasaportta Türkçe de yazıyor. Biz Anayasamıza sadığız” demiştir. Ayrıca Mart ayında Türkiye’nin AB müzakere sürecindeki başlıkları ile ilgili olarak, "Türkiye, fasılların açıldığını görmek istiyorsa, ona göre hareket etmeli, hiçbir başlık bedava açılmayacak" şeklinde konuşmuştur.

Kıbrıslı Türklerin Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs’a ait 6 milletvekilliği kontenjanından 2’sine sahip olması gerekirken tamamı Rumlar tarafından doldurulmuş durumdadır. Avrupa Parlamentosu (AP)  Başkanı Martin Schulz,  dönemin Başbakanı Erdoğan ile basın toplantısında Kıbrıslı Türklerin Parlamento’da temsil edilmemesi kendisine sorulunca,  “Çok zor bir konu” diyerek Kıbrıs Türklerine haksızlık yapıldığını kabul etmiştir. Geçen Mayıs ayında yapılan  Avrupa Parlamento seçimlerinde de Kıbrıslı Türklerin oy kullanması Rumlar tarafından engellenmiştir.

Rusya’nın Kıbrıs  Büyükelçisinin “Kıbrıs Türk kukla rejimi” ifadesi diplomatik nezakete aykırıdır ve de gerçeği yansıtmamaktadır. Türkler,  1960 Anlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin asli unsurudur.  Mutlaka  bir kukla rejimden söz edilecekse bunun Kırım’da muhalefetin ve Kırım Tatarlarının katılmadığı bir referandumla Rusya’ya bağlanan Kırım rejiminin olması gerekir.

Büyükelçi  Osadchiy, adadaki Ukrayna Büyükelçisi Borys Humeniuk’un Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılmasını, Kıbrıs’ın Türk işgali altında bulunan bölgelerinde yasadışı ilan edilen  rejim ile aynı şey olduğuna dair açıklamasını reddetmiştir. Oysa Kırım, Ukrayna Anayasası’na göre Ukrayna içinde özerk bir cumhuriyet statüsüne sahiptir ve uluslararası hukuk açısından Ukrayna’nın bir parçasıdır ve öyle olması gerekir.

Ukrayna Anayasası’nın 134’ncü maddesinde, “Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin, Ukrayna'nın ayrılmaz bir parçası” olduğu ve Cumhuriyet’in “Ukrayna Anayasası tarafından belirlenen yetkiler çerçevesinde hareket edeceği” açıklanmıştır. 135’nci madde de “Kırım Parlamentosu ve Kırım Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararların, Ukrayna Anayasası ve yasalarına aykırı olamayacağı” belirtilmiştir. 137’nci madde de ise “Kırım Özerk Cumhuriyeti tarafından alınan kararların Ukrayna Anayasası ve yasalarına aykırı olması halinde, Ukrayna Devlet Başkanı’nın, Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu’nun söz konusu kararlarını durdurabileceği ve buna eşzamanlı olarak da bu kararların Anayasa’ya uygunluğu konusunda Anayasa Mahkemesi’ne başvurabileceği ” hükmü yer almıştır.

Osadchiy, Kıbrıs Haber Ajansınsa yaptığı açıklamada, “Bu iki durum arasında yapılacak tek doğru karşılaştırmanın, Kiev’deki mevcut yetkililerle Kıbrıs Türk kukla rejimi yetkililerinin, antidemokratik bir sürecin sonucu olmaları nedeniyle, her ikisinin de yasadışı olduklarıdır” demiştir. Büyükelçi ayrıca, Kırım’ın Rusya’ya ilhak edilmediğini, aksine Kırım halkının büyük çoğunluğunun uluslararası hukuka göre (!) tamamen yasal bir şekilde ifade edilen iradesine göre Rusya ile birleştiğine dikkat çekmiştir.

Oysa Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Rıfat Çubarov “Kan dökülmesi an meselesidir… Böyle bir ortamda referanduma katılmayacağız. Kırım'ın Rusya'ya bağlanmasına karşıyız, çünkü Sovyetler Birliği dönemindeki sürgünü unutmadık… Mayıs ayında Kırım Tatarlarının ana vatandan, buradan sürgün edilişlerinin 70’nci yılı olacak… Şimdi yine Rus askerlerini görünce tedirgin oluyorlar sürgün günlerini hatırlıyorlar”  demiştir.  

Büyükelçi Stanislav Osadchiy, Borys Humeniuk’un, Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılmasının, yasadışı ilan edilen Kıbrıs Türk “kukla rejimi”yle aynı şey olmasına dair Kıbrıs Haber Ajansına yaptığı açıklamasını şöyle reddetmiştir: “Kırım nüfusunun büyük çoğunluğu Rus’tur, Kıbrıs’ın kuzey kesimindeki nüfusun çoğunluğu Kıbrıslı Rumlardı, Kıbrıslı Türkler ise azınlıktı.”  Oysa, uluslararası hukukta böyle bir kriter yoktur. Büyükelçinin  “nüfusunun büyük çoğunluğu Rus’tur” mantığıyla hareket edilirse, Tataristan’da Tatar nüfusu 2012 sayımına göre 2 milyondur (%52,9). Rus nüfus ise 1 milyon 492 bindir (%39,5). Geriye kalanlar ise Çuvaşlar ve diğerleridir. Bu durumda Tataristan’da Ruslar çoğunlukta değildir ve yukarıdaki mantığa göre Tatarlar dilerse bağımsızlıklarını ilan edebilirler.

Büyükelçi Osadchiy, Kırım’ın sadece son 60 yıldır Ukrayna’ya ait olduğunu,  öncesinde ise Rusya’nın bir parçası olduğuna işaret etmiştir. Büyükelçi ayrıca Kıbrıs’ın kuzey kısmının ise bağımsız bir devlet ya da başka bir devletin üyesi olmadığına dikkat çekmiştir.
Bilindiği üzere AB üyesi olan Kıbrıs’ın tamamında AB müktesebatının geçerliliği söz konusudur. 1783 yılında Çariçe II’nci  Katerina döneminde Rusya’ya bağlanan Kırım, 27 Şubat 1954’te Sovyet lideri Nikita Kruşçev tarafından Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’ne verildiğine göre sadece 171 yıl Rus egemenliğinde kalmıştır. Oysa 1242'de Altın Orda Devleti'nin kuruluşundan, Altın Orda'nın yerini alan dört Hanlıkların en uzun süre hüküm süreni olan Kırım Hanlığı döneminde (1441-1783)  Kırım Tatar yurdu olmuş, 1475'ten 1774 yılında Küçük Kaynarca Anlaşması'nın imzalanışına kadar tam olarak 299 yıl  Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı kalmıştır.

Rus Büyükelçi ayrıca, Kırım’da gerçekleştirilen referandumun yasadışı olması iddiasını da reddetmiştir. “Referandum yasaldır, çünkü Kırım Anayasasının ve sakinlerinin iradesiyle yapılmıştır” diyen Osadchiy, Kıbrıs Türk “sahte” (!) devleti ile ilgili olarak hiçbir referandum gerçekleşmediğini ve Kıbrıs’ın kuzey kesiminde yaşayan Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin görüşü ile kimsenin ilgilenmediğini açıklamıştır.

Oysa, 2004 Annan Planı halkoylaması, 1963 yılından bu yana ayrı olan iki toplumu iki kesimli tek devlet bünyesinde birleştirmek amacıyla dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanmıştır.  Plan için 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan halkoylamasında Kıbrıs Türkleri yüzde 64,90 oyla evet, Kıbrıs Rumları yüzde 75,83 oy oranı ile hayır demiştir. Annan Planı, Kıbrıs Türklerinin kabulüne rağmen Kıbrıs Rumlarının Hayır’ı üzerine hayata geçememiştir. Aslında AB Annan Planını BM ile birlikte hazırlamış ve AB ile ilgili konular Avrupa Komisyonu bürokratları tarafından Annan Planı’na dahil edilmiştir.

Rus büyükelçi ayrıca, Ukrayna’nın Kıbrıs Büyükelçisi Humeniuk’un Ukrayna sınırında Rus askeri güçlerinin Ukrayna’ya yasadışı geçişleri ile ilgili açıklamasını da yalanlayarak,  Kıbrıs Türk “sahte” devletinin “işgalci askeri güç tarafından desteklendiğini” belirtmiştir. Ancak bilindiği gibi Türk askeri Kıbrıs’ta geçerliliğini koruyan  1960  Garanti Anlaşması uyarınca bulunmaktadır ve Kıbrıs Türk halkının güvencesidir. Kırım’ın Rusya’ya bağlanması ise halen yürürlükte bulunan Ukrayna Anayasasına göre fiili bir işgaldir.

Her iki büyükelçinin, özellikle Rus Büyükelçi Stanislav Osadchiy’in,  öne sürdüğü uluslararası hukuku yok sayan iddialarına cevap verelim.
 
1.“Kıbrıs Türk kukla rejimi” ifadesi, Büyükelçinin konuya hâkim olmadığının açık bir göstergesidir. Büyükelçi, Güney Kıbrıs Rum Yönetimine büyükelçi olarak atanmıştır ama atandığı devletin nasıl kurulduğuna ilişkin somut bir kanısının bulunmadığı görünmektedir. Kıbrıs ile ilgili somut bir kanıya varması için kendisine, Kıbrıs Sorununun Üzerinde Anlaşmaya Varılan Nihai Çözümün Temelini Açıklayan Muhtırayı (memorandum) okuması önerilebilir.
 
Nitekim Muhtıra açıkça “Büyük Britanya Birleşik Krallığı ve Kuzey İrlanda Başbakanı, Yunan Krallığı Başbakanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Kıbrıs Rum ve Türk Toplumları temsilcilerinin, bu muhtıraya eklenen belgeleri Kıbrıs sorununun nihai hal şekli için üzerinde anlaşmaya varılmış bir temel olarak kabul ettiklerini bildiren beyanatlarını dikkate alarak, hükümetleri adına, bu muhtıraya eklenen ve aşağıda sıralanan belgeleri, Kıbrıs sorununun nihai çözümü için uzlaşmış bir temel olarak bu belge ile kabul ederler” demektedir.
 
Osadchiy, Kıbrıs Türk sahte devletinden söz etmekte ve 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te Türk ve Yunan Başbakanları tarafından imzalanan Belgelerin sahte olduğunu iddia etmektedir. Büyükelçi Kıbrıs devletinin bu belgeler sonucunda kurulmuş olduğu gerçeğini görmezden gelmektedir. 
Büyükelçi ve büyükelçi gibi düşünenlerin dikkatini çekmek üzere Kıbrıs Cumhuriyetinin temel yapısına ilişkin belgelerdeki ilkeleri ve Kıbrıs devletinin geleceğini garanti eden anlaşmaları kısaca bir kez daha incelemekte fayda olabilir.
 
Kıbrıs Devleti, Cumhurbaşkanlığı rejimine dayanan bir Cumhuriyet olacaktır. Cumhurbaşkanı Rum ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk olacak ve genel oy hakkı yöntemiyle adadaki Rum ve Türk Toplumları tarafından ayrı ayrı seçileceklerdir.
 
Bir taraftan Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer taraftan Yunanistan, İngiltere ve Türkiye; Anayasanın esas maddeleri ile kurulan ve düzenlenen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin tanınması ve devamının kendi ortak yararları gereği olduğunu dikkate alarak, sözü edilen anayasa ile oluşturulan duruma saygı gösterilmesini güvence altına alacak işbirliğini arzulayarak, aşağıdaki hususlar üzerinde anlaşmaya varmışlardır:
 
MADDE 1: Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini devam ettirmeyi ve anayasaya saygıyı güven altına almayı üstlenir.  Kıbrıs Cumhuriyeti, ayrıca, tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bir bütünleşmeye girmeyeceğini taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, bu maksatla, adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici nitelikteki tüm hareketleri yasaklar.
 
MADDE 2: Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanır ve garanti ederler. Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini, gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler.
 
MADDE 3: Bu Anlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali halinde Yunanistan, İngiltere ve Türkiye bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması amacıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler. Üç garantör devletten her biri, birlikte veya birbirlerine danışarak, işbirliği halinde hareket etmek imkânı bulunmadığı takdirde, bu Anlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak amacıyla hareket etmek hakkını korumaktadırlar.
 
MADDE 4: Bu Anlaşma imza edildiği gün yürürlüğe girecektir. Yüksek Akit Taraflar, Birleşmiş Miletler Şartının (Charter) 102’nci maddesi hükümlerine uygun olarak bu Anlaşmayı Birleşmiş Milletler Sekreterliğine mümkün olan en kısa sürede kaydettirmeyi üstlenirler.
 
 
Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye Arasında İmzalanan İttifak Anlaşması
 
1. Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye, ortak savunmaları için işbirliği yapacaklardır. Bu Anlaşma ile söz konusu savunmanın ortaya çıkardığı sorunlar hakkında kendi aralarında danışmanlarda bulunmayı üstleneceklerdir.
 
2. Yüksek Akit Taraflar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve ülke bütünlüğüne karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yöneltilen herhangi saldırı veya tecavüzlere karşı koymayı üstlenirler.
 
3. Bu ittifakın ruhuna uygun olarak ve yukarıda sözü edilen gayenin gerçekleşmesi maksadıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti ülkesinde bir Üçlü Karargâh kurulacaktır.
 
4. Yukarıdaki maddede sözü edilen Karargâha, Yunanistan 950 kişilik bir subay, astsubay ve er birliği ve Türkiye 650 kişilik bir subay, astsubay ve er birliği ile katılacaklardır. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Yunan ve Türk birliklerinin artırılma veya azaltılmasını Yunan ve Türk Hükümetlerinden birlikte isteyebileceklerdir.
 
5. Yukarıda  sözü edilen Yunan ve Türk subayları, Kıbrıs Cumhuriyeti ordusunun talim ve terbiyesini temin edeceklerdir.
 
6. Üçlü Karargâhın komutanlığı, Yunanistan ve Türkiye Hükümetlerinin ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının atayacağı Kıbrıslı, Yunan ve Türk bir General tarafından bir yıl müddetle ve sıra ile üstlenilecektir. (1)
 
1959 Londra ve Zürih Anlaşmaları
 
Madde 8: Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının, Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte katıldığı uluslararası ittifaklara ve kurumlara Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de katılması dışında, I. Ekte belirtilen savunma ve güvenlik konuları ve dışişleriyle ilgili herhangi bir yasa ve karara karşı ayrı ayrı veya birlikte kullanılmak üzere nihai veto hakları olacaktır.
 
Maddenin gerekçesi, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları arasında 12 Şubat 1950 tarihinde yapılan toplantının tutanağında şöyle belirtilmiştir: “Amaç, Kıbrıs’la üç ülke dışındaki ülkeler arasında daha avantajlı ikili anlaşmalar akdedilmesinin ve aynı zamanda Yunanistan ve Türkiye’nin Kıbrıs’ta, diğer taraftan daha elverişli bir ekonomik konuma geçmesi, örneğin Yunanistan’ın bir tür ekonomik ENOSİS’i gerçekleştirmesi ihtimalinin önlenmesi idi.”
 
 
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası
 
Madde 50. 1 (a): Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye oldukları uluslararası kuruluşlar ve ittifaklara katılması veya savunma ve güvenlik sorunları hariç, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı gerek ayrı ayrı gerek birlikte, dışişlerine ilişkin herhangi bir yasa ve karar üzerinde nihai veto hakkına sahip olacaklardır.
 
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin tartışıldığı günlerde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın Atina’daki Büyükelçisi’ne 14 Eylül 1960 tarihinde gönderdiği gizli telgraf, Rum Yönetimi’nin AB üyeliğine yaptığı başvurunun hukuken geçersiz olduğunu ispatlayan bir belgedir. Telgrafta şöyle denilmektedir: “Yunan Hükümeti’nin bu konuda ne düşündüğünü anlamaya çalışırken Majeste Kraliçe Hükümeti’nin şimdiki görüşünün, Türkiye ve Yunanistan’ın her ikisinin de hâlihazırda üyesi oldukları bir kuruluşa Kıbrıs’ın katılmasının teşvik edilmesi şeklinde olduğu kendilerine bildirilmelidir.”
 
Kıbrıs’ın BM, Commonwealth, Avrupa Konseyi Üyeliği
 
Kıbrıs’ın BM’ye üyelik başvurusunun Güvenlik Konseyi’nde 24 Ağustos 1960’ta yapılan görüşmelerinde Konsey üyesi olmamakla birlikte Türkiye ve Yunanistan da görüş belirtmek için toplantılara davet edilmişlerdir. Kıbrıs’ın üyeliği 21 Eylül 1960 tarihinde onaylanmıştır.
 
 
BM üyeliğinden 4 ay sonra Kıbrıs’ın Commonwealth üyeliği gündeme geldiğinde, Anlaşmalara ve Anayasa’ya uygun olarak Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı merhum Dr. Fazıl Küçük’ün de onayı alınmıştır.
 
 
Kıbrıs, 24 Mayıs 1961 tarihinde Avrupa Konseyi’ne 16’ncı üye olarak kabul edilmiştir. Bu üyelik sonucu, Kıbrıs’ın Avrupa Konseyi’nin Danışma Meclisi’nde birisi Kıbrıslı Türk, ikisi de Rum olmak üzere 3 üye ile temsil edilmesi kararlaştırılmıştır. 1963 sonlarında Kıbrıs Türk toplumuna karşı başlatılan “etnik temizlik saldırıları” sonucu iki toplumun ortaklığına dayalı yasal Kıbrıs Cumhuriyeti ortadan kalktığı halde, Kıbrıs Rum Kesimi hem BM’de, hem Commonwealth ve hem de Avrupa Konseyi’nde tek başına temsil hakkından yararlanmayı sürdürmüştür. Kıbrıs Türkleri ise tüm uluslararası kurumlardan uluslararası hukuka aykırı olarak dışlanmışlar, ilgili kurumlar da buna itiraz etmemişlerdir.
 
AB Dışişleri Bakanları Konseyi’nin Kararı
 
Yunanistan’ın 12 Haziran 1975 tarihli başvurusunu Topluluk Dışişleri Bakanları Konseyi 24 Haziran 1975’de değerlendirilerek kabul etmiş, Türkiye ile olan ortaklığına ilişkin bir beyanı da bu metne dâhil etmiştir. Konsey’in 347’nci toplantısı tutanaklarında yer alan bu metinde; Topluluğun Türkiye ile çok yakın ortaklık ilişkilerini idame ettirmek ve geliştirmek hususundaki ilgisi ve Yunanistan tarafından yapılan tam üyelik başvurusunun incelenmesinin, Toplulukla Türkiye arasındaki Anlaşma’da yer alan hakların etkilenmeden kalacağı kaydedilmiştir. Komisyon’un Yunanistan’ın tam üyelik başvurusu hakkında hazırladığı 29 Ocak 1976 tarihli görüşte, Konsey’in yukarıda beyanı tekrarlanarak, buna işlerlik kazandırılması gerektiği ifade edilmiştir. Aynı görüşte, Avrupa Topluluğu’nun Türkiye ile Yunanistan arasındaki ihtilaflara taraf olmadığı ve olmaması gerektiği de vurgulanmıştır.
 
BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın Rum Kesiminin AB’ye Müracaatı İle İlgili Değerlendirmesi
 
Dönemin BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar, 11 Eylül 1990 tarihinde Rumların başvurusuyla ilgili yaptığı değerlendirmede, AB üyeliğinin çözüm çerçevesinde iki tarafça müzakere edilmesi gereken bir konu olduğunu belirtmiştir. BM Güvenlik Konseyi de müzakerelere zemini olarak onayladığı Fikirler Dizisi’nde, “Federal Cumhuriyetin AET’ye üyeliği ile ilgili konular müzakere edilecek, üzerinde anlaşmaya varılacak ve iki toplumun onayı için ayrı ayrı referanduma sunulacaktır” denilmiştir. (2)
 
İngiliz Hukukçu Mendelson’un Görüşü
 
İngiliz Hukukçu Prof. Maurice Mendelson da, Rum kesiminin AB’ye tek yanlı üyelik başvurusunun hukuki yönlerini inceleyen kapsamlı bir görüş hazırlamıştır. BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi belgesi olarak da yayımlanan Belgede, “Kıbrıs’ta iki tarafı da temsil eden meşru bir otorite yoktur. KKTC’nin onay vermediği ve tüm ada adına yapılan bir müracaat hukuken geçersizdir” diyerek, hem garantör devletlere, hem de AB üyesi diğer ülkelere bu hukuk dışı müracaatı engellemeleri çağrısında bulunmuştur.
 
Klerides’e Göre Kıbrıs ve AB Üyeliğinin Önemi
 
Kıbrıs sorununun ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını Güney Kıbrıs Rum Lideri Glafkos Klerides, Cyprus: My Depositon adlı kitabında şöyle ifade etmiştir: “Kıbrıs Rumlarının amacı, Ada’yı Türklerin koruma altına alınacakları bir Rum Cumhuriyeti’ne dönüştürmekti. Türklerin tüm çabaları ise Anlaşmalarla kendilerine tanınan hakları müdafaa etmekti... Durum bugün de aynıdır ve değişen bir şey yoktur.” (3)
 
Klerides, AB üyeliğine başvuru gerekçelerini de, “Avrupa Birliği’ne girildiğinde, 1960 Garanti Anlaşması’nın bir Avrupa ülkesine karşı pratikte işemeyeceğini, iki kesimlilik ve global mal mülk değişimi dahil Kıbrıs Türklerinin olası bir Anlaşma ile elde edecekleri hak ve gerekçelerin AB normlarına göre geçersiz addedileceğini, tüm Rum göçmenlerin Kuzey’e geri döneceklerini ve bu sayede Yunanlılığın Kıbrıs’ta son hedefine ulaşması olacağı” şeklinde açıklamaktadır.
 
 
Kıbrıslı Türklerin GKRY’ne Yaptıkları Seçme ve Seçilme Hakkını Kullanma Başvuruları
 
28 Şubat 2006 tarihinde 78 Kıbrıs Türkü tarafından GKRY’nin ilgili makamlarına yapılan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Anlaşması’na göre seçme ve seçilme hakkı başvurusunu GKRY İçişleri Bakanı Andreas Christou cevaplandırmıştır. Cevapta yer alan “Toplumunuz....., devletin anayasal organlarından çekilip katılmaması, kamuyu ilgilendiren konuların yürütülmesinde yer almaması ve anayasal organlara ve işlere katılmaması devam ettikçe, ... ve yukarıda belirtilen düzen, yani üyesi olduğunuz Türk toplumunun yokluğu, söz ettiğiniz anayasal düzenlemelerin işlemesini imkansız kılmaktadır” görüşünden çıkan sonuç olumsuzdur.
 
Christou’ya göre bu görevlerden kendi istek ve arzuları ile Türkler çekilmiştir ve kamuoyunu ilgilendiren konuların yürütülmesinde ve anayasal organlarda yer almayı da reddetmişlerdir. Prof. Dr. Ata Atun’a göre, 41 yıl önce 23 Temmuz 1965 tarihinde Fileleftoros Gazetesi’nde çıkan haber içinde dönemin Meclis Başkanı Glafkos Klerides’in açıklaması, GKRY’nin tutumunun açıklanması bakımından önemlidir. Klerides’in, Meclis Başkanı sıfatıyla Türk milletvekillerinin Meclis toplantılarına katılmalarına izin verilmeyeceğine ilişkin olarak söyledikleri şunlardır:
 
“... Türk milletvekilleri Sn. Bernandes (BM temsilcisi) vasıtası ile haber göndererek seçim yasası hakkındaki Meclis toplantılarına katılmak istediklerini bildirmişlerdir. Bernandes’e verdiğim cevapta Türk milletvekillerinin Meclis’e gelmelerinin sadece kendi arzularına bağlı bir şey olmayacağını, bunun bazı şartları bulunduğunu söyledim. Birinci esas şudur; Türk tarafı Meclis’ten geçen konuların, hükümet tarafından Rum bölgelerinde olduğu gibi, Türk bölgelerinde de tatbik edilmesini kabul etmelidir. İkinci esas şart oy verme usulünün kaldırılmasıdır. Geri gelmek isteyen Türk milletvekilleri, Rum üyelerle müştereken oy vermeyi kabul etmelidirler. Oylar bir bütün olarak sayılacak, Türk ve Rum milletvekilleri ayrı ayrı oy vermeyeceklerdir.
 
Ayrıca Türk milletvekillerinin hükümeti tanıdıklarını belirten bir beyanda bulunmaları gerektiğini ileri sürdüm, fakat Türkler bunları kabul etmeyeceklerini ileri sürdüler. Böylece Meclise katılma sorunu halledilmedi. Türk milletvekilleri öne sürdüğüm şartları kabul etmeden dahi Meclis toplantılarına katılma hakları olduğunu ileri sürdüler. Türk milletvekilleri ayrılırken yarın toplantıya geldikleri takdirde ne olacağını sordular. Samimiyetle cevap verdim ki; geldikleri takdirde toplantıya katılmalarına müsaade edilmeyecektir, Türk tarafı Meclis çalışmalarına muntazaman katılma hususunu da ileri sürmüş, fakat bunun için anayasanın tamamıyla tatbik edilmesini şart koşmuştur. Fakat bu, ayrı oy çoğunluğu usulünün devam ettirilmesi demek olacaktır. Onun için asla kabul edilemez dedim. Meclis’in Türk üyelerinin hukuki dayanağı bulunmadığına inanıyoruz. Türk üyelerinin buraya izinsiz gelebileceklerini sanmıyorum.”
 
Bu açıklama, Kıbrıslı Türklerin GKRY Meclisi’nde yer alamayacaklarını gerçek nedenleri ile ortaya koymaktadır. 1960 Anlaşmaları’na dayanılarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, dönemin Cumhurbaşkanı Makarios’un 13 maddelik Anayasa değişiklikleri kapsamında fiilen ve hukuken 1963 yılında ortadan kalkmıştır. Bu değişikler, Kıbrıs Türkleri’nin kazanılmış haklarını ellerinden almaya yöneliktir.
 
1963 yılında ayrılan iki toplum arasında yeniden birleşme görüşmeleri devam etmektedir.  KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile Rum lider Nikos Anastasiadis ile yapılan görüşmelerden bir sonuç çıkmaz ise, KKTC’de Kırım örneğinden yola çıkarak bir referandum yapılmalı ve referandum sonucuna göre hareket edilmelidir. Türkiye’nin AB kapısında 55 yıldır bekletildiği gibi Kıbrıslı Türkler de Kıbrıslı Rumların esiri olarak bir 51 yıl daha yaşamamalıdır.
 

Kırım Türklerinin Geleceği

Türkiye’deki 43 Kırım Tatar sivil toplum örgütü tarafından kurulan Kırım Tatar Teşkilatları Platformu 4-5 Nisan 2015 tarihleri arasında  Kırım Tatarlarının lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Refat Çubar, Kırım Tatar Milli Meclisi üyeleri ile birlikte Ankara’da toplanmış ve  aşağıdaki  kararları almıştır.

 

  • Kırım’ın Rusya Federasyonu tarafından işgali hukuk dışı ve uluslararası toplumca cezalandırılması gereken bir eylemdir. Rusya Federasyonu, bu işgal ile her türlü uluslararası hukuk kuralını ve uluslararası topluma ait evrensel ve ahlaki değerleri çiğnemiştir.
  • Kırım’ın işgali sonrasında Rusya Federasyonu tarafından Kırım Tatarlarına yönelik baskılar artarak devam etmiş, Kırım Tatarlarının demokratik hakları ortadan kaldırılmış, kaçırılarak öldürülmüş, liderlerinin vatan Kırım’a girmesi yasaklanmış, Kırım Tatar Meclisi Başkan Yardımcısı Ahtem Çiygöz tutuklanmış, Kırım’da yaşayan toplum liderlerimiz ve doğrudan halkımız gözaltı ve tutuklamalarla baskı altına alınarak Kırım Tatarlarının hayat ve düşünce özgürlüğü ortadan kaldırılmıştır.
  • Kırım Tatar televizyonu ATR ve Kırım Tatarlarına ait yayın organlarının kapatılması, Kırım Haber Ajansı’nın anavatanından ayrılmak zorunda bırakılması İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile korunan düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün açıkça ihlalidir.
  • Kırım Tatar gençlerinin işgalci Rusya ordusu tarafından zorla askere alınması ve mecburi vatandaşlık uygulaması, Rus pasaportu almayan insanların işlerinden atılması, Kırım’dan çıkartılması vatandaşlık, ikamet ve çalışma hürriyetlerinin ortadan kaldırılmasıdır.
  • İşgal eylemi ile oluşan suçun ve işgalden sonra Kırım’da yaşayan başta Kırım Tatarları ve diğer halkların İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan hak ve hukuklarına tecavüz eden tüm suçların ve bunların faillerinin uluslararası mahkemelerde bir an evvel yargılanması sağlanmalı, Uluslararası Adalet Divanı nezdinde bir komisyon kurularak çalışmalara başlanmalıdır.
  • Rusya Federasyonu, Kırım Tatarlarının ana vatanları Kırım’ı işgale derhal son vermeli ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü uluslararası toplumun güvencesinde tekrar sağlanmalıdır.
  • Hür ve demokratik dünya devletleri ve uluslararası kuruluşlar tarafından Rusya Federasyonu’na karşı başlatılan yaptırımlar artarak devam etmeli, uluslararası hukuka ve demokrasiye inanan tüm devletler bu yaptırımlara var gücü ile destek vermelidir.
  • Yaptırımlar ve ambargonun etkili bir şekilde işleyebilmesi için bütün ilgili ülkelerce gerekli tedbirlerin alınması ve bu hususta titizlik gösterilmesi sağlanmalıdır.
  • Bu bağlamda; Kırım Tatar tarihinin en büyük faciası olan 18 Mayıs 1944 Sürgün ve Soykırımının Türkiye’de çok büyük bir mitingle anılması amacıyla 17 Mayıs 2015 tarihinde Platforma üye tüm sivil toplum kuruluşlarının destek ve katılımı ile anma mitingi tertip edilmesi,
  • 18 Mayıs 1944 Sürgünü Anma faaliyetlerinin 11-18 Mayıs tarihleri arasında tüm teşkilatlarımızın bulunduğu yerleşim yerlerinde konferanslar, mevlitler, anma duaları, sergiler ve benzeri etkinliklerle kamuoyunda ses getirecek düzeyde düzenlenmesi,
  • Kırım Tatarlarının milli davalarının dünya ve Türkiye kamuoyuna duyurulması için Türkiye’de profesyonel koşullarda faaliyet gösterecek Basın, Yayın ve Enformasyon organı kurulması,
  • Bütün Dünya Kırım Tatarları Kongresi’nin 31 Temmuz – 2 Ağustos 2015 tarihlerinde Türkiye’de toplanması oybirliği ile kararlaştırılmıştır.

Sadece Rus kökenli milletvekillerinin çağrıldığı, Kırım Türklerinin  ve Ukraynalı temsilcilerinin katılmadığı Parlamento’nun almış olduğu Kırım’ın Rusya’ya ilhak kararı Batı dünyası ve Avrupa Birliği tarafından tanınmamalıdır. Toplam 100 milletvekilinden sadece 64’nün katıldığı oturumda karar, 55 vekilin  evet oyu  ile alınmıştır. Silahların gölgesinde alınan kararlar, hangi demokratik Batı ülkesinde geçerli olabilir? Soli Özel’in de 23 Şubat tarihli yazısında, Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın 27 Şubat’ta NTV’de belirttiği  Ukrayna bölünebilir ve bundan hem Türkiye ve hem de Kırım Türkleri zarar görür”  görüşü doğru çıkmıştır.

Günümüzde  başta Eskişehir olmak üzeri Kırımdaki Tatar nüfusundan daha çok Kırım Türkü Anadolu’da yaşıyorsa, bunun sebebi Kırım Hanlığının Rus nüfuzuna geçmesidir. Torun tarafından Tatar olduğunu açıklayan dönemin  Dışişleri Bakanı, şimdiki Başbakan  Ahmet Davutoğlu’nun “Ukrayna’nın bütününün, Kırım da dahil olmak üzere istikrara kavuşması en büyük temennimizdir” demeci önemlidir ama, Türkiye bu konuyu demeçlerin ötesine taşımazsa, Kırım’daki örnek  Türkiye için de gündeme gelebilir.

Kırım, Türkiye Cumhuriyeti  ile Rusya arasında bir barış ve huzur köprüsü olmalı, şövenist yaklaşımlara ortam hazırlayan bir alan asla olmamalıdır.

Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Spor Kulübü Derneği’nin 11-12 Ekim 2014 tarihleri arasında Eskişehir’de düzenlediği Çalıştay’ın sonuç bildirisinde,  “Türkiye ve Rusya arasında bu yıl sonunda yapılacak olan Üst düzey İşbirliği Konseyi’nde ve Türkiye ile Rusya arasında yapılacak olan tüm toplantılarda Kırım Tatarlarının yaşadığı sorunlar gündeme getirilmelidir” tespiti yapılmıştır ama bu konuda hiçbir ilerleme sağlanamamıştır.

Ortak Akıl Çalıştayı Sonuç Bildirisi’nde belirlenen ilkeler Türkiye’de yaşayan tüm Kırım Türklerinin arzusudur:

  • Kırım’ın 2014 Şubat ayında Rusya tarafından işgali ve uluslararası hukuka aykırı olarak yapılan Rusya 1994 yılında Budapeşte mutabakatı ile kabul ettiği Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü Kırım’ı işgal ederek ortadan kaldırmıştır.
  • Kırım Tatarlarının Milli Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov ve aktivistleri Kırım’dan uzak tutacak tüm kısıtlama, karar ve uygulamalara derhal son verilmelidir.
  • Kırım’da insan hakları ve uluslararası hukuka aykırı uygulamalar ile basın, yayın ve haberleşme hürriyetinin önündeki engellemeler kaldırılmalıdır.
  • Rus işgali ile birlikte Kırım Tatarlarının vatan Kırım’da yaşama, ibadet ve eğitim hürriyetlerini kısıtlayan tehdit, darp, insan kaçırma ve cinayetlere son verilmelidir.
  • Kırım’daki Kırım Tatar varlığı her zamankinden daha ciddi tehdit altındadır. Türkiye ve  Türkiye dışındaki Kırım Tatarlarının işbirliğini  geliştirici somut çalışmaları başlatmaları gereklidir.

 

Kırım’da vatanlarından diktatör Stalin tarafından sürgün edilmiş Kırım Türklerinin bir daha bu sürgünü yaşamamaları için Cumhurbaşkanı  Erdoğan’ın bu konuda Putin nezdinde ağırlığını hissettirmesi, Türkiye’de yaşayan  Kırım Türkleri için çok önemlidir Rusya Devlet Başkanı Putin  Moskova'da yayımladığı mesajda 1915 Ermeni tehciri için "soykırım" ifadesini kullanırken, Erivan’da çark ederek  bu defa "soykırım" dememesi hiç önemli değildir. Çünkü Rusya, 1915’ten 29 yıl sonra Kırım Tatarlarına Nazilerden sonra BM’in tanımına tamamen uyan soykırım suçu işlemiş bir ülkedir.

 

 

 

 

BD'nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Jonathan Cohen, Ukrayna’daki krize son vermesi gereken ülkenin Rusya olduğunu vurguladı.

NEW YORK (QHA) 13 ŞUBAT 2019 -

ABD'nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Jonathan Cohen, Rusya’ya uygulanan yaptırımların Kırım tekrar Ukrayna'ya bırakılana kadar devam edeceğini ifade etti.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nde dün Ukrayna'nın doğusundaki gelişmelerin görüşüldüğü toplantıda konuşan Cohen, ''Net olmak gerekirse bu krize son vermesi gereken taraf Rusya. Kabul edilebilir tek sonuç, Rusya'nın askeri birliklerini Ukrayna'nın doğusundan ve Kırım'dan çekmesi.'' açıklamasını yaptı.

Cohen, ABD'nin Rusya'ya yönelik yaptırımlarının, Kırım tekrar Ukrayna'ya bırakılana kadar devam edeceğinin sinyallerini verdi.

ABD'den Donbas çağrısı: Rusya faciaya son vermeli!

Bilindiği üzere, ABD’nin Kiev Büyükelçiliği dün yaptığı açıklamada, Rusya’dan, Donbas’ta başlattığı insani, ekonomik ve ekolojik krizlere son vermesini istemişti.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar