TÜRK SAVAŞ SANATLARI (7)
  • Reklam
  • Reklam
  • Reklam
Yabgu Nihat Yiğit

Yabgu Nihat Yiğit

Yabgu Nihat Yiğit

TÜRK SAVAŞ SANATLARI (7)

13 Nisan 2018 - 13:42 - Güncelleme: 13 Nisan 2018 - 14:30

Değerli okuyucularımız bu sayıda da sizlerle beraber olmaktan onur duyuyor, sizlere esenlikler diliyorum.

Afrin harekâtında şahadet makamına yükselen askerlerimize Allah’ tan rahmet diliyor geride kalanlara ve Türk Milletine baş sağlığı diliyorum. Gazilerimize de Allah’ tan acil şifalar temenni ediyorum.

Bu satırları yazabilme rahatlığı içindeysem bu, Mehmetçiklerimizin ifadelere sığmayan canları pahasına fedakârlıkları nedeniyledir. Bu rahatlığımıza bedel olarak Mehmetçiklerimizin canlarını vermeleri nedeniyle sosyal hayatlarımız sürdürülebilir olmaktadır. Üzerimizde şehitlerimizin, gazilerimizin hakları çoktur, hakları ödenmez. Hiç olmazsa kalplerimizi vatan müdafaasına her an hazır bulundurma inancı ve imanıyla dolu yaşamak, Mehmetçiklerimizi yaşantımız içinde canlı tutmaya yarayabilir, onları unutmak gafletinden kurtarabilir.

Sayokan ve Yesüken’ de alpların sosyal ilişkilerini düzenlemede temel anlayış ve değerler üzerinde durmak istiyorum. Çünkü bu konu en temel konu olmakla beraber, Sayokan’ın Türk milletinin kalbinde kalıcı olup olmayacağını belirleyecek bir konudur. Çünkü insan olmazsa Sayokan olmaz, insan ilişkileri sağlıklı olmazsa Sayokan gelişemez, büyüyemez ve kalıcı olamaz.

Sayokan’da sosyal ilişkiler evrensel değerler üzerine kurulur. Evrensel değerler herkesi içine alan, herkesin haklarını koruyan değerlerdir. Aslında yaradılış kanunlarıdır. Yani dinin evrensel kucaklayışıdır. Kur’an buna fıtratullah (Allah’ın fıtrat, yaradılış kanunu) der.

Sanırım fıtrat sözcüğünü daha anlaşılır kılmak gerekir.

İnsanların ve tüm varlıkların temel yapısını oluşturan yaratılış, değişim ve gelişim ilke ve kanunları vardır, ona fıtrat denir. Göklerin, yerin, insanların, hayvanların, bitkilerin yani her şeyin yapısı ve işleyişi ona göredir. Bilimde, teknolojide ve insan ilişkilerindeki temel kanunlar da bunlardır. 

Aslında din sözcüğünü açmakta da yarar var.

“Din, Akıl sahiplerini, nebiler (peygamberler) vasıtasıyla gönderilen kitap ve hükümlerle bildirilen gerçekleri benimsemeye ve uygulamaya çağıran ilahi kanundur. İnsanların yaratıcılarıyla, birbirleriyle ve diğer varlıklarla olan ilişkilerinin belirleyicisidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:”

“Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah ’ın fıtratına çevir. O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/30)

“Bu ayete göre din, fıtrattır. Bundan dolayı Kur’ân’da, sık sık fıtrata vurgu yapılmış ve Kur’ân’daki örneklerin tamamı fıtrattan yani doğadan seçilmiştir. 

Fıtrattaki şeylerin, kendi içinde ve diğer şeylerle ilişkisinde bir sistem vardır. Bunu her insan, bilgisi ve tecrübesi ölçüsünde bilir. Tıpkı bunun gibi, Kur’ân’daki dini hükümlerin de kendi içinde ve diğerleri ile ilişkisinde bir sistem vardır. Bu sistem fıtratla birebir uyumludur. Öyle olmasaydı örnekler fıtrattan seçilemezdi.

Bize göre çağımızın en önemli problemi din-bilim ilişkisinde odaklanmaktadır. Bilimin kaynağı fıtrattır.​​​​​​​

Din ile fıtrat arasında da birebir ilişki kurulabilirse insanlığa çok büyük bir hizmet yapılmış olur.​​​​​​​

Bilimde de aynısıdır. Fıtrata, yani tüm varlıkları oluşturan, geliştiren ve değiştiren kurallar bütününe uymuş, varlıklar âlemiyle tam bir uyum içine girmiş olur. Bu uyumu bozacak oluşumlar, kişiyi, toplumu ve çevreyi de bozar.​​​​​​​

“Fen ve teknik bilimciler, fıtrata uymak için gayret gösterirler. Onlar kanun koymaz, var olan kanunları keşfederler. Bu da fıtrata uymayı kolaylaştırır. Sosyal bilimcilerin keşfettikleri kanunlar da vardır. Ama onların birçoğu kanun koymayı tercih eder. Böyleleri toplumu kendilerine göre şekillendirme arzusu taşırlar. Bu sebeple sosyal alanda fıtrata aykırı kanun ve uygulamalar çok görülür. Bunun kötü etkisi zamanla ortaya çıkar ve dengeler bozulur. Zarar, oldukça büyük ve uzun süreli olur.​​​​​​​

Fen ve teknik bilimlerle ulaşılan sonuçları, fıtrata aykırı kullanıp insanı ve çevreyi bozmak da mümkündür.”

“Bir inancı zorla değiştirmek mümkün olmadığından böyle yerlerde iç çekişmelerin, baskı ve zulümlerin sonu gelmez. Dinin özü imandır. İmanın temeli de kalp ile tasdiktir. Kalp insanın iç dünyasıdır. İnsan burada alabildiğine hürdür. Hiçbir inanç, insana zorla kabul ettirilemez. En baskıcı rejimler dahi bunu başaramazlar. Allah teala şöyle buyurur:

“Dinde zorlama olmaz; artık doğru ile eğri birbirinden iyice ayrılmıştır. Bundan böyle kim zorbaları tanımaz da Allah’a inanırsa kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara 2/256)” (Prof.Dr.Abdülaziz Bayındır)

Gazi M.K. Atatürk’ te şöyle diyor:

“Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.” (1918)

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din Tanrı ile kul arasındaki kutsal bir bağlılıktır. Mutaassıp İslamcıların. din komisyonculuğuna izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar alçak kişilerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız. Buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.” (Laiklik ve Atatürk’ün Laiklik Politikası, Genel Kurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı,)

“Bunca yüzyıllarda olduğu gibi, bugün de, milletlerin bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak bin bir türlü siyasî ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için, dini âlet ve araç olarak kullanmak girişiminde bulunanların, içeride ve dışarıda varlığı, bizi bu konuda söz söylemekten, ne yazık ki, henüz uzak bulundurmuyor. İnsanlıkta, din hakkındaki bilgi ve anlayış, her türlü hurafelerden sıyrılarak gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla arınmış ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır. (1927 Nutuk II, s. 708) “Din evrensel ve zaman üstüdür. Yani dinin zamana ve mekâna bağlı olmayan değişmez kuralları vardır. Politikalar ve kanunlar ise zamana, mekâna ve ihtiyaçlara göre değişir. (Prof.Dr. Abdülaziz Bayıdır)

Devletlerin, kurumların tabiatıyla sanatların dini olmaz, insanların dini olur hakikati sanırım Sayokan’a veya Yesüken’ e bir din isnat etmek isteyenlere açık bir yanıt olur. Devletler, sanat dalları, dini hükümlerden sorumlu değildir ve ahiretle ilgili bir endişe taşımaz.

Sayokan, Türk Milletinin tarihi, kültürel ve inanç değerlerini sıkıdüzen (disiplin) içinde taşır. Buradaki inanç vurgusu yukarıda bahsettiğimiz evrensel değerlerdir.

Sayokan ve Yesüken’in içinde evrensel değerler üzerinden yürütülmesini arzu ettiğim ilişkileri ifade ederken, hala günümüzde tartışma konusu olan “LAİKLİK-LAİK” sözcüklerine de yer vermeye gereksinme olacaktır.

Laiklik Fransa’da doğmuştur. Fransızca’ da dini kuruluşların hâkimiyetinden bağımsız olan kuruma laik (laic veya laique) denir. Bu ülkede dini kuruluş deyince Katolik Kilisesi anlaşılır. Laiklik mücadelesi Hıristiyanlığa karşı değil, kiliseye karşı verilmiştir.

Kilise Tanrı adına hareket ettiğini öne sürerek kralı, hükümetleri ve valileri belirlemede ve göreve getirmede kendini yetkili görmüştür. Bugün, seçilmiş kişilere yemin ettirmekle bu yetkisini az da olsa sürdürmektedir. Fransız tarihi bu konuda verilmiş mücadelelerle doludur. Bu ülkede kilisenin devlet üzerindeki egemenliğini kırma çabaları 14.yy’a kadar gider . Laiklik, gösterilen bu çabalar sonucu çıkmıştır.

Laiklik mücadelesi dine karşı değil, kiliseye karşı verilmiştir. Nitekim Fransa’da kurucu meclis üyeleri tarafından hazırlanan ve Ağustos 1789’da kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 10.maddesi düşünce özgürlüğünü, 11.maddesi de ifade özgürlüğünü düzenliyordu. Bu bildirge 1791 tarihli Fransız Anayasası’nın başlangıç bölümü oldu. Böylece bu anayasa, Katolik Kilisesinin imtiyazlarına son vermeyi ve Protestan, Yahudi veya dinsiz olanların haklarını, özellikle vicdan hürriyeti adına her çeşit dini tezahürü eşit görmeyi hedefliyordu. Çünkü teokratik sistemde bir başka din mensubuna hayat hakkı tanınamazdı. Bu hareket dine karşı olsaydı, başarıldıktan sonra din özgürlüğü verilmez, aksine bu özgürlük tümüyle ortadan kaldırılırdı.

1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de düşünce vicdan ve din hürriyeti konusunu karara bağlayarak teokrasinin önünü iyice kesmeye çalıştı. Bu madde de dine karşı değil, kilisenin hâkimiyetine karşıdır. Bu hareket, dinin sosyal alandan ve kamu alanından soyutlanmasına yönelik de değildir. Bu zaten düşünülemez. Dindar bir kişi, dininin emrini bırakarak başka kişilerin emrini yerine getiremez. Beyannamenin ilgili 18.maddesi şöyledir:

“Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu herkes için yalnız ya da topluca, gerek kamu önünde, gerekse özel olarak öğretimle, uygulamalarla, tapınmayla ya da dinsel yükümlülükleri yerine getirerek dinini ya da inancını ortaya koymak özgürlüğünü de içerir .”

Bütün bu durumlara göre laiklik, devletin dini kurumların hâkimiyetinden bağımsız hale gelmesi demektir. Nitekim 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 2. maddesi de bunu böyle belirlemiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Konu Kur’an açısından değerlendirilince, Kur’an’da din özgürlüğünün değişmez esaslara bağlandığı görülür. Dinin özü imandır. İmanın temeli de kalp ile tasdiktir. Kalp insanın iç dünyasıdır. İnsan burada alabildiğine hürdür. Bu sebeple hiçbir inanç insana zorla kabul ettirilemez. Din hürriyetinin teminatı Kur’an’dır. Allah Teala şöyle buyurur:

“Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın.” (Yunus 10/99). 

Gazi M.K. Atatürk’ de şöyle diyor.

“Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir… Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamazlar… Türkiye Cumhuriyeti’nde her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz…” (Ahmet Mumcu, Atatürk’ün Kültür Anlayışında Vicdan ve Din Özgülüğünün Yeri, Ankara1991.) 

Sonuç olarak Sayokan veya Yesüken içinde herkes inançlarını, fikir ve düşüncelerini başkaları üzerinde baskılamadan veya başkalarından baskı görmeden yaşayabilir. Fikir alışverişlerinde bulunabilir, ancak tartışma ortamları oluşturarak, kümeleşmelere, gruplaşmalara zemin hazırlayarak ayrışmaya ya da ötekileştirmeye çalışarak dolaylı inanç baskısı da yapamaz.

Sayokan içinde sosyal ilişkilerimizi bu evrensel değerler üzerine yapılandırmalıyız. Yani sosyal ilişkilerimizi kalp ve aklın desteklediği bilgi temeli üzerine oturtup, duygusallık ve taassup hastalığından uzak tutmalıyız. Duygularımızı akıl ile kontrol etmeyi öğrenmeliyiz.

Aklın ve bilginin desteklediği, duygusallığın daha iyi anlaşılacağı ve taassubun verebileceği zararları anlaşılır kılan bazı deyimleri Sayokan’ da savaşçının öğretileri olarak örneklemek istiyorum.

Savaşçının yolu der ki; Bir kimse tehlikeli bir yolu bilse ve bildiği halde o yoldan gitse ona cahil denir.

Savaşçının yolu der ki; Tedbirli olmak kadar akıllılık yoktur. Eziyet etmekten sakınmak kadar sakınma, güzel ahlâk gibi asalet ve kanaat kadar zenginlik de yoktur.

Savaşçının yolu der ki; nefsine düşman, kalbine dost ol. Nefsini tanıyan, gerçek düşmanın dışarıda değil, içte olduğunu bilir.

Nefis, duygulardan, taassuptan beslenir. Bundan dolayı bir duygudur. Eğer duygularımızı kontrol edebilirsek, nefsimizi kontrol edebiliriz. Bu da ancak akılla mümkündür.

Duygularımızdan kaynaklanan arzularımızı elde etmek için yönlendirici lokomotif zekadır. Yani akıl ile zeka birbirinden farklı şeylerdir. Akıl kişisel gelişimi sağlarken, zeka kişisel gelişimi baltalayan, ben merkezli yobazlığa teslim edendir.

Savaşçının yolu der ki; ilim, fiili için yaratılmıştır, yoksa sırf bellenmek ve milleti anlatmak için değil. Önce öğren, ardından gereğini yap ve daha sonra da başkalarına öğret.

Savaşçının yolu der ki; Dünyalıklara kavuşmuşsun, elindekileri kaybetmişsin, halk sana iltifat etmiş veya sırtını dönmüş, bunların hiç birine aldırma. İşte bu kıvama geldiğinde insanların en güçlülerinden olursun.

Savaşçının yolu der ki; İkiyüzlü riyakar konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, güvenildiğinde hainlik yapar.

Savaşçının yolu der ki; Dünyada bel bağladığın herkes ve her şey senin tanrın, kendisinden korktuğun veya umduğun herkes senin ilahın demektir. Hayali çok olanın tanrısı da çoktur. Çok hayal peşinde koşan dünyaya elini açıp dilencilik yapan adama benzer. Ya da arzularına kul olmuş zalime benzer.

Savaşçının yolu der ki; Hiçbir nimet yoktur ki yanı başında bir sıkıntı bulunmasın, hiçbir başarı yok ki tasa içermesin, hiçbir genişlik yok ki beraberinde bir darlığı barındırmasın.

Savaşçının yolu der ki; Nefsinin hülyalarını kısarsan, beklentilerin doğrultusunda sana boyun eğeceğini görürsün.

Duygularımızı akıl ile kontrol edebilirsek, tüm çalışmalarımız ve harcadığımız emek akıl üzerine kurulacaktır. Akıl üzerine kurulu tüm eylemlerimizin sonuçlarını eninde sonunda mutlaka alırız. Bu inanç ve anlayış, nefsi ve bitmez tükenmez hülyaları kırarak bize boyun eğmesini sağlayacaktır.

Savaşçının yolu der ki; Konuşmak istediğinde önce konuşacağın şey üzerinde düşün, konuşmaya yönelik niyetini düzelt ardından konuş…Bundan ötürü şöyle denilmiştir. “Cahilin dili kalbinin önünde, akıllı ve bilgili kişinin dili de kalbinin arkasındadır.

Savaşçının yolu der ki; 4 kimse var ki bütün hayırlardan mahrumdur.

      1. Kendisinden aşağı seviyedeki kimseye üstünlük taslayan,

      2. Ana, babasına asi olan,

      3. Garip bir kimseyi hor gören,

      4. Çaresiz bir kimseyi bu çaresizliğinden dolayı ayıplayan.

Savaşçının Yolu der ki; Bir kimseye ok atılmasını söz atılmasından daha çok severim. Çünkü ok yerini bulmayabilir. Ama dilden çıkan söz yerini bulur.

Savaşçının Yolu der ki; 6 şey var ki cahil onlarla tanınır.

      1.Her şeye öfkelenmek, gazaplanmak.

      2.Faydası olmayan söz söylemek.

      3.Yeri gelmeden mal harcamak.

      4.Herkesin yanında sırrını söylemek.

      5.Herkese güvenmek.

      6.Dostunu, düşmanından ayırt edememek.

Savaşçının Yolu der ki; Üç kimse, ancak üç şeyin zuhurunda bilinir.

      1.Halîm olan, ancak öfke anında belli olur.

      2.Kahraman ancak harpte belli olur.

      3.Kardeşlik ancak ihtiyaç zamanı anlaşılır.

Savaşçının Yolu der ki; Bir kimse kibri bırakırsa, tevazuyu başarır. Bir kimse boş sözü bırakırsa, hikmeti (Doğru hükmü) bulur. Bir kimse, alay etmeyi bırakırsa değer kazanır. Bir kimse, halkın elindekine göz dikmezse insanlardan sevgi görür. Bir kimse, onun bunun ayıbını araştırmazsa kendi ayıplarını kapatır.

Savaşçının Yolu der ki; Bir alim, ilim ile ahiret isterse hiç kimseye haset etmez. Kimse de onu kıskanmaz, ona haset etmez. Ama dünyalık için ilim tahsili yapanlar birbirlerini kıskanır, çekemezler.

Savaşçının Yolu der ki; Bir kimse, sende olmayan bir özellikle seni överse bil ki bir gün sende olmayan bir vasıfla da seni kötüler. Ondan emin olma, ona güvenme. 

Savaşçının Yolu der ki; Temiz bir kimseye atılan iftira göklerden daha ağırdır. Kanaatkâr kalp, denizden daha derindir. İnsandaki hırs, ateşten daha yakıcıdır. İnsanın muhtaç olduğu şeyi elde edemeyişi zemheriden daha soğuktur. Dedi kodu en öldürücü zehirden daha tesirli bir zehirdir.

Savaşçının Yolu der ki; Şu üç yoldan riyakârı tanıyınız.

      1.Konuşurken yalan söyler.

      2.Vaat eder, vaadinden döner.

      3.Verdiği sözü tutmaz.

Savaşçının Yolu der ki; Üç şey var ki kurtarıcıdır. Üç şey de var ki öldürücüdür.

      Kurtarıcı olan üç şey ;

      1 – Gerek hoşnutluk gerek öfke anında adalet üzere olmak.

      2 – Zenginlikte ve fakirlikte iktisat üzere hareket etmek.

      3 – Gizli ve aşikâr, her zaman ve her yerde Allah’tan korkup çekinmek.

      Öldürücü olan üç şey;

       1 – İnsanı kuşatan cimrilik duygusu.

       2 – Peşinden gidilen boş arzular.

       3 – İnsanın kendi kendini beğenmesi.

Savaşçının yolu der ki; İlmin birincisi susmaktır. İkincisi dinlemektir. Üçüncüsü korumaktır. Dördüncüsü gereğini yapmaktır. Beşincisi ilmi yaymaktır.

Savaşçının yolu der ki; Bir ilim sahibi bildiği ile amel etmeyince, cahil ondan bir şey öğrenmek istemez. Bir âlim bildiğini işlemezse, ilminin ne kendisine ne de bir başkasına faydası olur.

Savaşçının yolu der ki; İnsan öğrenci olmadıkça âlim olamaz. Bildiği ile amil olmadıkça hakiki âlim olamaz.

Savaşçının yolu der ki; İlimsiz iyilik yapmaya çalışan, yola ters giden gibidir. Ne kadar yol almaya çalışsa, o kadar uzaklaşır. Ve yıktıkları yaptıklarından daha fazla olur.

Savaşçının yolu der ki; Soruldu: “Bir kimsenin ne zamana kadar ilmi öğrenmesi güzel olur?” Şöyle dendi: “Kendisine cehalet kötü, ilim öğrenmek iyi gelinceye kadar”.

Savaşçının yolu der ki; İlim yalnızlıkta yoldaştır. Gurbetlikte arkadaştır. Halvette konuşan sırdaştır. Gizli yönlere delildir. Darlıkta yardımcıdır. Dostlar katında süstür. Düşmanlara karşı silahtır. Allah toplulukları ilimle yükseltir ve onları iyilikleri yaymada önder kılar, idareciler eyler. Onların eserlerinden faydalanılır. İşlerine uyulur.

Savaşçının yolu der ki; İlim öğrenmek iyiliktir. İlim yolunda olmak ibadettir. İlim müzakeresi zikir (hatırlama) dir. İlimde bir problemi çözmek cihattır. Bilmeyene öğretmek sadakadır. Layık olana ilim öğretmek Hakk’a yakınlıktır.

Savaşçının yolu der ki; İki kimse doymak nedir bilmez. İlim öğrenen ve dünya isteyen. Ancak bunları bir tutmak olmaz. İlim öğrenen Tanrı’nın rızasını kazanır. Dünya peşinde koşan ise onu buldukça azgınlığı artar.

Savaşçının yolu der ki; İlim insanın dostudur; akıl delilidir; fazilet (hilm) veziridir; amel önderidir; sabır askerine komutandır; yumuşaklık (rıfk) babasıdır; iyilik kardeşidir.

Savaşçının yolu der ki; Akıllı kimdir? diye sordular. Şöyle dediler: Açıkta yapınca utanacağı bir şeyi, gizlide de yapmayan kişidir.

Savaşçının yolu der ki; Şu 5 kişi hariç istediğinle konuş ;

      1.Yalancı ile konuşma: Yalancının sözü serap gibidir. Uzağı yakın, yakını da uzak gibi gösterir.

      2.Ahmakla konuşma: Zira ahmak, iyilik etmek isterken kötülük eder.

      3.Tamahkârla konuşma: Çünkü o seni bir lokma ekmek, bir yudum su için harcar.

      4.Cimri ile konuşma: Çünkü o, muhtaç olduğun bir şey için seni rezil eder.

      5.Korkakla konuşma: Zira korkak, hiç aldırış etmeden sana söver, Ana ve babana da söver. Onunla beraber çıktığın yolda bir gün yalnız kalırsın.

Savaşçının yolu der ki; Bir kimse güzel söz söyler, kötü amel işlerse, ondan ilim almayınız, ona itimat etmeyiniz.

Savaşçının yolu der ki; İdarecilere gidersen senden 3 şeyi isterler.

      1.İstediklerini tercih etmeni.

      2.Dünyalarına saygı ve ta’zim göstermeni.

      3.İcraatlarını tasvip etmeni.

Savaşçının yolu der ki; Bir kimse, kendi ayıbını görürse, başkasının ayıbını göremez olur. Savaşçının yolu der ki; Bir kimse, insanlara karşı kibirli davranırsa, alçalır.

Savaşçının yolu der ki; Bir kimse, bilginlerle oturursa vakar sahibi olur.

Savaşçının yolu der ki; Bir kimse ecelin geleceğini bilirse, emelini azaltır.

Savaşçının yolu der ki; Hayalleri geniş ve çok olan, hakikatlerle yüzleşmekten korkar ve kaçar. Savaşçının yolu der ki; Savaşa giren kendi kanıyla oynar. Kaçan ise ordusunun kanıyla oynuyor demektir.

Savaşçının yolu der ki; Fena bir demirden nasıl ki iyi bir kılıç yapılamazsa, soysuz bir insan da terbiye ile adam olamaz. Çorak yerde sümbül yetişmez. Onun için boşuna emek sarf etme. Fenalara iyilik yapmak, iyilere kötülük etmek demektir.

Savaşçının yolu der ki; Kabiliyeti olmayan bir kimseyi terbiyeye kalkışmak, kubbe üzerinde ceviz durdurmaya uğraşmak gibidir. Alçak ve sütü bozuk kimse ile vakit geçirme, çünkü hasır kamışından şeker yiyemezsin.

Savaşçının yolu der ki; Zenginlik malla değil, hünerledir. Büyüklük yaşta değil, baştadır.

Savaşçının yolu der ki; Eğer iğnesinin acısına dayanamayacaksan parmağını akrebin deliğine sokma.

Savaşçının yolu der ki; Vefa denilen şey bu dünyada ya hiç yoktur, kuru bir söz ve boş bir laftan ibarettir, yahut da artık bu zamanda vefalı insan kalmamıştır. Benden ok atmayı öğrenen bir kimse görmedim ki, sonunda bana nişan almasın.

Savaşçının yolu der ki; Kimse cehaletini itiraf etmez. Yalnız, başkası sözünü bitirmeden kendisi söze başlayan müstesna.

Savaşçının yolu der ki; İlim dini beslemek içindir. Dünyayı yiyip yutmak için değil.

Savaşçının yolu der ki; Günahtan çekinmeyen alim, elinde meşale tutan köre benzer. Herkese yol gösterir fakat kendisi göremez. 

Savaşçının yolu der ki; Sırrını dostlarına açma, ne bilirsin belki de bir gün gelir sana düşman olur. Elinden gelen her fenalığı düşmanına yapma, çünkü bir gün onunla dost olabilirsin. Susmak, sırrını birini açıp da aman kimseye söyleme demekten daha iyidir. Ey saf adam, suyu kaynağından kapat, bağla. Zira çoğalıp da ırmak halini alırsa önünü almak mümkün olmaz.

Savaşçının yolu der ki; Dostlarının düşmanlarıyla sulh yapan kimse dostlarını incitmek istiyor demektir. Ey akıl sahibi, düşmanlarınla oturup kalkan dosttan elini çek.

Savaşçının yolu der ki; Düşmanın nasihatını kabul etmek hatadır. Ancak dinlemek yerinde olur. Çünkü dinlersin ve dediğinin tam aksini yaparsın. Bu da en doğru hareket olur. Savaşçının yolu der ki; Ahmak adam, övülmekten hoşlanır. O, bacağından üfürülerek şişirilen koyun gibidir. Seni öven kendi çıkarı için över. Bir gün onun istediğini yapmazsan, yaptığı övgülerin iki yüz misli senin ayıplarını sayıp döker.

Savaşçının yolu der ki; Çabuk hasıl olan şey çok devam etmez. İşler sabırla hasıl olur, acele eden tepe taklak gider.

Savaşçının yolu der ki; Bir cahil için en iyi şey susmaktır. Ne var ki bunu bilseydi zaten cahil olmazdı.

Savaşçının yolu der ki; İlim okuyup öğrenip de amel etmeyen kimse öküzle çift sürüp de tohum ekmeyen kimseye benzer.

Savaşçının yolu der ki; Alçak ruhlu bir adam hüner ve marifet sahibiyle başa çıkamadığından tabiatındaki habislik dolayısıyla onu arkasından çekiştirmeye başlar.

Savaşçının yolu der ki; Marifet ve hüner sahibi bir insan terbiyesiz ve edepsiz kimselerden hakaret görürse, kırılmamalı ve gücenmemelidir. Bir kötü taş bir altın kaseyi kırar ama ne taşın kıymeti artar ne de altının değeri eksilir.

Savaşçının yolu der ki; Alçak bir adama lütufla, hoşlukla ve tatlılıkla bir söz söylersen kibri ve serkeşliği artar.

Savaşçının yolu der ki; Yoldan çıkmış zavallı bir cahil, günahtan çekinmeyen alimden daha iyidir. Çünkü o körlüğü sebebiyle yoldan çıkmıştır, öbürü ise iki gözü gördüğü halde kuyuya düşmüştür.

Savaşçının yolu der ki; Boş kafalı birisini gördüm. Önemli durumda bulunan birisini çekiştiriyordu. Kendisine dedim ki, efendi eğer sen bedbaht isen mesut insanın bunda ne günahı var?

Savaşçının yolu der ki; Cahillere yakın gitme, onlarla kaynaşma. Çünkü zamanın bilgini isen merkep olursun, cahilsen daha da ahmak olursun.

Savaşçının yolu der ki; Bahtiyar insanlar geçmişlerden kendilerinden önce gelenlerden, eski olaylardan, atasözlerinden, hikaye ve kıssalardan hisse alır, ibret dersi alırlar. Bu suretle kendilerinden sonra geleceklere ibret teşkil etmezler ve ileride misal gösterilmezler. Savaşçının yolu der ki; Senden korkan adamdan emin olma, Allah’tan korkan kimseye emniyet et.

Savaşçının yolu der ki; Dünyada iki çeşit insan kuyu kazar, birisi hayır sahibi olan, ötekisi de fena ad kazanmış olan. Hayır sahibi her susayan su içsin diye, kötü adam da halk oraya düşsün diye kuyu kazar.

Savaşçının yolu der ki; Ey ülkeler zapt etmek isteyen padişah! İki sınıf insanın gönüllerini al, onları hoş tut. Birisi askerler, ötekisi de hüner ve marifet sahibi bilgili insanlar.

Savaşçının yolu der ki; İnsan olanlara mahsus iki meziyet vardır. Birisi kalem ve sanat, ötekisi de kılıç sahibi olmak.

Yazdığım bunca deyim şunu ortaya koyuyor, evrensel değerlere uyumlu olanlar ile uyumlu olmayanlar arasında oluşan ilişkilerin sonuçlarından çıkan kişilik, karakter tespitleri.

Evrensel değerler gökten inmeyeceğine, sosyal ilişkiler toplum bireyleri arasındaki bir gerçek olduğuna göre, karakter, kişisel gelişimin olumlu tamamlanması, toplumun, milletin istikbal ve istiklal yolunda yürüdüğü taşları meydana getirmektedir.

Yukarıda yer alan her bir deyim konu başlığı olup, daha geniş irdelenmeye açıktır. Çünkü her bir deyimi her bir kişi kendi seviyesi kadar anlayacak veya anlamlandıracaktır. Deyimleri herkesin doğru olarak kabul etmesi, herkesin aynı pencereden baktığı anlamına gelmez. Akıllı bir pencere ile duygusal pencerenin deyimlerde ifade edilmesi, herkesin hakikatleri gördüğü, kendini geliştirmede şiar edineceğini savunmak mümkün değil. Ama az da olsa çabayla kendini geliştirmesini, evrensel değerlere uyum sağlayarak, insan ilişkilerini düzenlemesini beklemek, şahsımın beklentisidir. İçinde bulunduğumuz dünyada işimizin zor, çabamızın yoğun olması gerektiğini biliyorum. 

Bilmek, kabul etmek, doğruları eyleme dökecek kadar cesaretli olduğumuz anlamına gelmez.

Cesaret, özgür kalbe sahip olmakla mümkündür. Kalbin özgür olması da akıl ve aklın bilgiye yaşam hakkı vermesi ile mümkündür.

Sahip olduklarımızla veya sahip olmak istediklerimizle duygusal bağlarımızı güçlü tuttuğumuz sürece onların kölesi oluruz. Kendini köleleştirmiş bir kişinin sağlıklı sosyal ilişkilerinden, bu kişinin toplum için, insanlık için yararlı olacağından bahsetmek mümkün değildir. Çoğunluğu bu tür bireylerden oluşan toplumlarda sosyal ilişkilerin sağlıklı olduğundan da bahsetmek mümkün değildir.

Bundan dolayı, Sayokan ve Yesüken’ de kişisel gelişim, en temel konu olmaktadır. Mesele süslü, yaldızlı sözler söylemek veya yazmak değil, doğruların toplum içinde yaşamasını, hayat bulmasını sağlamaktır.

Evrensel değerler bilinirse ki evrensel değerler, Allah’ın ortaya koyduğu yasalardan oluştuğu için kişinin dini inancı ne olursa olsun reddedemeyeceği değerlerdir. Bu değerler ile nasıl uyumlu olacağımız konusunda da doğru hükümler ortadadır. Bu hükümler hangi din olursa olsun kabul edilmiş hükümlerdir. İnandığı dinde Allah ile olan ilişkilerini bireysel çabalarıyla sürdürebilir, dininin gereğini özgürce yaşayabilir, tanzim edebilir.

Şunu söylemek istiyorum, hırsızlık, sahtekârlık-aldatma, Allah’ın insanlara verdiği, yaşama hakkı, inanç özgürlüğü hakkı, mal güvenliği hakkı, yalancılık, fuhuş, ikiyüzlülük, sözünü tutmama, hayvanlara zarar vermek, doğayı tahrip etmek, başkalarının zararı üzerine bireysel çıkarcılık vb. düşünce ve eylemler hangi dinden olursa olsun tüm insanlığın kabul etmediği eylemlerdir.

Kişinin Allah’a kulluğunda hangi dinden olursa olsun ibadet şekli, Allah’a ortak koşup koşmadığı, oruç tutup tutmadığı, zekat verip vermediği konuları, kişinin “Allah’a inanmak” kavramını nasıl bir temel üzerine oturttuğu, oturttuğu temeli ne kadar bilgi ve bilim ile yapılandırdığı, bu eylemlerine nasıl bir araştırma yöntemiyle ulaştığıyla ilgilidir.

Örneğin Müslüman bir insan Allah’a inanıyor, ancak Allah ile arasına, nebi (peygamber) bile olsa aracı koyuyorsa, ya da aracılar arıyor, tarikat ve cemaatlere veya mezheplere aklını teslim ediyorsa, bu kişi şah damarından daha yakın olan Allah’a inanıyor ama Allah’a güvenmiyor demektir. Böyle bir Müslüman önce fıtratullaha (Allah’ın yaradılış-evrensel yasalarına), sonra sünnetullaha (Allah’ın toplumların yönetilmesinde indirdiği ayet ve yasalara) uygun davranmıyor demektir. Ancak bu kişiyi bağlar. Tercih ettiği bu yolu başkalarına baskı aracı olarak kullanmadığı, tarikat ve cemaatini büyütmek için eylemlerde bulunmadığı sürece veya bu inanışından dolayı baskı görmediği sürece, evrensel değerler ortak paydamız olabilir. Tabi böyle bir tarikat ve cemaat henüz icat edilmedi sanırım.

Yani kıldığım namaz ne birilerinin takdir ne de birilerinin hor görme, yerme malzemesi olmamalı. Ya da namaz kılmayan biri namaz kılmadığım için bana yakın ya da namaz kıldığım için bana uzak olmamalıdır. İşte buna inanç özgürlüğü diyoruz. Çünkü kimsenin eline imanı tartacak bir terazi verilmemiştir.

Bugün dünyada da tüm kargaşaların, çatışmaların, savaşların temelini yanlış din anlayışı ve bilgisi oluşturur. Siyasetler, politikalar bu yanlış din algısının ve bilgisinin üzerinden idealler, hedefler oluşturunca can ve mal güvenliği hakkı, inanç özgürlüğü hakkı sadece süslü ve yaldızlı sözler arasında kalmaktadır.

Sayokan’ da sosyal ilişkilerin sağlıklı olabilmesi, birlikte, beraber güzel hedeflere yürüyebilmek, başkalarının özgürlük sınırlarının başladığı yerde özgürlüklerimizin bittiği bilgisine sahip gelişimini tamamlamış kişiliklere, üretken zihinlere gereksinme vardır. Bilginin, bilimin olmadığı yerde din, olmaz. Bırakalım, herkes ahirette hesabını kendi versin.

Sayokan ve Yesüken’ de sosyal ilişkilerin temel anlayışını anlatabilmiş ve anlaşılmış olmayı temenni ederek yazımı sonlandırıyorum.

Herkese selam ve sevgilerimle

​​​​​​​

YORUMLAR

  • 1 Yorum

Son Yazılar