TARIK BUĞRA'YA DAİR
  • Reklam
  • Reklam
  • Reklam
Yahya Akengin

Yahya Akengin

Yahya Akengin

TARIK BUĞRA'YA DAİR

15 Aralık 2017 - 15:36 - Güncelleme: 15 Aralık 2017 - 15:39

1960’lı yıllara kadar Türk edebiyatında birbirine muhalif edebiyat kesimleri arasındaki tartışmalar genelde edebiyat sanatı adına cereyan eder. Sonrasında bu farklılıkların belirleyicisi ideolojiler olur. Tarık Buğra her iki dönemin hem şanslı hem şansız yazarlarındandır. Şanslıdır, çünkü edebî kaygıların öne çıktığı bir dönemde yetişmiş ve yazmıştır. Şansızdır, çünkü ideoloji ölçütlerinin edebî değerliliği arka plana ittiği ortamı yaşamış, bu yüzden öfkeli bir üsluba bürünmüştür. Bununla beraber ideolojik eğilimlerini eserlerinde ön plana çıkarmayıp bu vadideki tercihlerini gazete yazılarında belirginleştirmiştir.

Tarık Buğra ile tanışıklığımızın iki cephesi olmuştu. Birisi dost ve ağabey Tarık Buğra, diğeri ise bazı olayların sürüklemiş olduğu polemiklerimizdi. Edebiyatla ilgili hâtıralarımın bir kısmının yer aldığı “Bir Semaverlik Muhabbet” isimli kitabımızda bu hususlara yer verdiğimiz için burada onlara tekrar girmiyorum.

Bizim öğrencilik yıllarımızda edebiyattaki rol modellerimizden biri de Tarık Buğra idi. O zamanlar daha çok hikâyeleri ile ön plandaydı. Sonraları romancılığı, özellikle “Küçük Ağa” ile birlikte öne geçiyordu. Bilahare dizi film olarak televizyona da uyarlanan “Küçük Ağa”, 1980’li yıllarda Türkiye’nin gündeminde baskın bir yer tutmuştu. O yıllarda Ankara’da bir açık oturum düzenleyerek dizi film “Küçük Ağa”yı değerlendirmeye çalışmıştık. Bu toplantıda ileri sürülen görüşlerden biri de “Küçük Ağa” gibi edebî eserlerin sinemaya uyarlanmasının, o eserin aleyhine olduğu yönündeydi. Ben de yaptığım konuşmada bu görüşteki haklılık payını kabul etmekle beraber, sinemanın edebî eserleri tekrar gündeme getirmiş olmasının, eserin lehine bir durum oluşturduğunu, en azından o esere yeni okurlar kazandırdığını ifade etmiştim. Her zaman edebî kaygılardan ödün vermediğini bildiğim Tarık Buğra’nın, bu yaklaşımımdan memnun olması ve teşekkür etmesi, unutamadıklarım arasında yer alacaktı.

Tarık Buğra’nın “İbişin Rüyası” romanı, okuduğum yıllarda benim duygu damarımı okşayan bir eserdi. İbişin Rüyası için çıkan tanıtma yazılarından biri de Hisar’da yayınladığım satırlardı. Aradan bir süre geçtikten sonra Tarık Buğra’nın kendi eseri İbişin Rüyası ile ilgili bir yazısı yine Hisar’da yer alıyordu. Bu yazısında Tarık Buğra, “Bir yazarın kendi eseriyle ilgili açıklamada bulunmasının kendisi için hiç de hoş bir durum olmadığı” girizgâhından sonra romanla ilgili önemli bir durumu bizlerin yani eser hakkında yazanların fark etmemiş olduğunu söylüyordu. Romanın kahramanı olan rakkasenin hırçınlıklarının ve yadırgatıcı davranışlarının altında yatan psikolojik durumun sebebi onun kısır oluşuydu. Tarık Buğra, romanındaki bu katman tabakasının anlaşılmamış olmasından yakınıyordu. Onun bu yazısı benim açımdan not edilmesi gereken bir husus olmuştur. Bir roman yazarının doğrudan söylediklerinden çok dolaylı yoldan anlattıkları daha önemliydi. Bu da roman sanatının sırlarından biriydi.

Tarık Buğra’nın “Gençliğim Eyvah” romanı, Türkiye’nin 1980 öncesi yıllarında yaşamış olduğu –Belki hâlen yaşamakta olduğu- toplumsal krizlerin perde gerisindeki etmenlerini kurcalıyordu. Bu eseri okurken Tarık Buğra gibi usta bir kalemin, 200 sayfada tamamlaması mümkün olan konuyu 400 sayfaya çıkarmasını yadırgar gibi olmuştum. “Gençliğim Eyvan” için Hisar’da kaleme aldığım tanıtma yazımda bu görüşümü yansıtmayıp kendime saklamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse Tarık Ağabey’in öfkesinden çekinmiştim.

Evet, Tarık Buğra öfkeli bir kalem ve söz ustasıydı. Fakat onun bu hali daha çok millî tavrından kaynaklanırdı. Sözünü esirgememek, yeri geldiğinde muhatabına keskin cevaplar vermek onun mizacının bir unsuruydu. “Öztürkçecilik” cereyanının aşırılıklara vardığı zamanlarda bir televizyon açık oturumunda bu konu tartışılıyordu. Konuşmacılardan biri Tarık Buğra’ya soruyordu: “Hakikat sözcüğünü terk edip onun yerine “gerçek” dersek ne kaybederiz?” Tarık Buğra’nın cevabı, “Hakikati öldürürsünüz hakikati…” olmuştu. Şimdi geldiğimiz noktada görüyoruz ki “gerçek” kelimesi de kullanılmaya devam edilmekle beraber, “hakikat” tam karşılığı olamamış durumdadır, “hakikat” da varlığını sürdürmektedir.

1980’li yılların başlarıydı. Tarık Buğra’ya Kültür Bakanlığı ödülü verilecekti. Bakan da oradaydı. Tarık Buğra ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmanın bir yerinde “Türkiye bugün kültür sömürgesi ülkesidir” diyordu. Kültür Bakanından bir cevap ya da açıklama bekliyorduk ama herhalde yoktu ki bir şey diyememişti.

Tarık Buğra, güzel tiyatro eserleri de yazdı. Bunlardan “Akümülatörlü Radyo” yazıldıktan 20 yıl sonra Devlet Tiyatrolarında sahnelenebilmişti. Bu oyunu askerdeyken tahta bir bavulun üzerine abanarak yazdığını söylerdi. Akümülatörlü Radyo, edebî şölen özelliğiyle seyirlik ögeleri ikinci planda tutuyordu. Devlet Tiyatrolarından ve edebi kurulundan hep şikâyetçiydi. Gel zaman git zaman, günün birinde Tarık Ağabeyimiz edebî kurulun başkanlığına getirilmişti. Bu sefer de ben kendisinden şikâyetçi olmaya başlamıştım. İşte bu yazının başında sözünü ettiğim aramızdaki polemik de bu yüzden cereyan etmişti.

Tarık Buğra, edebiyatta temsilcilerinden olduğu dünya görüşünün bir yüz akıydı. Kendisine bu yüzden yakınlık gösterenlerin ifadeleri de onu pek hoşnut etmezdi. Galiba onları “şablon sağcı” bulduğundan böyleydi. Zaman zaman “Ben sağdayım ama sağdakiler benden değil” ifadesini sakınmadan kullanırdı. Ben onun bu tavrında “özgün” olabilme hassasiyetinin olduğunu düşünmüşümdür.

Ardında, kendisinin rahmetle anılmasına yetecek eserler bırakmış olduğuna inanıyorum.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar